KeHaber Turkish Media Watch
KeHaber'e Destek

65 Ülkeden 350 Gazete okumak için tıklayın

Hürriyet
Hurriyet
Zaman
Zaman
Milliyet
Milliyet
Radikal
Radikal
BUGÜN
Bugün
Türkiye
Türkiye
VATAN
VATAN
Yeni Şafak
Yeni Şafak
SABAH
SABAH
Sitene Ekle
SON Dakika / Breaking News
TV'de Bugün
PageRank

8.12.03





Paris-Match dergisi geçen hafta "İstanbul'da terör depremi" başlığıyla yayınlanan sayısında son vahşet olaylarına değindi

Paris-Match dergisi Michel Peyrard 27 Kasım-04 Aralık 2003 / Taçsız prenslerin, ünlü casusların efsanevi oteli Pera Palas'ın camları, Boğaziçi ile Haliç'in üzerindeki sislere uzun süre açık kalmıştı. Ama şimdi öyle değil. Bugünlerde, eski otelin katlarından aşağıya bakınca, önce zırhlı birlikler göze çarpıyor. Silahlı 20 kadar polis, bitişikteki binayı koruyor.

Eski Amerikan Konsolosluğu geçtiğimiz perşembe gününden beri, İngiliz Konsolosluğu'nun yeni merkezi oldu. Pera Palas'ın kapı görevlisi, "Birbirlerine yardımcı oluyorlar, çünkü onlar kardeş. Hem böylelikle biz de kendimizi koruma altında hissediyoruz" diyerek müşterilerin içini rahatlatmaya çalışıyordu. Ama müşteri aynı görüşü paylaşmadı. Pera Palas'a birkaç yüz metre uzaklıktaki İngiliz Konsolosluğu'nda meydana gelen patlamanın doğalgaz borularına hasar vermesinden dolayı duşlardan akan buz gibi suya meydan okumaya devam eden müşteriler, yan tarafa tehlikeli komşunun taşınması üzerine otelden ayrılmayı tercih ettiler.

Daha düne kadar en çok talep edilen, güzeller güzeli Greta Garbo'nun uyuduğu 103, Hemingway'in barda coştuktan sonra dinlenmeye çekildiği 218 veya 1926'da "Orient-Express Cinayeti" romanına son rötuşları yaptıktan 11 gün sonra esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan Agatha Christie'nin 411 numaralı odaları bomboş. Wagons-Lits dönemindeki bir gravürde yazdığı üzere "İstanbul'un en güzel ve en şık oteli" de, şehrin imajına ayak uydurmuş durumda: Soğuk ve hüzünlü bir hava hakim. Birinci kattaki müzeye dönüştürülmüş oda, birkaç günden beri şık giyimli küçük grupları ağırlıyor. Burası, laik Cumhuriyet'in kurucusu, "Tüm Türklerin babası" Mustafa Kemal Atatürk'ün odası. Bir başka deyişle de, köktendincilerin en nefret ettiği kişinin odası.


Eğer Türkiye, yüzünü bir kez daha Ata'ya dönüyorsa, kendi çocuklarından hayal kırıklığına uğradığı içindir. Çünkü dehşete düşen Türkiye, bu terör belasına bizzat kendisinin hayat verdiğini keşfetti. Daha da kötüsü kendi içinde beslemişti. İstanbul'u kana bulayan saldırıların arkasında el-Kaide imzası olduğundan kimse şüphe duymuyor.

Yine herkes biliyor ki, Usame Bin Ladin'in örgütü, bugün tüm dünyada büyük bir marka gibi taşeronlar kanalıyla operasyonlar düzenliyor. Ama el-Kaide'nin Türkiye ayağının kimliği beraberinde birçok soruyu da getiriyor. Dört intihar saldırısını da, İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi (İBDA-C) üstlendi. Bu küçük örgüt, özellikle 90'lı yıllarda barlara, gece kulüplerine saldırılar düzenleyerek ve birçok laik aydını öldürerek adını duyurmuştu. İşin tuhaf tarafı ise, bu örgütün militanlarının çifte etki altında olduklarını iddia etmeleridir. Öncelikle, kod adı Salih Mirzabeyoğlu olan liderleri Salih İzzet Erdiş'in etkisi. 1998'de tutuklanan Erdiş'in örgüt üzerinde, hatta kendi ruh hali üzerinde dahi hiçbir kontrolünün kalmadığı, işkence altında hücresinde yarı deli olduğu belirtiliyor. IBDA-C'nin, Türk aşırı solunun efsanevi ismi Mahir Çayan'a hayranlık duyduğu iddiası ise çok daha şaşırtıcı. Zira bu Kürt kökenli genç entelektüel, 60'lı yılların sonunda, Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edilmesi gerektiğini savunanlardan biri olup daha sonra Türkiye Halkın Kurtuluşu Partisi-Cephesi (THKP/C) kanalıyla şehir gerillalığına girişmişti. 1972'de üç yoldaşının infaz edilmesini engellemeye çalışmak için askeri bir üsteki üç İngiliz teknisyenin kaçırılması eylemini organize etmişti. Aynı yılın 30 Mart'ında ordunun özel birlikleri, Orta Anadolu'daki Kızıldere köyündeki bir eve baskın düzenlemiş, Çayan ve komandosundan dokuz kişiyle birlikte üç rehineyi de ölü ele geçirmişti. O zamandan beri de "Kızıldere Şehitleri", Türkiye'deki devrimciliğin ön sırasında yer almaktadır. Çok sayıda grup onların mirasçısı olduklarını ileri sürdüler.


"İslamcılarla kesinlikle bir bağımız yoktu. Bugün Mahir Çayan akımından olduklarını iddia ediyorlarsa, gençlerin düşüncelerinde halen çok canlı olduğunu bildikleri bir efsaneyi sahiplenmek istediklerindendir" diyen Beyoğlu'ndaki bir kahvede görüştüğümüz Ertuğrul Kürkçü, Kızıldere katliamından sağ kurtulan tek kişi. Gece bir tahıl deposunda gizlenerek infazdan kurtulmuştu. Ancak ertesi gün yakalanmış ve ölüm cezasına mahkum edilmişti. Bilahare cezası 30 yıla indirilmiş, nihayetinde 14 yıl sonra serbest bırakılmıştı. Bugün saygın bir entelektüel olan bu eski Marksist gerilla, "sakallıların" birden devrimci ideolojiye katıldıklarına nasıl inanmıyorsa, İstanbul'daki saldırılara karıştıklarına da inanmıyor. "Bu hareket, her zaman İslamcı örgütlerin uzağında kalmış olup en egzantrik olanıdır. Adını kullanıyor. Oysa tamamen çökertilmiştir. Hayatta kalan veya tutuklanmayan az sayıdaki militanı da, bu kadar ince hesaplanmış, teknik anlamda ülke tarihinde görülmemiş gelişmişlikteki operasyonları kesinlikle yapabilecek durumda değildir. Bu saldırıları gerçekleştirenler, muhtemelen yurtdışındaki kamplarda profesyonellerce yetiştirilmiş olmalı. Türkiye'de bunu yapabilecek tek bir İslamcı örgüt görebiliyorum, o da Hizbullah. Zaten tutuklanan şüphelilerin hepsi Bingöllü, yani Hizbullah'ın kalelerinden biri olan şehirden" diyor.


Doğu Anadolu'daki 250 bin nüfuslu Bingöl, Kasım 2002'deki genel seçimlerde ılımlı İslamcıların zaferinin ardından nihayet kaldırılana kadar, 15 yıla yakın olağanüstü hal altında yaşadı. İstanbul saldırılarını gerçekleştirdiklerinden şüphelenilen kamikazelerin dördü de Bingöllü. Aralarından ikisi, gerçekten de radikal İslamcı örgüt Hizbullah'ın mensuplarıydı. Bugün evleri bomboş, telefonları kesik. Komşulara göre, ailelerinin birçok mensubu Boğaziçi kıyılarına götürüldü ve bazıları tutuklandı. Şehrin uzun zaman belediye başkanlığını yapan Selahattin Kaya, "Aralarından ikisinin anne-babasını tanıyorum. Sıradan, bölgedeki birçok kişi gibi, gayet muhafazakarlar. Çocuklarının bu işe bulaştıklarından haberleri bile olmadığını bana söylediler. Elbette nasıl yetiştirildiklerini bilmiyorum ama bildiğim birşey var, o da devletin masum olmadığı. 80'li yılların sonundan itibaren ve 90'lı yıllarda devlet, onları önemsemedi hatta PKK'ya karşı İslamcı hareketi destekledi. O dönemde tohumları atılmıştı, bugün de acı meyvelerini veriyorlar" diyor. Ne yazık ki, Afganistan'daki Taliban örneğinde olduğu gibi, uzun zaman Türk özel servislerince desteklenen Hizbullah da, sonuçta onların kontrolünden çıktı ve şiddetini bizzat kendi sponsorlarına yöneltti. "Sadece Türkiye'ye özgü bir hata değil" diyen ünlü Kürt aydın Ümit Fırat, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Hizbullah ve Türk güvenlik servisleri arasında olanları, Afganistan'a Sovyet işgali sırasında CIA'nın Bin Ladin'e verdiği destekle veya MOSSAD tarafından Hamas'ın alet edilmesiyle karşılaştırabiliriz. Karşı ateş yaratılıyor ve bu, ta ki, iplerin artık ellerinden kaçtığı anlaşılana kadar sürüyor." Yaklaşık 15 yıl boyunca Hizbullah da, Türkiye'deki askeri hedeflere hizmet etti: Önce, komünistleri sistematik bir şekilde infaz ederek, sonra bağımsızlık yanlısı Kürt militanları aynı sertlikle yok ederek, dahası çok ılımlı buldukları kendi soydaşlarını da yok ederek. Ümit Fırat, "Elbette elimizde resmi bir rakam yok ama 3 bin civarında yargısız infazın sorumlusu oldukları tahmin ediliyor" diyor. Hizbullah'ın emniyet ve ordudaki sorumlulara karşı bir dizi kanlı saldırı düzenlemesinin ardından Türk generaller yaptıkları hatayı anladıkları zaman iş işten geçmişti: Son 10 yıl süresince gücünü artıran örgüt, bu defa davasını uluslararası terörizm ile birleştirdi. 17 Ocak 2000'de polisin düzenlediği operasyon sırasında örgüt lideri Hüseyin Velioğlu'nun ölü ele geçirilmesiyle safdışı bırakılması ve çok sayıda militanın tutuklanması, hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Zira bu arada yüzlerce gönüllü, cihat yolunu tuttu ve tüm kutsal savaş cephelerinde angajmana girdi.


Türk Milli Güvenlik Kurulu'nun kendi rakamlarına göre, sayıları tam olarak 1.045. Bunların çoğu, El-Kaide için en iyi militan toplama imkanı oluşturan savaş meydanlarında çarpıştılar :
Bosna, Çeçenistan ve özellikle de Afganistan. İstanbul kamikazelerinin en azından ikisi, Pakistan'daki medreselere gitmişlerdi. Afganistan'daki Amerikan harekatı sırasında, bizzat biz, Afgan şehri Celalabad yakınlarında bulunan ve yabancı gönüllülere mahsus eğitim kampı Darunta'da Türk mücahit grubunun mevcudiyetini gözlemlemiştik. Devrimci Halkın Kurtuluşu Partisi-Cephesi'nin kurucularından Ertuğrul Kürkçü, "Askerlerin, 1.045 adamın izini birdenbire kaybettiklerine inanamıyorum. Biliyorlardı ama gözyummuşlardı. Çünkü, bir kez daha 'sakallılar', onların çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Bosna'daki ihtilafta Türkiye taraftı ve açıkça Müslümanları destekliyordu. Çeçenistan meselesine gelince; Türkiye, Moskova'ya muhalif ve Hazar'ın ham petrolünü yakında Türk limanı Ceyhan'a taşıyacak boru hattının yolunun çizilmesini teşvik etmek için bölücüleri cesaretlendiriyor. Aynı şekilde Afganistan da, Türkçe konuşulan Orta Asya'daki Rus etkisini engellemek için stratejik bir alan teşkil ediyor. Türk yetkililer, bu ülkelerdeki İslamcı gönüllülerin mevcudiyetine gözyumdular. Bugün devlete karşı silahlarını doğrultanlar aynı İslamcılardır" diyor.


Derinden yaralanan Türkler, suçluların yakalanmasını bekliyorlar. Bugün eleştirilen tek taraf, acemi büyücülüğe soyunmakla suçlanan ordu değil. Ilımlı İslamcı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti de eleştirilerden payını alıyor. Demokrasi içerisinde çözünür bir İslama inanmayan laikler, hükümeti takıye yapmakla suçluyorlar. "Mevcut hükümetin Türkiye'deki köktendincilerin işini kolaylaştırdığına şüphe olmadığı" suçlamasında bulunan Kemalist Cumhuriyet gazetesi yazarı Oral Çalışlar, "Radikal İslamcı birçok militanın serbest bırakılmasına izin veren af yasasını çıkaran da bu hükümettir. Güvenlik servislerinin ihmali olduğu da ortada" diye sözlerini sürdürüyor. "Yaşlı dünya" ve Asya'nın ortasında bulunan Türkler, çektikleri acıya rağmen gizli bir ümit de besliyorlar: Bu trajedinin onları çok arzuladıkları Avrupa'ya yakınlaştırmış olmasını.
Paris-Match dergisi Michel Peyrard 27 Kasım-04 Aralık 2003



Başa dönmek için tıklayın
















Sinagogları ve İngiliz temsilciliklerini hedef alarak, İstanbul'u savaş alanına çeviren bombacılar, birbirleriyle akraba çıktı

İstanbul'daki terör eylemlerine adı karıştığı belirlenen örgütün yöneticisinden intihar eylemcisine kadar tamamına yakını akraba çıktı. İşte örgütün akrabalık bağları...

Nihat Uludağ ve Serdar Kulaksız, Star gazetesi, 8.12.2003 / İntihar saldırısında ölen İlyas Kuncak, örgütün üst düzey yöneticisi olan Abdulkadir Karakuş'un kayınpederi... İntihar eylemcisi Feridun Uğurlu, Şehzadebaşı'nda açtığı baharatçı dükkanında İlyas Kuncak'ın baharatçı dükkanından aldığı baharatları satarak örgüte maddi kazanç temin eden ve polis tarafından yakalanarak tutuklanan İsmail Duru'nun bacanağı. Örgütün mali hesaplarını tutan, aynı zamanda İlyas Kuncak'ın baharatçı dükkanında çalışan ve tutuklanan Osman Eken, örgütün üst düzey yöneticilerinden Habib Akdaş'ın bacanağı.

İntihar eylemcisi Gökhan Elaltuntaş, üst düzey yöneticilerden Azad Ekinci'nin memleketleri olan Bingöl'den yakın arkadaşı.

İŞ VE EŞ VERMİŞLER

Bu arada polis, örgüte yönelik operasyonlarda 180 kişiyi yakalayarak sorguya çekti. Yapılan sorgulama sonucunda şu ortaya çıktı: Maddi durumu iyi olan üyeler, işsiz sempatizanları işyerlerinde istihdam ederek örgüte kazandırıyor. Ayrıca bekar olan sempatizanlara kendi karılarının kardeşleri ya da kızlarıyla evlendiriyorlar.

3 TUTUKLAMA DAHA

ÖTE yandan son bombalı saldırılarla ilgili gözaltına alınan 2'si kadın 7 kişi dün İstanbul DGM'ye çıkarıldı. Sanıklardan Tarkan Kalaycı ve Hakan Çalışkan 'Örgüt üyesi olmak', Burhan Perk ise 'Yardım ve yataklık' suçundan tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi'ne gönderildi.
Nihat Uludağ ve Serdar Kulaksız, Star gazetesi, 8.12.2003



Başa dönmek için tıklayın











7.12.03





The New York Times: Bombalı saldırılar ve giderek küçülen musevi cemaat, Türkiye'deki sinagogları temelinden sarsıyor

İstanbullu Musevi bir yazar olan Rıfat Bali, "50 yıl içerisinde ancak birkaç bin Musevi kalacak bu ülkede" diyor.

The New York Times, 07/12(BYE, Ankara) / The New York Times gazetesinin 07 Aralık 2003 tarihli sayısında, Craig S. Smith imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında bir makale yer almıştır. İnternetten sağlanan İstanbul çıkışlı makalenin özet çevirisi şöyledir:

İstanbul'daki 17 sinagog büyük sıkıntı içinde ve bu sıkıntının tek nedeni, 15 Kasım'da düzenlenen ve 25 kişinin hayatını kaybetmesi, yüzlercesinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırılar değil.

Türkiye'deki Musevi cemaat, göç, asimilasyon ve düşük doğum oranları nedeniyle giderek küçülüyor. Türkiye'de yaşayan Musevilerin sayısı İkinci Dünya Savaşı'na kadar 70 bin iken bu sayı bugün 25 binden daha az.

İstanbullu Musevi bir yazar olan Rıfat Bali, "50 yıl içerisinde ancak birkaç bin Musevi kalacak bu ülkede" diyor.

Türkiye'deki Musevilerin büyük bir bölümü 1492'de İspanya'dan sürülen Safarat Yahudilerinin soyundan geliyor. Dönemin Osmanlı Padişahı II. Beyazıt Musevilere kucak açmış ve 500 yıl boyunca Türkiyeli Museviler bu ülkede yaşamışlar.

Fakat ülkedeki Musevilerin sayısında 1930'lardaki Yahudi karşıtı ayaklanmalarla birlikte bir düşüş başlamış ve ülkedeki Musevilerin neredeyse yarısı daha sonra İsrail'e göçmüş. Diğerleri de 1986'ta Neve Şalom Sinagoguna düzenlenen ve 22 kişinin öldüğü silahlı saldırının ardından Türkiye'yi terketmiş. Son saldırıların ardından daha fazla Musevinin ülkeden ayrılması ihtimali belirdi.

Ahrida Sinagogu da İstanbul'daki diğer sinagoglar gibi sadece cumartesi günleri bir avuç Musevinin ibadet etmesi için açılıyor.

Türkiye'deki Museviler hiçbir zaman çok da gözönünde olmamışlar.

Yazar Bali, "Bu artık kurumsallaşmış birşey" diyor ve ekliyor: "Bu ülkedeki Museviler eğer mutlu yaşamak istiyorlarsa toplum içinde seslerinin çok fazla çıkmaması lazım."

Bali ve diğerleri işte bu yüzden kasım ayındaki saldırılar gerçekleşene kadar, iki Musevinin infaz tarzındaki öldürülmesi olayının hiçbir habere konu olmadığını düşünüyorlar. Birçok insan bu cinayetlerin İstanbul'daki Musevileri endişelendirdiğini söylüyor.


Rosita Igual, "Bu cinayetlerin ardından cemaat birşeylerin olmasını bekler gibiydi. Bölgedeki bombalı saldırıların arttığı bir zamanda, bizi es geçmeleri mümkün değildi" diyor.
The New York Times, 07.12.2003 (BYE, Ankara)



Başa dönmek için tıklayın















Ahmet Kurucan, Zaman Gazetesi : "New York’ta bir sinagog, bombalama olaylarında ölen Yahudi dindaşları için bir tören düzenledi. Bizdeki mevcut okumaya denk dua programı şahsen benim ufkumda çok farklı kapılar açtı"

Ağlayan orta yaşlarda bir kadın gördüm uzaktan. Ağlamasını gizlemeye çalışan ve gözyaşlarını mendili ile sürekli silen bir kadın. New York’tan tam on bin kilometre uzaklıkta yaşayan ve menfur bir terörist saldırıya kurban giden, ihtimal, adını, şanını, yaşını, unvanını bilmediği dindaşı/dindaşları için ağlıyordu.

Ahmet Kurucan, Zaman, 5.12.2003 / İki hafta önce Türkiye’de 5 gün ara ile gerçekleştirilen iki terörist saldırı tüm dünyaya damgasını vurdu. Ekonomik piyasa, başta borsa olmak üzere anında dalgalanmaya başladı. Siyasiler birbiri ardına terörün küresel yönüne dikkati çeken mesajlarda üzüntülerini dile getirdi. Üniversite camiasında görev yapan hocalar TV ekranlarında yorumlarını sundular. Köşe yazarları sütun sütun küresel terör, sinagog, İstanbul, Türkiye, İngiltere, Irak, ABD, Irak savaşı, Türkiye-ABD ve AB ilişkileri, el-Kaide, siyasi istikrar, demokrasi, ekonomik göstergeler gibi anahtar kelime ve kavramlar üzerinde ürettikleri düşüncelerini dünya kamuoyu ile paylaştılar.
Bütün bunların ötesinde özellikle ülkemizde bazıları kabullenmese de hayatın tabii bir parçası ve uzantısı olan din, dinî camia din adamları, dinî düşünce ve terör ekseninde acaba neler yapıldı? Türkiye’de neler yapıldığı hakkında yorum yapacak düzeyde gündemi takip etmediğim/edemediğim için sukut geçeceğim. Fakat New York’ta bir sinagog, söz konusu bombalama olaylarında ölen altı Yahudi dindaşı için bir program düzenledi. TC ve İngiltere konsoloslarının, çok sayıda Türk vatandaşının da katıldığı bu anma daha doğrusu bizdeki mevcut okumaya denk dua programı şahsen benim ufkumda çok farklı kapılar açtı. Onları sizinle paylaşmak isterim.

New York’ta ağlayan Yahudi kadın
Alabildiğine modern ve şık giyimli olmalarına rağmen kadınların sinagogla kelimenin tam anlamıyla haremlik-selamlık usulüne benzer bir iç düzenlemeye göre oturmaları dikkatimi çeken ilk husustu. Mukayeseli dinler tarihinde, Yahudilikte kadın, kadının yeri ve değeri gibi üst başlıklarda gördüğümüz dersler aslında gözümüzle musahabe ettiğimiz bu ayrımcılığın çok daha ötesinde bilgi ve tatbikatları ihtiva ediyordu. Dolayısıyla benim için sürpriz olmayan bu fiilî durumu görünce şaşırmadım; ama “Bizim medya burada olsaydı, ne olurdu, gazetelerde nasıl haber olurdu?” diye düşünmedim desem yalan olur. Bizde ne olurdu bir tarafa, burada hiçbir şey olmadı. Kaldı ki ibadet mahalline gazeteciler sokulmadı bile. Neyse, bu hamur çok su götürür. Biz konumuza dönelim.

Ağlayan orta yaşlarda bir kadın gördüm uzaktan. Ağlamasını gizlemeye çalışan ve gözyaşlarını mendili ile sürekli silen bir kadın. Ağlamasını gizlemesi, gizlemeye çalışması bende bunun bir riya olmadığı kanaatini uyardı. Bu kanaat doğrudur veya yanlıştır, Allah bilir fakat içimdeki hissi seslendiriyorum bu cümlelerimle. İyi ama neden ağlıyordu o kadın? İki alternatif aklıma geliyor. Bir; New York’tan tam on bin kilometre uzaklıkta yaşayan ve menfur bir terörist saldırıya kurban giden, ihtimal, adını, şanını, yaşını, unvanını bilmediği dindaşı/dindaşları için ağlıyordu.

Pekala ya biz? Son terörist saldırılarda kaybettiğimiz 6 değil belki 60’a varan ölüsü, 400’ü aşkın yaralısına hangimiz ağladı? Hangimiz gözyaşı döktü?
Kaldı ki mesele bu saldırılara üzülmek ve ağlamaksa bizim onlardan daha fazla gerekçelerimiz var ağlamak ve üzülmek için. Ülke bizim ülkemiz. İnsan bizim insanımız. Huzuru, sükunu, istikrarı, imajı bozulan biziz. Yıkılan evler bizim. Geride kalan dul kadın ve erkekler bize ait. Yetim ve öksüz çocuklar bizim çocuklarımız. Geleceğimizin asli unsurları onlar. Ve nereden bakarsanız bakın son tahlilde kaybeden biziz.

Anma programları
İyi ama biz neden o yaşlı Yahudi kadının gösterdiği özveriyi, duygusallığı hissetmiyor ve gösteremiyoruz? Mesela neden dünyanın dört bir yanına yayılmış olan Müslümanlar terörist saldırılarda ölen dindaşları için anma ve dua programları düzenlemezler? Devlet eliyle değil, sivil toplum örgütleri, cami dernekleri, din ve diyanetle uzaktan yakından alakası bulunan topluluklar bunu yapamaz mı? Olaya adı karışmış ilgili yabancı ülkelerde devlet yetkililerinin camilere başsağlığı için gelmesini fırsat bilerek verilen demeçlerle, çekilen göstermelik fotoğraflarla bu işin olduğunu sanmak bir yanılmanın göstergesidir.

Evet, bizlerde iman ortak paydası etrafında “bir” olduğumuz bilinci kaybolmuş. En büyük kaybımız bizim bu! Allah Rasulü (sas) “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir.” veya “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede, birbirlerine şefkat göstermede müminler bir bedene benzer. Nasıl bedende bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararetle (ateş) ona iştirak ederler.” buyuruyor. Yeryüzünde bulunan bütün Müslümanlar Peygamber diliyle bir vücuda benzetiliyor. Vücudun bir yerinde var olan rahatsızlık diğer uzuvları da harekete geçirmeli, o yaranın, hastalığın giderilmesi için herkes üzerine düşeni yapmalıdır denmek isteniyor; isteniyor ama bizlerde o ruh ve şuur kaybolduğu için hemen hemen hiçbir şey olmuyor. Onun için söz eri, mana üstadı bu hadisi izah sadedinde yıllar öncesi dinlediğim bir vaazında diyordu ki; “Cihanın şarkında bir Müslüman’ın ayağına diken batmış, garbda bulunan Müslüman öyle bir aaaahhhhhhhh etmeli ki yer yerinden oynamalı, küre-i arz titremeli, Rahmet ihtizaza gelmeli.” Kendimizi aldatmayalım, bu ruh, bu şuur, bu inanç, bu bakış açısı olmadığı gibi, Yahudiler ölçüsünde göstermelik dahi olsa ne ölümüze ne de dirimize sahip çıkma var.

Yahudi kadının ağlayışının ikinci nedeni Şabbat merasiminde okunan dualardan dolayı olabilir diye düşünüyorum. Muhtevasına vâkıf değilim okunan duaların; ama sinagog içindeki ciddiyet tarif edilir gibi değil. Bayramlık elbiseleri andırır tertemiz bir giyimle Süleyman mabedinde ellerinde Tevrat ve Zebur dua eden insanlardan farkı yoktu oradakilerin. Hiç bitmeyen, sönmeyen bir heyecan ve helecan tufanı ve sürekli yükselen sesleri ile dualarında gösterdikleri performans bana uzun soluklu maraton koşucularını hatırlattı. Böyle bir benzetme ne kadar doğrudur, bilemiyorum ama namazların arkasından 2-3 dakikayı geçmeyen, bir bitse de işimin başına dönsem anlayışına bağlı yaptığım dualar bana bunu söyletiyor.

Amacım Yahudileri medh u sena değil. Ama bir gerçeğin de hakkının verilmesi lazım. Bediüzzaman Hazretleri Hz. Peygamber (sas)’in miraca çıktığı Mescid-i Aksa’nın Yahudi hakimiyeti altında olmasına manevi gerekçe olarak onların muharref dahi olsa dinlerine samimiyetle sahip çıkmasını göstermiyor mu? Öyleyse bu bakış acısının bize kazandırması gereken çok büyük dersler var ve olmalı. Dolaylı dahi olsa bunlara işaret etmek istedim bu yazımda.
Ahmet Kurucan, Zaman, 5.12.2003



Başa dönmek için tıklayın









6.12.03









İstanbul'u dehşetle sarsan bombacıların lideri Azad Ekinci büyük bir olasılıkla Suriye'nin himayetinde

İntihar saldırılarıyla ilgili, Abu Nidal kod isimli bombacıların lideri Azad Ekinci ile ilişkileri olduğu sanılan yaklaşık 40 kişi aranıyor

Azad Ekinciİçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, CNN Türk'te Taha Akyol'un sorularını yanıtlarken, İstanbul'daki bombalı intihar eylemlerinin mimarı olduğu gerekçesiyle aranan ve kendisine Filistinli terörist Abu Nidal kod adını yakıştıran Azad Ekinci'nin Suriye'ye gittiğinin saptandığını açıkladı. Ancak bundan daha fazla ayrıntı vermedi.

İstanbul’daki saldırılarla bağlantılı olarak Suriye’den Türkiye’ye getirtilen Hilmi Tuğluoğlu’nun DGM tarafından tutuklanmasının ardından polis yeni bir operasyon başlattı.

NTVmsnbc’nin haberine göre; Tuğluoğlu ifadesinde Abu Nidal kod isimli Azad Ekinci ile ilişkileri olduğunu sandığı yaklaşık 40 kişinin adını verdi. Güvenlik güçleri bu kişileri yakalamak için harekete geçti. Söz konusu isimleri bulmak için Türkiye’ye komşu bazı ülkelerle de temasa geçildi.

BİR KİŞİ CEZAEVİNE GÖNDERİLDİ

15 ve 20 Kasım tarihlerindeki intihar saldırıları nedeniyle gözaltına alınan 3 kişi daha İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sevk edildi.
Sağlık kontrolünden geçirilen zanlılar daha sonra soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ergül tarafından sorgulandı.
Zanlılardan ikisi savcılıkça serbest bırakılırken bir kişi, yasadışı örgüt üyesi olmak suçundan tutuklanması istemiyle yedek hakimliğe sevk edildi. Yeniden sorgulanan Mustafa Atlıhan tutuklanarak cezaevine gönderildi.

TUTUKLU SAYISI 27’YE YÜKSELDİ

Böylece saldırılarla ilgili bugüne kadar İstanbul ve Ankara’da sorgulananların sayısı 164’e tutuklananların sayısı da 27’ye çıkmış oldu.
İstanbul’daki saldırılarla bağlantılı olarak Suriye’den Türkiye’ye getirtilen Hilmi Tuğluoğlu, ifadesinde saldırıların arkasındaki isim olarak gösterilen Azad Ekinci ile ilişkileri olduğunu sandığı yaklaşık 40 kişinin adını verdi.
Polis bunun üzerine yeni bir operasyon başlattı. Bazı komşu ülkelerle de temasa geçildi.
Tuğluoğlu’nun getirildiği operasyon sırasında Türkiye’ye iade edilen 20 öğrenciden ikisi Mazlum-Der İstanbul şubesinde basının karşısına çıktı.
CNN Türk & NTVmsnbc 6.121.2003



Başa dönmek için tıklayın










5.12.03










HSBC'deki patlamayı gerçekleştiren El Kaide'li İlyas Kuncak'ın oğlu, Nurullah Kuncak: «Yahudileri pek sevmezdik, sinagoglardaki saldırılar Yahudilere yapılmıştı. Zaten Kuranı Kerim'de "Yahudiler'i dost edinmeyin" diyor...»

Elif Korap Milliyet, 5.12.2003 / HSBC'deki patlamayı gerçekleştiren terörist İlyas Kuncak'ın günlerdir saklanan çarşaflı kızları ilk kez Milliyet'e konuştu. Kuncak'ın kızı, aynı zamanda da örgütün önde gelen isimlerinden biri olduğu ortaya çıkan Abdülkadir Karakuş'un karısı olan Fulya Karakuş, DGM'ye girerken çekilen kara çarşaflı fotoğraflarıyla zihnimize yerleşmişti.
Fulya Karakuş kocasını, İlyas Kuncak'ın en büyük kızı Hübeyda ve oğlu Nurullah da babaları hakkında bildiklerini anlattı
.[...]

FULYA KARAKUŞ (İlyas Kuncak'ın kızı, Abdülkadir Karakuş'un karısı. 20 yaşında.)

[...] Çarşaf giymeye evlendikten sonra mı başladınız?
- Babam 30 yaşındayken bir arkadaşının vasıtasıyla Fethullah Hoca'nın Nur Cemaati'ne girerek, İslama yönelmiş. Önceki yaşamında hatalar yapmış. Pişmanlık duyardı. Bize ders olsun diye anlatırdı. Ben de 13 yaşında türban takmaya başladım. Evlendikten sonra da, "Çarşaf giymek istiyorum" dedim. Beyim de anlayışla karşıladı. Çok kıskanç biriydi. Şurdan şuraya bile yalnız göndermezdi. [...]

NURULLAH KUNCAK: (İlyas Kuncak'ın tek oğlu. 17 yaşında. Şu anda kendini ailenin reisi olarak görüyor)
• DNA sonucu, teröristin babanız olduğunu kesinleştirdi. Ama siz inanmadığınızı, babanızın umreye gittiğini söylüyorsunuz? Neye dayanarak bunu iddia ediyorsunuz?
- DNA sonuçlarını bize göstermediler. Cesedini de vermediler.
• Olayların olduğu haftaya dönelim...
- Babam ilk kez umreye gideceği için heyecanlıydı. Ramazan'da gideceğini söylemişti. Kurban Bayramı'nda da dönmeyip hacca kalırım, diye düşünmüştü. Euro almıştı. Ben zaten babamı görmedim giderken.
• Sizinle vedalaşmaması normal mi?
- Benimle helalleşmeden gitmezdi. Neden öyle yaptı bilmiyorum.
• Sinagoglardaki saldırılar olduğunda babanız hâlâ evdeydi. Neler konuşmuştunuz?
- Evde büyük bir tepki olmadı. Çünkü Yahudilere yapılmıştı. Zaten Kuranı Kerim'de "Yahudiler'i dost edinmeyin" diyor.
• Sevmiyor muydunuz Yahudileri?
- Pek sevmezdik. Pek değil, hiç sevmezdik. Babam da aynı fikirdeydi. Filistin'in durumunu anlatsak kimse sevmez.
• Bundan sevinç mi duydunuz?
- Sevinç demeyelim, ama memnuniyet oldu. Ama sevincimizden daha çok üzüldük. Çünkü ölen Müslümanlar da vardı. Üzüntümüz sevincimizden daha fazla oldu. Müslümanlar ölmeseydi, ben sevinirdim. Gerçi babam "Bunlar İslamiyete zarar veren şeylerdir" demişti! Evden pazartesi ayrıldı. Perşembe de zaten ikinci patlamalar oldu.
Babanız İslam için ölmeyi göze alabilecek biri miydi?
- Alabilecek biriydi. Kim olsa alır. Ben de alırım. Babam iyi bir insandı. İslam için seve seve kafasını verirdi.
• Cihat konusunda ne düşünüyorsunuz?
- Şimdi vatanımı işgal etseler, ki bu olacak ileride, vatanımı korumak için cihat ederim. Babam da ederdi. Sonuçta Iraklı da olsa, Müslümanlar için savaşmayı göze alırım. Dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslüman zulüm görürse bunu önlemek zorundasın. Yoksa Müslüman sayılmazsın.
• Babanız da böyle mi düşünüyordu?
- Tabii. Türkiye'nin tepkisine de kızıyordu zaten. Orada masum Iraklılar ölüyor. Babamın çok zoruna giden bir şey vardı. Kayıtlı bilmem kaç bin tane Iraklı kadına tecavüz edilmiş. "Oğlum, bir gün Türkiye böyle işgal edilse, evimize gelseler ne yaparız?" diye sordu. "Herhalde üzülürüz baba" dedim. O da "Onun için kâfirlere hoşgörüyle bakmamak lazım" dedi.
• Babanızın adı HSBC'de değil, sinagog saldırılarında geçseydi, terörist olduğuna inanır mıydınız?
- Bence aynı şey. Çünkü İngilizleri de sevmem ben. Müslümanlara çok çektirmişler. İstanbul'da direkt Türklere ya da Müslümanlara yönelik bir saldırı yok. Eğer öyle isteselerdi, gidip bir stadın altına girebilirlerdi ve 50-60 bin kişi ölürdü.
• Babanız bir zulüm olduğunu düşünüyor, İslam için canını verebilecek biri, peki neden inanmıyorsunuz, bunu yapmış olabileceğine?
- Belki bir an, anlık bir kararla yapmış olabilir. Belki de ben inanmak istemiyorum. Ama yaptıysa bunun İslam için olduğuna inanarak yapmıştır.
• HSBC'ye gittiniz mi?
- Niye gideyim ki, televizyondan ne halde olduğunu gördüm. Merak da etmedim.
• Babanızın kişiliğinin nasıl oluştuğunu merak ediyorum. Çok eskiden, küçüklüğünden başlayabilir miyiz?
- Ankara Dikmen'de 1956'da doğdu. O zamanlar dinle pek ilgisi yokmuş. Normal okula gitmiş. Orta ikiden terk edip iş hayatına atılmış. Konfeksiyonda makinecilik yapmış. Annemle aynı yerde çalışıyorlarmış. Evlendikten sonra babam, annemi kesinlikle çalıştırmadı. Ama evin reisi annemdi. Mesela babam anneme para vermezdi. Para zaten annemde olurdu. [...]
Elif Korap Milliyet, 5.12.2003



Başa dönmek için tıklayın











4.12.03





PEN Örgütü'nün Başkan Yardımcısı, Yahudi yazar Moris Farhi: "Türk olmakla hep gurur duydum. Bunu hiçbir terör örgütü yıkamaz’’

Ayşegül Ekinci İ Hürriyet, Londra 5.12.2003 / Uluslarararası PEN Örgütü'nün Başkan Yardımcısı, Yahudi yazar Moris Farhi, Hürriyet'e konuştu. Farhi, ‘‘Sinagog bombalamaları hepimizi çok üzdü. Karım hasta olmasa koşup İstanbul'a giderdim. Edebiyat alemi beni ‘Türk' diye tanır. Türk olmakla hep gurur duydum. Bunu hiçbir terör örgütü yıkamaz’’ dedi.

Gelecek yıl yayınlanacak son kitabı ‘‘Young Turk’’de (Genç Türk) Türkiye’de yaşayan Yahudi bir gencin tanıklık ettiği birbirinden değişik 13 hikayeye yer veren Yahudi yazar Moris Farhi, İstanbul'daki bombalama olaylarından sonra kitabının bir an önce piyasaya çıkmasını daha heyecanla beklediğini anlattı.

Kitabında bir dönemin Türkiyesi'ne tanıklık eden Yahudi gencin politik olaylara bakışını da hikayeleştiren yazar, Türkiye'de yaşanan son terör olaylarını Hürriyet'e değerlendirdi. Farhi, ‘‘Sinagog bombalamaları hepimizi çok üzdü. Karım hasta olmasa koşup İstanbul'a giderdim. Edebiyat álemi beni ‘Türk' diye tanır. Arkadaşlarım arasında adım Musa'dır. Türk olmakla hep gurur duydum. Bunu hiçbir terör örgütü yıkamaz’’ diye konuştu. Farhi, ‘‘Türkiye yüzyıllardır farklı kültür mozaiklerini sarmaşık gibi sarmalayıp kabullenmiştir. Türkiye'nin toleransı bugün bile nice Avrupa ülkesinde yok’’ dedi.

HEDEF ÇOKSESLİLİK
Babası Vitali ve annesi Selanikli Paloma’nın 1932 yılında Türkiye'de tanışıp evlendiğini söyleyen Moris ya da Musa Farhi şöyle konuştu:

‘‘Biz Türkiye'de azınlık olduğumuzu hiç hissetmedik. Babam 11 dil bilen çok kültürlü bir adamdı. Annem de konservatuar mezunu bir ressamdı. O döneme bir göz atarsanız o kadar farklı kültürlerin bir arada yaşadığını görürsünüz. Bu şimdi de böyle. Türkiye'yi hedef alan terör, aslında çoksesliliği hedef alıyor. Belki sinagog ve konsolosluk bombalamaları belli noktaları hedef aldı. Ama her mozaikten insan katledildi.’’

Daha önce The Pleasure of your Death, The Last of Days, Journey through the Wilderness ve Children of the Rainbow gibi kitapları yayınlanan Uluslarararası PEN Örgütü Başkan Yardımcısı Moris Farhi, Türkiye'yi hedef alan terör olaylarının ortak özelliklerine bakılırsa bunun Sünni Müslümanlara ait bir iş olmadığı görüşünü savundu. ‘‘Bence bu olayların ardında Şii felsefesi var’’ diyen yazar sözlerine şöyle devam etti:

‘‘Batının Müslümanlık hakkında görüşleri çok sert. Dünyada birçok din var, ama her dinin aşırı uçları anlayışsızlık ve tolerans yoksunluğundan kaynaklanıyor. Aslında Müslümanlar barış istiyor.’’

YARIM KALAN AŞK
Farhi, teröristlerin amacının insanları korkutmak olduğunu savunarak ‘‘Bu olayların ardında çok da strateji aramamak gerek, kudret almak terörle başlar. Güç ve kudret sahibi olmak isteyen ve demokrasiye inanmayan sistemin ilk işi insanları korkutup sindirmektir. İşte bu nedenle terörün üstüne gitmek gerekir terörün yarattığı baskıya yenik düşmemek lazım’’ yorumunda bulundu.

Farhi, yeni yılda yayınlanacak kitabı ‘‘Young Turk’’ü ‘‘Benimle Türkiye arasında yarım kalan bir aşk hikayesi’’ olarak tanımladı. ‘‘Keşke Türkiye'de kalsaydım’’ diye iç çeken Moris Farhi, önümüzdeki yıl yapacağı Türkiye seyahati planını çocuk gibi sevinerek anlattı. Önce arkadaşı yazar Vedat Türkali'nin doğum günü için Türkiye'ye gidecek olan Moris Farhi, asıl heyecanını ağustos ayında yapılacak Robert Kolej'in 50'nci yılı kutlamalarına saklıyor.
Ayşegül Ekinci İ Hürriyet, Londra 5.12.2003



Başa dönmek için tıklayın














CNN Türk, 32.GÜN programında Yahudi cemaatinin 500 yıllık öyküsü...

CNN Türk 32.GÜN Yayın tarihi 21.11.2003 / [...] Her şey Neva Şalom Sinagog’unda patlayan bir bomba ile başladı. Ardından Şişli’deki sinagog’daki patlama geldi. Cumartesi günkü patlamadan bahsediyorum.

Teröristler Yahudi düşmanlığını bayrak edinmişlerdi. Bu saldırıya verilecek en iyi yanıt Türkiye'nin tek yürek olması ve bombalarla can veren Musevi ve Müslüman bütün yurttaşlarına sahip çıkmasıydı. Yahudilerde bu mesaja uygun davrandılar. Cenazelerini Türk bayrağına sardılar.


Biz buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz diyen Yahudi cemaatinin tam 500 yıllık öyküsünü sizler için Rıdvan Akar derledi....

· Allah’ın gönderdiği 4 kitaptan olduğu biri olduğuna inanılan Tevrat’ta Cumartesi gününün anlamı böyle anlatılıyordu. Tevrat’a göre Allah’ın bir kutsal hediyesi İsrailoğullarına 6 gün çalıştıktan sonra bir günde toplumu, ailesi ve kendisi ile baş başa kalması için verilmiş bir fırsattı. Şabat günü çalışmak günahtı....Eğlenilecek ve Allah’a şükredilecekti. Cuma günü güneş battığında şofar borusunun sesi dünyadaki 15 milyon yıl bir tarafından duyuldu. Şabatın saat gelmişti artık inanç ve dinlenme vaktiydi....

· O sabah 500 yıldır orada olduğuna inanılan ve 1951’de Neva Şolom yani barış vahası adını alan sinagoga gelen Yahudiler inançları gereği en güzel, en temiz elbiselerini giymişler ve Allah’a şükretmek için Şabat günü Neva Şalom sinagog’una gelmişlerdi, ve saat tam 9,28’de patlayan bomba Türk Yahudilerinin makus talihini bir kez daha anlatıyordu. Patlayan bombalar çileli ve vefalı bir halkı sadece inançları ve etniklikleri yüzünden hedef haline getiriyordu. Türk bayrağına sarılı defnedilen Yahudiler Türkiye'ye olan aidetlerini bir kez daha bu sembolik mesajla veriyordu. Kendilerini Türk Yahudisi olarak tanımlıyor bu ülke için yaşıyor ve bu ülke için ölüyorlardı. Zira tam 511 yıldır bu topraklarda yaşıyorlardı

· 1492 de karanlık çağını yaşayan Avrupa’da Yahudiler engizisyonun işkenceleri ile ya dininizi ya canınızı ikilemine düştüklerinde gözlerini doğuya diktiler. Doğuda yaşayan halkın inancına karışılmıyordu. Huzur ve barışa doğru yelken açan gemiler İspanya Yahudilerini Osmanlı topraklarına getiriyordu. Osmanlı imp da Yahudiler diğer azınlıklar gibi millet statüsündeydiler. İnançlarına karışılmıyor kendi dini ve eğitim kurumlarına sahip bulunuyorlardı. Ticaret ve zanaat ile uğraşıyorlardı. Askerlik görevlerini yapıyorlardı. 31 mart ayaklanmasını bastıran yıldırım ordusunda ve Çanakkale savunmasında Mustafa Kemal’in silah arkadaşları arasında Yahudi kökenli Osmanlı askerleri de vardı. Cumhuriyet kurulduğunda Yahudiler bu yeni dönemde artık Müslümanlar kadar eşit ve özgür vatandaşlar olarak yeni ülkenin inşaatına coşku ile katıldılar. Osmanlı İmp’nin o kapalı millet sistemi bitmişti. Lozan anlaşması diğer azınlıklar gibi Yahudilere de pek çok hak veriyordu. Bu haklar arasında medeni hakların yani evlenme, miras, boşanma gibi olayların cemaat şeriatına uygun olması da vardı. yani bu tür durumlarda Yahudiler isterse Türk mahkemelerine gitmeme hakkına sahipti. Yahudiler bu haktan tek taraflı olarak feragat etti. Bu gelişme üzerine diğer cemaatlerde Lozan anlaşmasının verdiği bu hakkı kullanmamaya karar verdi.

· Artık Türkçe’yi öğrenmek ve Türk gibi yaşamak gerekiyordu. işte bu doğrultu da Türk milliyetçiliği fikrinin önemli düşünürleri arasında Tekinalp ismi ile yer alan Mohis Kohen Yahudi cemaati için kutsal sayılan on emiri Türkleşmek için şöyle dönüştürüyordu.

1- isimlerini Türkleştir
2- Türkçe konuş.
3- Havralarda duaların bir kısmını Türkçe yap.
4- Mekteplerimi Türkleştir.
5- Çocuklarını memleket mekteplerine gönder.
6- Memleket işlerine karış
7- Türklerle düşüp kalk
8- Cemaat ruhunu kökünden sök.
9- Mili iktisat sahasında vazifeni yap
10- Hakkını bil


RIFAT BALİ (ARAŞTIRMACI-YAZAR) Gayri müslümlerin bu yeni cumhuriyet içinde yaşamasının asgari şartlarının ne olduğunu gayet iyi anlamış bir kişiyim. Gayri müslüm olarak Türkiye’de yaşamak için, yurttaş olarak kabul edilebilmek için Türk ülküsünü, Türk dilini ve kültürünü benimsemeniz lazım. bu zaten resmi bir talepti. Bunun için bunun ideologluğunu yapmıştır kitabı ile sadece gayri müslümler için değil, diğer etnik kökenli yurttaşlar için ve musa’nın 10 emrine mealen 10 emir yayınlamıştır bu Türkleştirme kitabının içinde.

· Yahudiler Türkleşmek ya da Türkçe’yi daha iyi öğrenmek için yoğun çaba gösteriyorlardı. 1927’de Balat’taki Yahudiler bir marş bestelemişlerdi. Marş insancıl sevgiyi anlatıyordu. Balatlı Yahudiler bu marşın sözlerini değiştirdiler ve Yahudilerin Türkleşme konusundaki çabalarını öven bir şekle dönüştürdüler.....

· Yahudiler bu çabalarını sürdürürken Avrupa yeniden karanlık çağa giriyordu. Bu defa Nazizm ve faşizmin ırkçı rejimleri Yahudileri yok etmeye hazırlanıyordu. Bu iki ideoloji Türkiye’de de yankılanıyor ve kimi çevrelerde destek buluyordu. 1934’de Nazi Almanya’sında yetişmiş Cevat Rıfaf Atilla’nın militanları Trakya Yahudilerine dönük bir provokasyon gerçekleştirdi. Evlerine ve işyerlerine yapılan bu yağma ve tahrip eylemi yaklaşık 10 bin Yahudi’nin İstanbul’a kaçması ile duyuldu. Devlet hemen devreye girdi, sorumlular cezalandırıldı. Yahudiler büyük bir maddi kayba ve korkuya kapılmıştı. Bu dönemde ilk defa Yahudiler devlet görevlerinden atıldı. Ardından ülkede yaşayan gayri müslüm erkekler aniden askere alındı. 20 kura askerlik olarak bilinen bu uygulama eli silah tutan, genç yaşlı bütün gayri müslüm erkekleri kapsıyordu. Ellerine silah verilmeyen ve farklı üniformalarla askerlik yapan bu insanlar yol yapımı ve inşaatlarda çalıştırıldı.

Bu yeni dönem Yahudileri olumsuz etkilemişti ikinci dünya savaşı yıllarıydı. Avrupa’da Yahudiler toplama kamplarında yok ediliyordu. Türk Yahudileri böylesi bir süreçte Türkiye’de yaşamanın şans olduğuna inanıyordu ancak Türkiye’deki yaşam da hiç kolay değildi. Avrupa’daki ırkçı rüzgarlar Ankara’da da kimi zaman sert esiyordu. 1942’de çıkarılan varlık vergisi kanunu ile gayrimüslümler servetlerini yitirdi. Mükelleflerin servetlerini aşan vergi oranlarını ödeyemeyenler Aşkale’de çalışma kamplarına yollanıyordu. Varlık vergisi Yahudilerin ilk kez kendilerini güvende hissetmemelerine neden oldu. Bu ayırımcılığı anlamakta güçlük çekiyorlardı.

Silvyo OVADYA: ( Türk Musevi cemaati basın sözcüsü) : Özellikle varlık vergisinde çok büyük yaralar almıştır. Tüm azınlıklarla beraber orada Türk Yahudileri yoksa cumhuriyet dönemine baktığınız zaman bir Trakya olayları vardır salt Yahudilere özgü yapılmış olan o da çok kısa bir süre çok büyük zararlar verilmiştir fakat kısa bir süre sonra oradaki politika değişiklikleri yapılmıştır.....

· İkinci dünya savaşının bitiminde Filistin’de 1948 yılında yeni bir ülke doğuyordu. Bu ülkenin doğuşu ekranlara şöyle yansıyordu. İsrail devletini ilk tanıyan Müslüman ülke Türkiye oldu. Türkiye Yahudilerinin bir bölümü bu yeni devletin kuruluşu ile vaat edilmiş kutsal toprak olarak gördükleri İsrail’e göç etmeye başladı. Varlık vergisi ile yoksullaşan Trakya olaylarını unutmayan Yahudiler’den 48’bini İsrail’e göçtü. Ancak ne ilginçtir ki, Türkiye'den giden Yahudiler Anadolu toprağının kültürünü, değerlerini ve özlemini İsrail’de de yaşamaya devam etti. Tel-Aviv bölgesi Türk Yahudilerinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden biriydi. TV’ler şarkılar, hatta çaylar Türkiye kokuyordu. Türkiye’de kalan Yahudiler ise toplumsal yaşama yeniden katıldı.varlık vergisi ile giden gitmiş hayat devam etmişti. Yahudiler mecliste temsil ediliyor, ticari yaşamda çaba gösteriyor, çocuklarını askere yolluyordu.

· 1950 ve 60’lı yıllar Yahudiler için altın yıllar olarak tarihe geçti. 6-7 eylül olaylarında başta Rumlar olmak üzere gayrimüslümlerin evleri ve işlerleri yağmalandığında bile Yahudiler küsmedi. Hatta Menderes hükümetinin verdiği tazminatları bile kabul etmeyerek kendi yaralarını sarmayı yeğledi. 1970’li yıllarda Türkiye ilk kez Yahudi cemaatinin gücünü hissetti. Kıbrıs harekatı sonrası Amerikanın Türkiye'ye uyguladığı ambargoların kalkmasında ilk kez Türk Yahudileri Amerikan Yahudileri ile iletişim kurdu. Türkiye’de bir Yahudi topluluğunun olduğunu bile bilmeyen Amerikalı Yahudiler laik ve demokratik bir Türkiye gerçeği ile karşılaşıyordu. Bu dönemde yaşanan siyasal çatışmalar Yahudileri de tedirgin etti ancak asıl tedirginlik 1980’lerin ikinci yarısından itibaren başladı. Ülkede hızla gelişen radikal islamcı akımlar Yahudi düşmanlığını bayrak haline getirdi.

· İşte böylesi bir dönemde yine bir sabah saatinde 1986 ayının 6 Eylülünde yine dualar okunurken Neva Şalom sinagoguna 2 kişi girdi. ellerinde tahrip gücü yüksek bombalar ve silahlar vardı. sinagog’da ibadet herkesi öldürmeyi amaçlıyorlardı. Tam 22 Yahudi vatandaş bu saldırıda yaşamını yitirdi. Saldırganların kimler olduğu hiç bilinmedi. Bombalar patlamış onların parçalanmış vücutları sinagog’a yayılmıştı. Saldırıyı Ebu Nidal lider grubu üstlendi.....

· Bu katliam ile aynı günlerde Türk Yahudi cemaatinin önde gelenleri yeniden Amerika'ya gitmiş Türkiye için lobi faaliyeti sürdürüyordu. Amerika’da soykırım müzesinde Ermeniler için verilen bölümü iptal edilen Türk Yahudileri Amerikan hükümetinin Ermeni soykırımı ile ilgili iddiaları tanımamasında etkin rol oynadı. Amerika'nın en güçlüsü lobisi olan Amerikan Yahudileri Türk Yahudileri ile birlikte davranmıştı. Bu öylesine etkili oldu ki Los Angeles’te kurulmak istenen soykırım müzesinde Ermenilerin 1,5 dakikalık soykırım iddialarını içeren filmi bile gösterilemedi......


· 1990’lardan itibaren sinagoglar, havralar ve mezarlıklara bombalar atılıyor ya da tahrip ediliyordu. Siyasal islamcılar İsrail’e duydukları tepkiyi Türk Yahudilerine dönük bir düşmanlıkla birleştiriyordu.
Yahudi cemaati suskunlukla bu olayları kamuoyuna duyurmuyor ancak kendi güvenliklerini cemaatin gençleri ile sağlamaya da özen gösteriyordu..... Bu dönemde Türk- İsrail ilişkilerinin gelişiminde yine Türk Yahudilerinin önemli payı vardı. 1992 yılında işadamı Jack Kamhi’ye düzenlenen roketatarlı saldırı ve 1995’de Ankara’da Yahudi cemaatinin liderinin arabasına konulan bomba gibi doğrudan saldırılar başladığında Türk Yahudiler için ürkütücü bir süreç yaşanıyordu. Zira bu defa tenkit ülke dışından değil birlikte tasalanıp, birlikte sevindikleri komşularından geliyordu. Aynı dönemde Türk Yahudileri Bosna için Amerika’da lobi faaliyeti sürdürüyor ve Amerika’daki soykırım müzesinde Ermeniler için ayrılan bölümde Bosna soykırımının yer almasını sağlıyorlardı. 1992 yılı Türk Yahudileri için tarihi bir virajdı. Osmanlı topraklarına gelişlerinin 500.yılıydı. 500.yıl vakfı tüm dünyada Yahudilerin Türklere olan şükranlığını anlattı.

Tarih boyunca Türk toprakları sadece Yahudiler için geçerli değil bu her taraftan gelen mültecilere her zaman kucak açmıştır ve kalkıp Osmanlı’nın veya Türk devletlerinin bu karakterini ortaya koymak için Amerika’da çok geniş özellikle ABD'de çok geniş bir kampanya yapılmıştır. Ve Türkiye'nin daha pozitif olarak tanınması için 500. yıl vakfı ve Türkiye halkı buna çok yardımcı olmaya çalışmıştır.

· Tevrat Samioğullarına yaşadığın ülkenin kralına itaat et demişti.Yahudilerin inancı buydu. Türklere olan itaat ve sadakatlerini hiç yitirmediler. Kimi zaman demokrasi Yahudilerden esirgendi. Kimi zaman sadakatleri ayrımcılıkla sınandı. Kimi zaman itaatleri teslimiyet sanıldı.

Bugün burada kalan Türkiye Yahudilerinden bahsetmek lazım. Türkiye Yahudileri daima Türk vatandaşlığı kimliğini özümsemeye çalışmışlardır. Bunun için ellerinden gelen azami gayreti sarf etmişlerdir. Her ne kadar bu gayret çoğu zaman karşılık görmemişse ve kötü olayları daima unutmak isterler.

· 1927’ yılında Türkiye’de yaşayan her bin kişiden 6’sı Yahudiydi. Bugün her 25 bin kişiden biri Yahudi. Yani Anadolu’nun topraklarına ve kültürüne sinmiş olan çok kültürlülük giderek yok oluyor. Yazar Mario Levi Türkiye mozaiktir türünden klişe sözlere karşı bakın ne diyor.

“ Ebru’nun gerçek bir ebru olması için renklerin hem kimliklerini ve benliklerini yitirmeden hem de kendilerinden bir şeyleri başka renklere vererek birbirine karışması gerekiyor. İşte buradan yola çıkarak tüm farklılıkları özellikle farklı oldukları için taşımalıyız. Taşımayı daha iyi öğrenmeliyiz. Dillerimizin ve dilsizliklerimizin tarihinde tüm kaybolanlara ve bir daha dönemeyeceklere hala çok sıcak bir dokunuş yaşıyor. Soluk alıp veriyor. Bu dokunuşu sende hissediyor musun?”..
Terörün vazgeçilmez hedefleri arasında ilk sıralarda suçsuz, masum, sivil Yahudiler vardı.İsrail devletinin politikalarını gerekçe gösteren kimi solcu, milliyetçi, islamcı, Neonazi ve benzeri örgütler her defasında dünyanın herhangi bir yerindeki masum bir Yahudiyi öldürmekle sorun çözeceğini düşündü. Bir Yahudinin ölümü savunulan inancı kutsal kılar mıydı? Bir sivil Yahudinin ölümü dünyaya verilmiş güçlü bir mesaj mıydı? Etnik kökeni Yahudi olan birinin öldürülmesi nefret ile beslenen politikalara çare olabilir miydi? Radikal İslamcı akımlar açısından Yahudiler adeta av partisinin nesneleri olarak algılandı. İsrail devleti ile baş edemeyen İslami gruplar Yahudi halkı kendilerine düşman seçiyor öldürdükleri Yahudi sivillerle de başarı kazandıklarını ilan ediyordu. El-Kaide’nin Afgan dağlarından dünyaya yayılan militanları içinde Yahudiler ölüm listesinin ilk sıralarında yer aldı. El-Kaide’nin ölüm arabaları adını verdiği bu saldırılarda kimi zaman kullanılan yöntem kimi zaman bombalar, kimi zamanda intihar komandoları İstanbul saldırısı ile büyük benzerlik gösteriyordu.....

- El-Kaide ölüm arabalarının alfabesini yazmış yerel teröristlerde okumayı öğrenmişti. 12 Nisan 2002’ de Tunus’da bir sinagog’da patlayıcı yüklü bir kamyon ile düzenlenen intihar saldırısında 14’ü Alman turist, 20 kişi öldü. Patlamadan önce Almanya’da bir EL-Kaide militanının aradığı saptandı. El-Kaide saldırıyı yine Londra’daki El-Kudüs, El Arabi gazetesine gönderdiği mesajda kabul etti. Tunus kuzey Afrika’da en laik ve Amerikan politikalarına en sıcak bakan ülkelerden biri konumundaydı.

- Tarih 12 Ekim 2002 Endonezya’nın Bali Adasındaki bomba yüklü aracın patlaması ile tam 202 kişi yaşamını yitirdi. Yine bir Cumartesi günüydü. Diskoteğin önündeki minübüste tam 110 kilo tnt ve c-4 vardı. patlamanın şiddeti arttırılsın diye minübüse kloratta yüklenmişti. Bütün mekanizmayı ateşleyecek bomba şoför mahallindeydi. Bu sefer intihar saldırısı düzenlememişti. Daha sonra yakalanan sanıklardan biri bu eylemin 202 ölümle sonuçlanması üzerine El-Kaide’nin 30 bin dolar yardım yerine 100 bin dolar göndererek ödüllendirdiğini açıkladı. Militanlar bu paranın 30 bin dolarını bir sonraki saldırı için saklamıştı. Saldırganlar ölüme mahkum olduklarında bunu adeta bir şölen havasında kutlamıştı. Saldırganların aynı islami okulda eğitim gördükleri anlaşıldı. Tasarruf edilen o 30 bin doların kullanıldığı sonraki saldırı 5 Ağustos 2003’de bu defa Cakarta adasında yaşandı. Maria Totel’inde patlayan bomba yüklü araca sodyum ve yağ asidi yüklenmişti. Bombaların yangın yaratması için bu defa deterjan yerine arabayı sabunla doldurmuştu. Olayda 10 kişi yaşamını yitirdi. Endonezya Amerikanın uzak doğudaki en önemli müttefikiydi.

- 16 Mayıs 2003 Fas’ın Kazablanka kendinde Musevi merkezi hedef alındı. 30 dakika içinde 5 patlama gerçekleşti amaç can kaybı sayısını arttırmaktı. Bu eylemde 10 intihar bombacısı can verdi. ölen siviller 41 kişiydi. Militanlar aynı dakikada otel Ferah ve İsrail halk merkezi önündeki araçları infilak ettirdi. Militanların tamamı Faslıydı. Fas da batı yanlısı olarak bilinen bir ülkeydi.

- 12 Mayıs 2003 yer Suudi Arabistan Riyad. Hedef yabancıların kaldığı ikametgahlardı. Saldırı sonrası yapılan açıklamalarda yine bu binalarda ajanların kaldığı iddia edildi. patlayıcı yüklü araçlar kullanıldı. Minübüslere patlayıcı yüklenmiş ve bina önünde infilak ettirilmişti. 35 kişi öldü. Suudi yönetimi EL-Kaidenin başlıca hedeflerinden biri olarak biliniyordu.

- 28 Kasım 2002 yer Kenya. Adı cennet olan otelin sahibi bir İsrail’li müşterileri de İsrail’li turistlerdi. Patlayıcı yüklü araç binaya çarparak infilak etti. 15 kişi öldü. El Cezire tv’sine çıkan El-Kaide sözcüsü eylemi üstlendi. Bu saldırı El-Kaide’nin doğrudan İsrail hedeflerine gerçekleştiği ilk eylemdi.

- 25 Ağustos 2003 Hindistan. Kentin 4 ayrı yerinde 5’er dakika ara ile patlamalar gerçekleşti. 52 kişi öldü. Bütün bu eylemler sonrasında El-Kaidecilerin kılık değiştirerek video kayıtları yaptıkları ve saldırı bölgesini gözlem altına aldıkları belirlendi. Saldırıyı gerçekleştiren militanların nerede ise tamamı o ülkenin insanlarıydı. El-Kaide’nin eğittiği militanların üzerinde patlayıcı yapımında kullanılan maddelerden elde edilebilecek tam 64 değişik kimyasalın listesi bulunmuştu. Örneğin saç pomadı, metal boyası vs gibi El-Kaide böylece Amerikan ordusunun kullandığı C-4 diye bilinen bir maddenin bir türünü elde edebiliyordu. Parasal destek ülke dışından EL-Kaide’den geliyordu. El-Kaide bu saldırıları ya Londa’daki El-Arabi El Kudüs gazetesi ya da El Cezire Abu Dabi TV’si gibi El-Kaide’nin iletişimi olan medya kuruluşları aracılığı ile üstleniyordu. Saldırı yapılan ülkelerin tamamı Amerika ile müttefikti. Yahudiler güvenlik konusunda dünya çapındaki duyarlılıklarına karşın bombalı saldırıların başlıca hedeflerinden biri oluyordu. Yahudiler ölüyor ancak dünya daha yaşanılası olmuyordu. Zaten bombalar patladığında kimin hangi kökenden olduğu ayırt edilmiyordu.

İşte El-Kaide bu ve şimdiye kadar yaptığı bütün girişimlerde bütün katliamlarda hemen hemen aynı şekilde hareket ediyor, aynı yöntemlerle hareket ediyor.

Sevgili seyirciler basın fazlasına üstüne gitmedi çünkü olaylar öylesine hızlı bir şekilde hareket ediyor ki kimse bu ayrıntıların içine giremiyordu ama henüz bombaların dumanı tüterken tam o sıralarda Adalet Bakanı Cemil Çiçek bir açıklama yaptı.krokodil gözyaşlarından, teröre destek verenlerden söz ediyordu. İşte bu açıklamalarını aldık Adalet Bakanının ve Türkiye ‘de faaliyet gösteren İslam’i terör örgütlerinin siyasi ve parasal olarak desteklendiği ülkeleri teker teker araştırdık. Bakanın belirtmediği adresleri de bu arada saptamış olduk......

· Adalet Bakanı Cemil Çiçek İstanbul’daki terör saldırı sonrası böylesi manedar bir açıklama yapıyor ve o komşulardan kimleri kast ettiğini açıklamıyordu. Kimdi onlar? Timsah gözyaşı dökenler, kimdi Türkiye’de İslam’i terörü destekleyenler?
Kimdi Türkiye topraklarında uluslararası İslam’i grupların temsilciliğini yapanlar? 1979’da İran İslam devrimi sonrasında tıpkı Bolşeviklerin yaptığı gibi İslamcılarda devrimi ihraç edebileceklerini düşündü. İslam devri fikriyatı tüm İslam dünyasında ortak bir coşku ve merkezi bir örgütlenme yaratabilirdi ancak İslam dünyasında Şii, Sünni ayırımı İran İslam devriminin önündeki engeldi. Sünniler İran’dan gelebilecek devrimin Şii kökenli olmasından endişe ediyordu. Ancak İran devrimi Ortadoğu’nun kızgın ve yoksul varoşlarında yankı bulmuştu.
·
· İşte böylesi bir dönemde Afganistan’da Sovyet işgaline karşı başlayan direniş adeta bir İslam enternasosyalizminin doğmasına neden oldu. İslam ülkelerinin İslam devrimcileri için bu kan ve ateş arenası inançlarını sınamaları için paha biçilmez fırsattı. Bu süreçte o güne kadar milli görüş geleneği içinde faaliyet gösteren Türkiye’deki kimi radikal islami gruplar rejimin Erbakan hocaya oy atarak değil, silahla da değişebileceğini düşünmeye başladı. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren taban edinen bu gruplar 1990’ların başından itibaren alanlarda boy gösterdi. Milli görüşten kopmuşlar, daha radikal, daha hırçın ve daha gözü kara bir islami devrim peşinde koşmaya başlamışlardı. Afganistan’da Rus işgaline, Bosna'da İslam dayanışmasına, Çeçenistan’da gerilla savaşında pişen bu İslam savaşçıları uluslararası ilişkiler kuruyordu. Afganistan’da El-Kaide tecrübesi, Çeçenistan’da Suudi kökenli Vahabi silahı ve parası, Bosna ve Kosova’da kuzey Afrikalı yandaşları ile tanışıyordu. Bu dönemden itibaren Anadolu topraklarında pıtrak gibi İslami örgütler türedi. Öldürmek caiz, ölmek şehitlik, silah vacip oluvermişti. Laik aydınlar, sanatçılar, gazeteciler ve siyasetçiler ve Türk Yahudileri bu örgütlerin başlıca hedefiydi ve ne ilginçtir ki bu örgütlerin başlıca askeri, siyasi ve parasal kaynakları İran’dı. Bu gruplar arasındaki en kanlı ve kitlesel grup 1980’lerin ilk yarısında kurulan Hizbullah’tı. Ölüm evleri diye bilinen ve kaçırılan insanların domuz bağı ve işkence ile öldürülmesi ile adını duyuran ve yaklaşık 6 bin militanı olduğuna inanılan Hizbullah kadroları doğrudan İran’da eğitiliyordu.....

· Kavacık’taki villada kıstırılarak öldürülen Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’na bir dönem en yakın isimlerden biri olan Abdülaziz Tunç örgütle İran bağlantısını şöyle anlatıyordu. “Tahran yakınlarına bir daha gittik orada askeri bölgede tabanca, keleş, G1, G3 ondan sonra tabancalardan da kolt, baretta,brovning, bu gibi tabancalardı. Bir de roket atar, arpici 7, lahta ve patlayıcılar vardı. bu konuda bu eğitimleri görüyorduk. Örgütün İran ile ilişkisini bilmek çok önemli bir sırdır. Hatta ben örgüt içinde olduğum süre içinde en büyük sırda buydu. Örgütün İran ile olan ilişkisi konusu....

· Kasımpaşa Hizbullah’ı olarak bilinen ve İstanbul’da palazlanan islami hareket ise 1987’de kuruldu. Aralarında Turan Dursun, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi aydınlarında öldürülmesi eylemlerine karışan örgüt İran ile olan bağlantısında öylesine pervasızdı ki İranlı ajanların isteği üzerine İranlı rejim muhaliflerinin kaçırılıp öldürülmesi taşeronluğu bile seve seve gerçekleştiriyordu. Örgütün lideri İrfan Çağırıcı da İran da eğitilmişti.Selam tevhid hareketinin askeri kanadı olan Kudüs savaşçıları ise bırakınız Türkiye’de İslam devrimini doğrudan İran gizli servisinin Türkiye’deki faaliyetlerini gerçekleştiriyordu. Ahmet Tınar Kışlalı ve Uğur Mumcu cinayetlerindeki rolü ile ortaya çıkan İsrailli, Mısırlı, İngiliz ve Amerikalı diplomatlara yapılan suikastlerdeki rolü ispatlanan bu örgütün lideri Ferhan Özmen’di. Ortadoğu’da boy gösteren İslami örgütler Türkiye’de de kendilerine taraftar buluyordu. Tekfir grubu Müslüman kardeşlerden ayrılan Mısırlı Mustafa Şükrü’nün görüşlerini Türkiye’de silah ile yaymaya çalışıyor, İstanbul ve Antep’te ele geçirilen Selefi ve Ceyşullah grupları Pakistan’daki cemiyeti İslam-i nin görüşleri doğrultusunda Afganistan’daki mücahit hareketlere militan devşiriyordu. Örgütün kadroları Pakistan’daki medreselerde eğitim görüyordu. El-Kaide en çok bu örgütlerden adam devşirmişti. Hizbultahrir ise Ürdün kökenli bir İslam hareketinin Türkiye kolu olarak polis kayıtlarına geçiyordu. Ancak diğer İslam-i gruplar dışladığı için fazlaca güçlü olmadığı biliniyordu. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in timsah gözyaşları döküyorlar dediği ülkelerin listesi işte böyle uzayıp gidiyordu......

Programımızın sonuna geldik. İyi akşamlar...
CNN Türk 32.GÜN Yayın tarihi 21.11.2003



Başa dönmek için tıklayın











2.12.03






T. Erdoğan, birilerinin İslam'la terörü birleştirme gayreti içinde olduğundan söz ediyor. Oysa gayrete ne gerek var ! Örgütlerin isimleri üzerinde: İBDA-C, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, İmamlar Birliği...

12 Eylül öncesi anarşi ve terör döneminde Adana ve çevre iller Sıkıyönetim Komutanı, daha sonra Genelkumay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanı olarak görev yapan emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray Paşa'nın mektubu.


12 Eylülde Sıkıyönetim ilân edildiEmin Çölaşan Hürriyet 5.12.2003 / Bölügiray Paşa o dönemleri, anı, gözlem ve deneyimlerini, yazdığı kitaplarla gözler önüne sermişti.
12 Eylül öncesinde ülkemize yıllar boyu yaşatılan kanlı sağ-sol teröründe edindiği izlenimleri günümüze uyarlayan Bölügiray Paşa'nın bu mektubunu size iletiyorum. Sanırım ilginizi çekecektir.


***

‘‘Son İslamcı terör olayları başta AKP olmak üzere, tüm toplumu şok etti. Oysa buna şaşmak anlamsız çünkü bir türlü çözümlenemeyen ekonomik-sosyal sorunların dolaylı etkisinden başka, irticanın da İslamcı terörün tırmanmasında önemli bir rolü ve katkısı var. Yıllardır laik-demokratik Cumhuriyet'in temel nitelikleri aşındırılarak ve bir kısım gençler İslamcı eğitimle beslenerek, İslamcı bir kuşak yaratıldı. Bunlar zamanla İslamcı terör için bir gizli güç (potansiyel) oluşturdu.

Hocaları N. Erbakan başta olmak üzere, T. Erdoğan ve arkadaşlarının, geçmişteki İslamcı çağrılarına uyan kimileri, bunların ancak terörle gerçekleşeceğini düşünerek eylemlere başladılar. Bu nedenle şimdi, bazı AKP'lilerin olayları içlerine sindirememeleri bir ‘suçluluk' duygusundan ileri geliyor. Ne yazık ki, pişman olmakta çok geç kaldılar. Çünkü yaratılan canavar İslamcı terör, şimdi ‘demokrat İslamcı(!)' olan AKP'ye de savaş açmış durumda. Bu nedenle, bugüne dek bir ikilem içinde bocalayan AKP, bundan sonra daha da bunalacak. Hele de İslamcı uygulamalarını sürdürdükçe.

Gerçekte İslamcılarla İslamcı terör arasında, en azından, bir ‘gönül bağı' bulunduğu yadsınamaz. İkisinin de ideolojisi şeriattır. İkisinin de amacı laik ve demokratik düzeni yıkmaktır. Sadece yöntemde ayrılırlar. İslamcılar demokrasiyi ‘araç' yaparak, İslamcı teröristler ise terörle bu düzeni yıkmaya çalışırlar.

T. Erdoğan İslamcı teröre mazeret olarak ‘Hıristiyanların da aşırısı var' diyor. Doğrudur ama Batı'da, laik-demokratik rejimi yıkıp yerine Hıristiyan şeriatını içeren bir düzen getirmek isteyen Hristiyancı bir terör örgütünü biz duymadık! Bu tür yorumlarla İslamcı terör hafife alınmamalıdır.

İslamcı geçmişi ve AKP'nin ‘‘çekirdek tabanı’’ nedeniyle, T. Erdoğan'ın kafasının karışık olduğu görülüyor. Birilerinin İslam'la terörü birleştirme gayreti içinde olduğundan söz ediyor. Oysa gayrete ne gerek var! Örgütlerin isimleri üzerinde: İBDA-C, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, İmamlar Birliği vb.

AKP'nin bugünkü tutumu bana 12 Eylül öncesindeki Adalet Partisi hükümetini anımsatıyor. Biz sıkıyönetim komutanları, olayları ‘aşırı sağ' ve ‘aşırı sol' olarak yansızlıkla değerlendirirken, Başbakan Demirel aşırı sağ terörü görmezden gelir ve sadece ‘komünist eşkıya'ya yüklenirdi... Çünkü sağ partiler sağcı terörü içlerine sindiremezlerdi!

Hükümetlerin yanlı tutumları kendi görüşlerine akraba olan terör örgütlerini yüreklendirirken, güvenlik güçlerini ve yargıyı olumsuz etkiler. Nitekim, AKP iktidara geldikten sonra irtica operasyonları önemli ölçüde kesilmedi mi?

Biz bu filmi, 12 Eylül öncesinde de görmüştük. Yıllarca süren kanlı iç çatışmanın nasıl başladığı gibi, 12 Eylül'de birdenbire nasıl bittiğine de biz sıkıyönetim komutanları da çok şaşmıştık. Sanki çatışmaları birileri başlatmış ve yine birileri bitirmişti. Acaba diyorum, şimdi de Türkiye'yi İslamcı teröre cephe yapmak için birileri düğmeye mi bastı?

12 Eylül öncesinde, terörle savaşımı aksatan en büyük sorunlardan biri, polis-MİT-yargı arasındaki bilgi akışının ve işbirliğinin bir türlü sağlanamamasıydı. Bu konuda hep birbirlerini suçlarlardı. Diğer bir sorun da, radikal örgütlerin polis içinde yuvalanması ve bu nedenle kimi polislerin terör örgütlerini görmezden gelmesiydi. Aradan (1978'den bu yana) 25 yıl geçmesine karşın bu iki sorunun hálá çözümlenmemiş olmasına çok hayret ediyorum. Sağ iktidarlar döneminde siyasallaşan polisin, birkaç yıl öncesine kadar sol göstericilere saldırırken, dinci göstericilere ‘lütfen dağılın' diye neredeyse yalvardığı unutulmamalıdır. Polis, istihbarat ve yargı, bir ideolojinin, siyasi akımın ya da partinin değil de devletin yansız birer kurumu olmadıkça terör ve aşırı akımlarla mücadelede başarı şansı sınırlı olur. Tıpkı, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi.

Böyle bir dönemde AKP gibi İslamcı bir partinin iktidarda olması ise Türkiye için gerçekten büyük bir şanssızlık oluşturmaktadır.’’
Emin Çölaşan Hürriyet 5.12.2003



Başa dönmek için tıklayın














Radikal islamın yahudilere karşı "aşırı sempatisiyle" tanınan kalemi Abdurrahman Dilipak "Türk Yahudilerinin kendi içlerinde de sayısız sorunları " na "eğildi" ve Alaton'nun son verdiği röportajı örnek gösterdi

Abdurrahman Dilipak, Vakit Gazetesi, 2.12.2003/ Saddam’la Şaron kıyaslanabilir mi?
Hayır, bu mümkün değil.. Bu Şaron’a haksızlık olur. O ancak, Hitler ve Firavun’la kıyaslanabilir..
Sabra ve Şatilla katliamı onun eseriydi. O bir insan kasabı.. Hitler onun bedeninde yaşıyor belki de?!

Bir İsrailli diplomat, birkaç yıl önce, Şaron’un karısı öldükten sonra çok değiştiğini söylemişti.. Hayat, o diplomatın söylediklerini yalanladı. Artık bugün Yahudiler bile Şaron’dan şikâyet eder hale geldi..
Şaron dünya Yahudilerine seslenerek İsrail’e dönmesi çağrısında bulunuyor.. En azından çocuklarını İsrail’de okutumalarını, İsrail ordusunda askerlik yapmalarını, İsrail’e vergi ödenmesini, yıllık izinlerini İsrail’de geçirmeye çağırıyor.. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, alım satımlarını İsrail üzerinden gerçekleştirmelerini istiyor.. Yani tüm Yahudilerin İsrail’e bağlı yaşamalarını istiyor.. MOSSAD, Yahudi kişi ve firmaları koruma adına denetim altına almak istiyor. Havralar ve hahambaşılıklarda da durum böyle.. Son olarak Türk Yahudileri de bu duruma isyan ettiler.. Alaton, Nuriye Akman’la röportajında bu konudaki rahatsızlığını açıkça dile getirdi.. Bu arada İsrail’de yaşayan Türkiye’den göç eden Yahudilerin yeniden Türkiye’ye dönmeye çalıştıkları söyleniyor.

Şaron, Batılı ülkeleri anti semitik olmakla suçluyor ve Avrupa’da İslâm nüfusunun artması ve Müslümanların ekonomik, sosyal ve siyasal hayatta etkinliğinin artmasının, Yahudiler açısından ciddi bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulundu. Adam açıkça Avrupalılara ve Müslümanlara meydan okuyor. Müslümanları tehdit ediyor..
Eğer ABD’nin Irak’taki işgali sona erdirilmez ve İsrail’in işgal ve katlimlarına son verilmezse, korkarım bölgeye hiçbir zaman huzur gelmeyecektir. ABD’nin Suriye’ye saldırması halinde, bu durum bir felakete dönüşecektir. Onun için terörü kınayan herkesin ABD ve İsrail’e karşı duyarlı olması gerekir.. ABD ve İsrail’in bu konuda cür’et ve cesaretini artırıcı tavır ve beyanlardan kaçınılması gerekir..

Burada çok önemli bir konu da, ABD kamuoyu nezdinde Irak işgaline verilen kamuoyu desteği hızla kayboluyor. Hatta ABD’deki Yahudilerin yarıdan fazlası bölgedeki gelişmelerden kaygılı. Bu durumun Yahudiler için ABD, AB ve İslâm ülkelerinde bir felakete dönüşmesinden korkuyorlar. Aynı durum Türkiye’de yaşayan Yahudiler için de geçerli.. Yahudiler Şaron’un politikaları yüzünden tüm dünyada panik içindeler..

Son sinagog saldırısında İsrail, burada ölen Musevi Türk yurttaşları için, adeta kendi yurttaşlarına yapılmış bir saldırı gibi sahip çıktı.. Ankara bu konuda İsrail yetkilileri ve MOSSAD ajanlarına her türlü kolaylığı sağladı.. Bu durum karşısında merak etmeden duramıyorum, bu sinagog ve hahambaşılık bir Türk mabedi mi, yoksa İsrail hükümetine bağlı bir kurum mu? Bu nasıl bir statü ve hukuki dayanağı ne? İsrail devleti bir din devleti mi? Ankara’nın bu konuda kafasının karışık olduğunu biliyorum. Almanya’daki Diyanet camilerinin durumu da böyle değil mi? Sanırım Yahudilerin durumu daha da farklı..

Türk Yahudilerinin kendi içlerinde de sayısız sorunları var.. Safarat ve Eşkenazlar dışında, Sebataylar medya, finans, siyaset ve bürokrasi dünyasında etkili bir grub.. Yahudilerle ilişkileri de oldukça mesafeli.. Çoğu Kemalist ve laiklik kimliklerini öne çıkartmaya çalışsa da, Türk modernleşmesinin fikir babası rolünü üstlense de, onların kim olduklarını biliyoruz.. Yahudi cemaatından çok Mason cemiyetleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri ve Çağdaş Yaşam Dernekleri, birtakım vakıfların çatısı altında örgütlenmiş durumdalar. Güçlü şirketleri, eğitim kurumları var..

Karayların adını ise bundan sonra daha çok duyacağız. Karaim Türkleri, ya da Hazar Türkleri olarak bilinen Türk boyu Yahudi. Sovyetler dağıldıktan sonra İsrail’e giden Karaylar, şimdi Kuzey Irak ve Güneydoğu’ya gönderilmeye çalışılıyor. Şimdi bunlara bir de Kürt Yahudileri eklendi..
Bu kadar karmaşa yeter sanırım.. Yahudiler bakalım kendi iç sorunlarını çözebilecekler mi? Yoksa İsrail, Türk Yahudileri üzerinden siyaset yapmaya devam edecek mi? Türk Yahudileri artık giderek İsrail’in ve MOSSAD’ın müdahelelerinden rahatsızlık duymaya başladı. Türk Yahudi topluluğunun, “Bizim Başbakanımız Şaron değil Erdoğan” sözlerini yabana atmamak gerek.
Ankara, İsrail’in saldırgan politikasına görmezden gelerek, ABD’nin yanında İsraille birlikte askeri işbirliğini, iktisadi ve siyasi işbirliğini artırarak sürdürmeye devam ederse, bu iş stratejik ortaklığa kadar uzanırsa, korkarım kötü şeyler olur.. Bazı Türk Yahudilerinin bile canını sıkan durum, Erdoğan’ın ve Gül’ün canını sıkmıyor olamaz. Selam ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak, Vakit Gazetesi, 2.12.2003



Başa dönmek için tıklayın
















Lise ve üniversite öğrencileri arasında yapılan bir araştırma, okumuş nüfusun yüzde 70'nin antisemitik eğilimlere sahip olduğunu gösterdi

Doç. Dr.ADNAN Gümüş: Çukurova Üni. Radikal İki 30.11.2003 / [...] 1999'da Eğitim-Sen tarafından yayınlanan "Din, Milliyetçilik ve Otoriteryenizm" adlı çalışmamızın ana arayışı hem genel itaat ve saldırganlığı hem de bu çerçevede milliyetçilik ve dinin bir yandan otoriter eğilimlerle, diğer yandan Ermeni ve Yahudilere yönelik olumsuz tutumlar ile ilişkilerini görebilmek; dahası bunları Türk eğitim ve okul anlayışıyla ilişkilendirmekti.

Bu amaçla Adana'daki 22 farklı liseyle Çukurova Üniversitesi'ndeki altı fakülteden toplam 1631 kişilik bir örneklemde anket yapıldı. Bu araştırmanın bulgularına baktığımızda, herkesin aslında çok iyi bildiği üzere, "örtük" hedeflere ulaşıldığı görülüyor.
Bir başka deyişle "Müslüman olarak Yahudileri reddetmeliyim",
"Hitler Almanya'sında Yahudiler sürülmüşse, bunda kendilerinin tamamıyla suçsuz oldukları söylenemez";
"Yahudiler, tarihte pek çok kötülük yaptı",
"Yahudilerin ülkemizi terk etmesi, bizim için çok iyi olur" veya
"Ermenilerin kıyıma uğradığı ile ilgili haberler, Dünyada olduklarından çok abartılı gösterildi", "Türkiye'ye karşı ne zaman bir düşmanlık ya da engelleme yapılsa, altında bir Ermeni parmağı bulunmaktadır" gibi ifadeleri gerek liselerde gerekse üniversitede tamamıyla reddedenler, maddelere göre sadece yüzde 11 ile yüzde 31 arasında değişen bir oranla sınırlı kalıyor.

Öğrenci ve üniversitelilerin büyük çoğunluğu Ermenilerin ve Yahudilerin "pek çok kötülük yaptığı" ve "ülkeyi terk etmelerinin iyi olacağı" kanaatindeler. Yani okumuş nüfusun yüzde 70'ten fazlası, bir şekilde antisemitik tutumlara sahip. [...]




Başa dönmek için tıklayın




















1.12.03










Mehmet Ali Gökaçtı Radikal İki'de "Türkiye'deki tüm kesimlerin, Yahudilere karşı oluşmuş bulunan ve adına ister antisemit isterse antisiyonist densin, önyargılardan sıyrılmaları ciddi bir zorunluluktur " diyor. Antisemitizm sadece önyargıya indirgenebilir mi ?

Mehmet Ali Gökaçtı, Radikal Iki 30.11.2003 / Rıfat Bali'nin 23 Kasım 2003 tarihinde Radikal İki'de yayımlanan "Antisemitizmi Hoşgör(me)mek" başlıklı makalesinde ileri sürdüğü fikirler dizisi önemli gerçeklere parmak basıyor olmakla birlikte, sorunun çözümlenmesi yönünde bir takım eksiklikleri de içeriyordu.

Bu gerçekliklerin en başında hiç şüphesiz ki, Bali'nin de altını ısrarla çizdiği gibi Türkiye Yahudilerinin kimsenin hoşgörüsüne ve korumasına ihtiyaçları olmadığı geliyor. Çünkü yönetici sınıf ya da o sınıfın içinden çıktığı toplumsal kesim tarafından, o devletin çatısı altındaki diğer topluluklara hoşgörü gösterilmesi, her şeyden önce oradaki ilişki biçiminin tek taraflı olarak eşitsiz bir zeminde geliştiğini ve demokratik nitelikten yoksun olduğunu gösterir. Eğer toplumsal ilişkiler yönetici sınıfın hoşgörüsü eşliğinde yürütülecek olursa, taraflardan alt kesimde kalanın himayeye muhtaç olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir.

Eğer yönetim tarzımızın cumhuriyet ve demokrasinin bileşkesinden oluştuğunu kabul ediyorsak, etnik ve dini kökeni her ne olursa olsun ülkedeki tüm insanların anayasa güvencesinde eşit vatandaşlar olduğunu ve kimsenin de bir ötekinin hoşgörüsüne ya da korumasına muhtaç olmadığını kabul etmemiz, çağdaş bir yönetim anlayışının olmazsa olmaz şartlarındandır. Bu noktadan hareketle, Türkiye'deki tüm kesimlerin siyasi duruşları her ne olursa olsun, kendilerini bir özeleştiri sürecinden geçirerek, Yahudilere karşı oluşmuş bulunan ve adına ister antisemit isterse antisiyonist densin, önyargılardan sıyrılmaları ciddi bir zorunluluktur. En azından yaşadığımız bunca acı tecrübeden sonra daha sağlıklı bir düşünme süreci oluşturabilmek adına bu durum artık bir zaruret halini de almış bulunuyor. Tabiidir ki, İsrail devletinin ve tüm dünyadaki Yahudilerin de, Filistin sorununun çözümü konusunda benzer bir yaklaşımı geliştirmelerinin gereğine işaret ederek.

Ne var ki, buraya kadar yapılan tespitlerden sonra söz konusu özeleştirinin nasıl yapılacağı ve böylesi bir sürecin nasıl başlatılacağı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü sorun sadece Yahudilere yönelik bir boyut taşımıyor, azınlık olarak nitelenen tüm gurupları kapsıyor ve neredeyse son yüzyıl içinde oluşturulmuş kabullerin giderek yerleşik görüşler halini alması ve hatta ondan da öte kemikleşmesiyle de bağlantılı.

Bunun da ötesinde söz konusu görüşler, devleti oluşturan kurucu düşüncenin konuya bakışını da doğrudan yansıtıyor ve aşılmasındaki zorluğun önemli bir boyutunu da bu yönüyle teşkil ediyor. Eğer başka türlü ifade etmemiz gerekirse, söz konusu düşünce, devlet merkezli olarak geliştirilmiş olup, yeni bir ulusal yapının oluşturulma sürecinde topluma da bu merkezden aşılanarak şekillendirilmiş bulunuyor.

Günümüzde azınlıklara ve onların kültürel değerlerine yönelik olarak ortaya çıkan ilgi ve alaka da bu yaklaşımdan bağımsız değil elbette. Daha çok günümüzün moda eğilimlerinden beslenen ve sorunun can alcı noktalarını deşifre ederek anlamaktan ziyade, konuyu daha magazinel bir yaklaşımla değerlendiren azınlıklar ile onlara ait değerlere özlem duyma hali, açıkça söylemek gerekirse, yerleşik anlayışların değişmesi bir yana sorunun çözümlenmesi noktasında nostaljik bir tatminden öteye herhangi bir fayda da sağlamıyor.

Öyleyse Bali'nin dile getirdiği sorunun aşılması ve azınlıkların himaye ve hoşgörüye ihtiyaçları olmayan eşit vatandaşlar konumuna geçişleri nasıl sağlanacak? Bu sanırım, biraz önce zikrettiğimiz kurucu zihniyetin daha yakından tanınması, deşifre edilmesi ve sonrasında da yerleşik kabul ve değerlerin cesaretle aşılması sayesinde sağlanabilir. Bunun için de ilk etapta sorunu daha gerilerden ele almak ve Ermeni tehciri ile nüfus mübadelesini irdeleyerek yola çıkmak gerekecek.

Sahibin sabrını taşırmamak lazım
Dağılan bir imparatorluğun elde kalan son parçası üzerinde yeni bir devletle beraber yeni ve homojen bir ulusal yapı inşa etmeyi tasarlayanların ilk hedefi hiç şüphesiz ki, azınlıklar oldu. Etnik ve dini özellikleri dolayısıyla yeni oluşturulacak ulusal yapı içinde aykırı bir manzara teşkil ettikleri düşünülen unsurlardan kurtulmak, o yıllarda birinci öncelik olarak ortaya çıtı. Olayların akışına göre Ermeni tehciri sürecinde Anadolu'daki Ermenilerden kurtulan bu anlayışın, Yunanistan ile yapılan zorunlu nüfus mübadelesiyle Rumlardan da kurtulması, söz konusu süreci başlatan gelişmeler oldu. Hemen akabinde Türkiye'ye getirilen ve ülke nüfusuna göre azınlıkta kalan mübadillerin de kısa zamanda topluma adapte edilerek mevcut içerisinde eritilmelerini de bu sürece eklediğinizde, bu ülkede hala azınlık olarak yaşayanlara kaçınılmaz olarak hoşgörü ile bakılması kalıyordu. O da, azınlık olarak yaşayanlar azınlık oldukları gerçeğini unutmadıkları müddetçe. Yoksa ,30'lu yılların Trakya olayları, Varlık Vergisi, 6 - 7 Eylül olayları ve 1964 Kıbrıs olayları sırasında yaşanan vatandaşlıktan çıkarma örneklerinde görüldüğü gibi işler tersine dönüyor ve azınlıklar çeşitli olumsuzluklara maruz kalabiliyordu.

Ancak sorunu sadece bugünkü hükümetin atacağı adımlarla aşılabilir kabul etmek sanırım bu konudaki önemli eksikliklerden birini oluşturuyor. Çünkü biraz önce ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığımız zihniyetin oluşturduğu tarih yazımı ve dolayısıyla da ondan ilham alan eğitim sistemi, kabul etmemiz gerekecek ki, nesilledir bu ülke insanını aynı düşünce paralelinde şekillendirdi. Bu şekilleniş, ülkeden gitmek zorunda kalan gayrimüslim kitlelerin yerine kendi eliyle yerli burjuvaziyi ikame ederken, beraberinde onun düşünce sistemini de oluşturdu. Etnik birliktelikten güç alan bu homojen ulusal yapı, birlik ve beraberlik şiarı altında kitlelerin sessiz katılımcılar olmayı kabullenmesi ve ondan da öte bunu içselleştirmesi esasına dayanıyordu. Üstelik Ermeni ve Rum kitlelerin ülkeden çıkarılışlarının resmi tarih tarafından üzerinin örtülmesi, Cumhuriyet dönemi ders kitaplarının hemen hiç birinin Anadolu'daki etnik kompozisyondan bahsetmemesi, buna karşın Anadolu'nun Türklerin neredeyse dünya yaratıldığından bu yana anavatanları olduğunun anlatılması, bunun da yetmediği hallerde, Orta Asya'daki anavatandan yararlanılarak efsanevi bir coğrafyadan başlatılan ve Anadolu'yu, yani öz vatanımızı Türk olmayan unsurlardan kurtarma ve millileştirme çabaları gibi birçok olgu da devreye sokularak, zaman içinde bu düşünce adeta tahkim edildi.

Bütün bunların sonucunda da kabul etmemiz gerekecek ki, bu ülkede yaşayan her türlü etnik ve dini guruba da, Türklerin hoşgörüsüne sığınmak kalıyordu. O da, yukarıda sıraladığımız örnek olaylarda görüleceği üzere hoşgörü sınırlarını zorlamamak ve bu ülkenin asli sahiplerinin sabırlarını taşırmamak kaydıyla.

İşte bu kadar uzun bir zaman sürecinde oluşmuş hatta kemikleşmiş ve geniş bir toplum kesimi tarafından da kabul görmüş düşüncelerin bertaraf edilerek aşılması, Rıfat Bali'nin altını çizdiği gibi mevcut hükümetin alacağı kararlarla halledilecek kolaylıkta görünmüyor. Böylesi bir hükümet iradesinin ortaya konması kabul edelim ki, sorunun halledilmesinde önemli bir aşamayı oluşturacak; lakin Türkiye'nin mülki idareden, eğitime her alanda demokratikleşmesi ve toplumsal anlamda demokratik olgunluğa erişmesi gerçekleşmedikçe bu süreç de tamamlanmayacak.
Mehmet Ali Gökaçtı, Radikal Iki 30.11.2003



Başa dönmek için tıklayın











29.11.03






Yusuf Polat, Şişli Sinagogunu hedef alan bombalı saldırıyı bombalı saldırıyı, ''YENGEYİ AL GEL''... şifresini kullanarak cep telefonuyla yönlendirdiğini itiraf etti

Şişli sinagogu bombalı intihar eyleminde istihbarat ve gözcülük yaptıktan sonra eylem talimatı veren Yusuf Polat'in ifadesinden notlar.

Yusuf PolatD.B. Tercüman Gazetesi'nin haberine göre; Şişli'deki Beth İsrail Sinagogu'na yapılan bombalı intihar saldırısının planlayıcısı ve gözcüsü iddiasıyla yakalanan Yusuf Polat, İstanbul'u kana bulayan intihar saldırılarını tek bir şifre ile yönlendirmiş: Yengeyi al gel..." Şifreyi alan eylemciler ise hiç tereddüt etmeden bombanın pimini çekmişler.

Bombalı intihar eylemlerinin ardından, sahte pasaport ile İran'a kaçmak üzereyken Gürbulak Sınır Kapısı'nda yakalanarak İstanbul'a getirilen Yusuf Polat'ın dehşet itirafları bir cehaleti ve masumane bir inancın nasıl yozlaştırıldığını gözler önüne seriyor. Kendisini inançlı diye tanımlayan ve saldırılarda, sadece Yahudilerin öleceğine (!?) inanan Polat, "Müslüman kanı döküleceğini bilmiyordum. Bana sadece Yahudilerin öleceği söylendi" (!) dedi. İşte adım adım eyleme giden yol ve itiraflar:

SİNAGOGDA KEŞİF
"Habip Aktaş ve Feridun Uğurlu beni alarak Şişli'deki Beth İsrael Sinagog'una götürdüler. Burada bombalı bir saldırı gerçekleştireceklerini söyleyince, keşif yaptık. Bir cep telefonu vererek içinde sadece üç tane telefon numarasının kayıtlı olduğunu, 15 Kasım günü arayıp aramızda planlanan, 'Yengeyi al gel' şifresini söylemem istendi. Olay günü sabahı sinagog önünde keşif yaptım. Sinagog önünde ve arkasındaki sokağı kontrol ederek, ortamın müsait olduğunu belirtmek için bu kişileri arayıp daha önce belirlenen şifreyi söyledim: 'Yengeyi Al Gel'.

YAHUDİLER ÖLECEKTİ
Ben bir İsrail düşmanıyım. İsrail dünyadaki bütün Müslümanlara zulüm yapıyor. Bu eyleme İsrail düşmanı olduğum için girdim. Bana bu bombalı saldırı da sadece Yahudilerin öleceği söylendi. Ama Müslümanların öldüğünü görünce pişman oldum. Müslümanların ölmesi ile bu eylem İsrailliler'in işine yaradı. Kullanıldığımı anladım."

Sorgusunda polislere her şeyi tüm ayrıntıları ile anlatan Yusuf Polat, kendisini sorgulayanlara, "Yanlış yapıyorsunuz" dedi. Polislerin bu olayda kendilerini yakalamak için hep sakallı insanlara yönelik operasyon yaptığını söyleyen Yusuf Polat, "Siz asıl sakalsızlara dikkat edin. Onları toplayın.Çünkü bu olayla ilgisi olanların çoğu sakalsız" şeklinde ifade verdi.

HABERİM YOKTU
Daha sonra otobüse binerek olay yerinden ayrıldım. Mecidiyeköy'e geldiğimde bir patlama sesi duydum. O anda eylemin gerçekleştiğini anladım ve eve giderek televizyonu açtım. Haberleri dinlerken, ikinci bir saldırının da Neve Şalom'da gerçekleştiğini gördüm. Benim o saldırıdan haberim yoktu. Neve Şalom Sinagogu'na bombalı intihar saldırısını gerçekleştiren Gökhan Elaltuntaş ve Beth İsrael Sinagogu'na saldıran Mesut Çabuk'u tanımıyorum. Ömrümde hiç görmedim. Ben sadece bana verilen telefon numaralarını arayarak şifreyi söyledim.

FERİDUN ÜZGÜNDÜ
Patlamadan sonra akşam saatlerinde Feridun Uğurlu ile bir araya geldik. Çok üzgündü. Tahminim, kendisi de bombalı eylem için hazırlanmıştı. (Feridun Uğurlu bu görüşmeden 4 gün sonra İngiltere Başkonsolosluğu'na intihar saldırısı düzenledi.) Bu görüşmeden sonra kendisiyle irtibatım kesildi. Her şeyi televizyon ve gazetelerden öğreniyordum.

YURTDIŞINA KAÇACAKTIM
Eylemleri planladığımız Habip Aktaş ve Feridun Uğurlu beni yurtdışına kaçıracaklardı. Feridun'un intihar saldırısını gerçekleştirdiğini öğrenince Habip Aktaş'ı aradım. Ancak ona da ulaşamadım. Nerede olduklarını bilmiyorum. Bir hafta haber bekledim. Yalnız bırakılmıştım. Aradıklarıma ulaşamayınca sahte pasaport edinerek bir İran firmasına ait otobüsle yola çıktım. Ancak Gürbulak Sınır Kapısı'nda yakalandım.


YÜZLERİNİ GİZLEDİLER
Bu arada, olaylarla ilgili soruşturma kapsamında gözaltına alınanların, tutuldukları nezarethanede Kur'an-ı Kerim okumaları dikkat çekti. Gözaltındaki kadınların sorgu sırasında oldukça korktukları ve kamera kayıtlarına girmemek için yüzlerini kapatmak istedikleri öğrenildi.

Öte yandan, bombalı intihar saldırılarının ardından basına haber sızdırılmaması için bir dizi önlemler alındı. Saldırıların hemen adından ilk eylemci Mesut Çabuk'un adı basında yer alınca bilginin emniyet dışından sızdırıldığını tespit eden polis, eylemcilerle ilgili DNA örneklerini ve sağlık kontrollerini farklı isimlerle yaptı. Emniyet, içindeki birimlerde bile bu gizliliği koruyarak yapılan çalışmalarda polisin gerçek dışı kullandığı isimler basına yansıdı. Azad Ekinci'yi intihar eylemcisi olarak lanse eden medya, Gürcan Baç'ı ve Murat Uğur'u dördüncü bombacı olarak yayınladı. Bugüne kadar olaylarla ilgili gözaltına alınan hiç kimse Azad Ekinci'nin ismini telaffuz etmedi. Azad Ekinci'nin ise her dört saldırı ile direkt bağlantısı olduğu polis tarafından biliniyor.

CAN ATIYORLARDI
Yusuf Polat, ifadesinde masumane inançları olan insanların nasıl birer canlı bomba haline geldiği de gözler önüne serdi. Polat, evlerde 10-15 kişilik gruplar halinde dersler aldıklarını ve bu derslerde üç ana konunun ön plana çıkartıldığını söyledi. Bunların İslam, Cihat ve Şehadet olduğunu ve kendisinin de bazen ders verdiğini itiraf eden Polat, "Derslerde en çok Müslüman ülkelerde Yahudiler tarafından zulme uğramış insanların görüntüleri CD ile seyrettirilerek, ayetlerle şehadetin önemi anlatılıyordu. Derse katılan ve etkilenen insanlara 'kim canlı bomba olmak ister' sorusu yöneltiliyordu. Bu derslerin etkisinde kalanlar ise canlı bomba olmak için can atıyorlardı" dedi.
D.B. Tercüman Gazetesi 2.12.2003



Başa dönmek için tıklayın














Musa'nın Bozkurtları (!): İkinci Dünya Savaşı sonrası ırkçı-Turancı gelenekte partileşen ve eski Adalet Bakanı İrfan Baran'nın, Türkeş'i Hitler'e benzeterek "partiye milliyetçi-sosyalist (Nazi Ideolojisi) bir nitelik kazandırmak istediğini" ileri sürdügü MHP'nin sempatizanı Yahudi gençleri 1992'de var mıydı ?

Hürriyet 29.11.2003 / Türkeş, 1992 yılında İstanbul Balat'taki sinagogu ziyaret etmişti. Sinagogdaki dini törenden ayrılırken, gençler kendisini ‘Başbuğ Türkeş’ tezahüratı ve ‘bozkurt selamı’ ile uğurluyordu. Türkeş, bu gençlerin kimliğini şöyle açıklıyordu: ‘‘Musa'nın Bozkurtları.’

Alparslan Türkeş, aktif siyaset yıllarında aldığı bazı kararlarla kamuoyunu, hatta kendi siyasi tabanını dahi zaman zaman şaşırtıyordu. Nitekim, ‘Türk milliyetçiliğinin lideri’ olarak kamuoyuna sunulan Türkeş, özellikle 12 Eylül İhtilali'nden sonraki siyaset döneminde, Yahudiler ve Ermeniler il dostluk ilişkileri kuruyor, MHP Lideri'nin bu tavrı merakla izleniyordu. Türkeş, 1992 yılında, İstanbul'daki Yahudi cemaati yöneticileri tarafından Balat Sinagogu'ndaki bir törene davet edildi. Daveti, kabul eden Türkeş, yanına yardımcısı Rıza Müftüoğlu'nu alarak Balat Sinagogu'na gitti. Bakalım, bu davette neler olmuş... Yine Rıza Müftüoğlu'ndan dinleyelim:

‘‘Genel Başkanımız, özellikle Yahudilerle ilişkilere çok önem veriyordu. Bu konuları gündeme getirirken, dünyada üç güçlü lobinin varlığından söz ediyor, bunları, ‘Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar' şeklinde sıralıyordu. Başbuğ'un değerlendirmelerine göre, Rum lobisi, Ermeni lobisini yanına alarak sürekli Türkiye aleyhinde çalışmaktaydı. Bizim, bu birleşik güçle ancak Yahudi lobisini yanımıza alarak mücadele edebileceğimizi vurgulamaktaydı.

YAHUDİLERLE SAVAŞMADIK
Genel Başkanımız, şunları söylüyordu: ‘Biz Türklerin, tarihte savaşmadığı milletlerden birisi de Yahudilerdir. İspanya'da, Engizisyon Mahkemeleri'nde Müslümanlar ve Yahudiler katledilirken, biz Padişah Yıldırım Bayezid döneminde, bu iki dinin mağdurlarını gemilerle Türkiye'ye getirmişiz. Hatta, Yavuz Sultan Selim de Ortadoğu seferine çıkarken, bir Yahudi zengininden borç altın almış. Dünyada cami, kilise ve sinagogun yan yana olduğu şehir, İstanbul'dur. Ayrıca Yahudiler, bugün dünyada etkin üç büyük güç merkezine hákimdir. Bunlar, finans merkezleri, basın ve üniversitelerdir. Bu gücü dikkate almalıyız. Bize düşman olan milletler ve lobiler irdelenirken bu güçleri hesapta tutmalıyız. Yahudiler konusunda, ülkemize karşı en fazla dayatma Müslüman Arap ülkelerinden ve Farslardan gelmektedir. Ancak, bu Arap ülkelerinin çoğu, uluslararası platformlarda maalesef Yunanistan'la birlikte hareket etmektedir. Yunanistan'la anlaşmalar yaparak PKK'yı besleyen Suriye, bize dost mudur?

PARAŞÜTLERİNİ VERDİLER
Biz, asırlar boyu ‘Kutsal Topraklar'ı bekledik, savunduk, savaştık ve şehit verdik. Oysa onlar, Hıristiyan İngilizler ile işbirliği yaptılar. Onların büyük bir bölümü bizi sevmez. İngiliz Kraliyet Ailesi'nin mücevherlerinin çoğu, Arap ülkelerinden hediye olarak gelir. Kralları, ABD Başkanı Reagan'la diz çökmüş bir vaziyette viski kadehi tokuşturur, ama Türkiye gündeme gelince sırt dönülür. Bütün bu şartlar altında Yahudilerle iyi ilişkiler kurmak zorundayız. Yahudiler, Kıbrıs savaşı sırasında, Hayfa kumsallarındaki paraşütlerini Ankara Esenboğa'ya döktüler, bize yardımcı oldular.' Rahmetli Genel Başkanımız, bu değerlendirmeler ışığında İstanbul'daki sinagoga gitmemizi emrettiler. Ben kendilerine, ‘Hayırdır efendim' diyerek yüzüne bakınca, güldü ve şunları söyledi: ‘Bizi tenkit ederler, aleyhimize konuşurlar diye korkma. Osmanlı döneminde bu sinagog açılışlarına vezirler ve paşalar katıldı. Hatta bu törenlerde, Osmanlı ordularının muzaffer olması için dualar edildi. O bakımdan bu davete katılacağız.'

ÜLKÜCÜ MUSEVİLER
Tören bitti. Sinagogdan ayrılırken bir sürprizle karşılaştık. Yaklaşık 50 kadar genç, bozkurt işareti yaparak, ‘Başbuğ Türkeş' diye slogan atıyorlardı.
Sinagog, adeta MHP'nin miting alanına dönmüştü. Genel Başkanımız da bu gençlere aynı şekilde bozkurt işareti yaparak cevap veriyordu. Gençlerin kimler olduklarını pek anlayamamıştım. Onları, ülkücü gençler zannediyordum. Genel Başkan'a hemen oracıkta, ‘Efendim, buraya geleceğimizi kimse bilmiyordu. Bu gençler, nereden haber aldı? Sayıları da pek fazla değilmiş. Bunlar, semtin Ülkü Ocakları mensupları mı acaba' dedim. Rahmetli gülerek, şu cevabı verdi: Yok Rıza, bunlar bizim gençlerimiz değil; bunlar Musa'nın bozkurtları.’’

Böyle karşılandılar
Türkeş ve Rıza Müftüoğlu, Balat'taki Ahrida Sinagogu'nda işte böyle karşılanmışlardı. Müftüoğlu anlatıyor: ‘‘Törene katıldık. Yahudi vatandaşlarımız tarafından çok sıcak şekilde karşılandık. Bir ara dualar okunurken, ben, ilk defa böyle bir ibadethaneye geldiğim için sürekli kelime-i şahadet getirmeye başladım. Bir ara rahmetlinin kulağına eğildim, ‘Efendim ben kelime-i şehadet getiriyorum, Fatiha okuyorum; ne olur ne olmaz diye' dedim. Kendileri bana aynen şunu söylediler: ‘Oğlum, ben de bildiğim bütün duaları okuyorum.'

Türkeş’e inat krediye ret
ALPARSLAN Türkeş ile dönemin başbakanı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, 1994 yılında, aynı gün fakat ayrı ayrı uçaklarla ABD'ye gittiler. Liderlerin, bu seyahate aynı saatlerde çıkışları acaba bir tesadüf müydü? Aradan 9 yıl geçti; söz konusu seyahatle ilgili sis perdesi bugüne kadar ortadan kalkmadı. İşte bu sis perdesini de yine Rıza Müftüoğlu kaldırıyor. Dinleyelim: ‘‘Bu eşzamanlı yolculuk, tesadüfi değildi; planlı ve programlı bir geziydi. ABD'nin Yahudi lobisine mensup büyük bir işadamları grubu, GAP için Türkiye'ye 20 milyar dolar kredi teklifinde bulunmuştu. Teklif, önce bize geldi. Genel Başkanımız da konuyu Sayın Başbakan Çiller'e intikal ettirdi. Söz konusu görüşmeyi, her iki liderin yapacakları ortak bir ziyaret içinde programladık. GAP için bu astronomik krediyi teklif eden grup yöneticileri ile New York'ta buluştuk. Bu arada, John P. Sears ve Joel D. Hoppenstein isimli işadamları ile Dillion Read & Co. Inc.'in Genel Müdür Yardımcısı'nı Başbakan Çiller'le görüştürdük. Bunlardan John P. Sears, aynı zamanda Nixon ve Reagan'ın başkanlık seçimleri sırasında yürütülen kampanyanın başında bulunmuş. Kendisi, Cumhuriyetçi Parti'nin ileri gelen şahsiyetlerinden birisi. Joel D. Hoppenstein ise Yahudi kökenli bir Amerikan vatandaşı.

GÖLGEDE KALMAK
Amerikalı işadamları, söz konusu krediyi, her yıl 2 milyar dolar olmak üzere, 10 yılda temin edebileceklerini söylediler; eğer bu proje gerçekleşirse PKK'nın dış boyutlu desteğinin de büyük ölçüde kırılacağını ilave ettiler. Yahudi lobisinin bu büyük finansörleri, ayrıca Türkiye'den İsrail için su talebinde bulundular. Türkiye'nin bu konuya sıcak bakması halinde, ayrıntılı bir proje sunacaklarını ve finansman imkánları sağlayacaklarını da ifade ettiler. Görüşmeler sırasında, bir ön protokol yapılması gündeme geldi. Çiller'le görüşme tamamlandıktan sonra, bunun teyidi için bir gün beklendi. Ama Türkiye tarafından bir haber çıkmadı. Amerikalılar, bizim önerimizle Türkiye'ye resmi müracaatta bulundular. Bir süre sonra da topluca Türkiye'ye gelip Ankara'da, GAP İdaresi Başkanlığı ilgilileriyle görüştüler. Aradan zaman geçti, Türk hükümetinden yine ses çıkmadı. Sonra konuyu araştırdık; bürokratların, bu büyük projeye engel olduklarını öğrendik. Bizim bürokratlardan bazıları, Başbakan Çiller'e ‘‘Bu ön anlaşmayı yaparsak, siz Türkeş'in gölgesinde ABD ziyareti gerçekleştirmiş olursunuz’’ demişler. Bütün bu gelişmelerden sonra Genel Başkanımız, ‘Anlaşıldı, bunlar bize değil de başkalarına gitmiş olsalardı, ülkemiz bu krediyi kazanırdı. Bilseydim, baştan onlara gönderirdim. Yazık, çok yazık' diyordu.’’
Hürriyet, 29.11.2003



Başa dönmek için tıklayın









28.11.03





Şişli sinagoguna eylem talimatı veren Yusuf Polat : ‘Sinagoga ana girişten saldıracaktık sokak sıkışıktı, kamyonette bulunan Mesut Çabuk’a sinagogun arka kapısını kullanması talimatını verdim ’

Yusuf PolatErcan Gün, Zaman, 30.11.2003/ İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu’na yapılan bombalı intihar eyleminde istihbarat ve gözcülük yaptıktan sonra eylem talimatı veren kişinin Yusuf Polat olduğunu açıkladı.

Polat'ın Ağrı Gürbulak Sınır Kapısı'ndan İran’a gitmeyi planlarken gözaltına alındığı belirtildi. Saldırı sabahı keşif yapan Polat’ın, sinagogun ana girişinin bulunduğu sokağın müsait olmadığını anlayınca intihar eylemcisi Mesut Çabuk’a sinagogun arka kapısını kullanması talimatını verdiği belirlendi. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ndeki sorgusunun ardından dün olay yerinde tatbikat yaptırılan Polat, İstanbul DGM savcısına, “Neve Şalom Sinagogu’na yapılan saldırıdan haberim yoktu. Bizi kullandılar, yaptıklarımdan pişmanım.” dedi.

Eylem günü telefonla Çabuk’a talimat veren Polat’ın, ‘helallik’ de istediği öğrenildi. Sinagog eyleminde kullanılan 34 UHK 68 plakalı Isuzu marka kamyonetten yola çıkarak soruşturmaya başlayan polis, saldırıyı Mesut Çabuk’un gerçekleştirdiğini açıklamıştı. Polis, intihar saldırılarının gerçekleştiği sırada, bölgede olan tüm telefon görüşmelerinin sinyallerini tespit etti.

Eylemin sabahın erken saatlerinde olması ve Musevi cemaatinin ibadet günü teknolojiyi kullanmaması polisin işini kolaylaştırdı. Şüpheli telefon numaraları ve kişiler belirlendi.

Polis, İstanbul Kartal’da Selefi grubuna bağlı olduğu öne sürülen kişilerin üzerinde çalışmaya başladı. Yeni gelişme üzerine, Yusuf Polat’ın Kartal Cevizli’deki evine sabaha karşı 03.00 sıralarında operasyon düzenlendi. Eve giren polis, Polat’ın ailesiyle karşılaştı. Polat’ın eşi, kocasının, patlamanın olduğu gün eve saat 13.00 sıralarında geldiğini, daha sonra da ortadan kaybolduğunu söyledi. Polis, Kartal, Bağcılar ve Üsküdar’da yaşayan, Vahhabi–Selefi grubuna bağlı olduğu öne sürülen kişileri gözaltına aldı. Yurtdışına çıkabileceği üzerinde duran polis Polat’ın yakınlarını takibe aldı. Polat’ın, patlamadan 10 gün sonra Ağrı Patnos’ta olduğunu belirledi. Polat’ın Gürbulak Sınır Kapısı’ndan İran’a gitmeyi planlarken gözaltına alındığı belirtildi.

Polis, Yusuf Polat’ın evinde, Beth İsrael Sinagogu’nun bulunduğu bölgenin krokisi ile bölgenin fotoğraf görüntülerinin ele geçirildiğini açıkladı. Sorgunun ardından geniş güvenlik önlemleri altında dün Beth İsrael Sinagogu’na getirilen Yusuf Polat, eylem gününü anlattı. Polat, DGM savcısının da hazır bulunduğu olay yerinde polisteki ifadesinin bazı kısımlarını değiştirdi. Polise eylem talimatını verdiğini söyleyen Polat, savcıya sadece gözcülük ve keşif çalışmasını yaptığını, bombalı eylemden haberdar olmadığını söyledi. Kartal’daki evinden çıkarak Şişli’ye 08.30’da geldiğini söyleyen Polat, şunları anlattı: “Sokak civarında keşif yaptım. Sinagogun ana girişinin müsait olmadığını gördüm. Daha önce planladığımız gibi sinagogun arka çıkışındaki sokakta eylem yapılabileceğine karar verdim. Mesut’a telefon açarak yeni planımızı aktardım. Eylemden 10 dakika kadar önce Mesut ağabey ile tekrar konuştuk. ‘Hakkını helal et.’ dedim. Helallik aldıktan sonra yürüyerek ayrıldım. Şişli Camii’ne vardığım sırada bir patlama sesi duydum. Eve döndüğümde Neve Şalom Sinagogu’nda patlama olduğunu öğrendim. Bu olaydan hiç haberim yok. Şoke oldum. O gün evi terk ettim. Ağrı’dan İran’a geçecektim. Bizi kullandılar, olaylardan dolayı pişmanım.” dedi. Tatbikatın ardından Nöbetçi 6 No'lu DGM Yedek Hakimliği'nde yaklaşık 2 saat sorgulanan Yusuf Polaz, “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmek'' suçlamasıyla tutuklanarak, Bayrampaşa Cezaevi'ne gönderildi.

Soruşturmayı derinleştiren polis, İmam Birliği’nin Türkiye temsilcisi olduğu öne sürülen Ali Üzüm’ü de gözaltına aldı. Üzüm’ün de bombalı intihar eylemlerinde önemli roller aldığı belirtildi. Üzüm’ün örgütün para kaynağı ile ilgili bilgiler verdiği öğrenildi.
Ercan Gün, Zaman, 30.11.2003

Türk Taliban'ın lideri Ali Üzüm

Bursa polisi 3 Nisan 2002'de düzenlenen operasyon ile Osman Özkan ve Mehmet Aslan'ı yakalamıştı. Aslan sorgusunda 2001'de Afganistan'daki kamplarda eğitim gördüğünü itiraf etmiş, Özbek ise, İmamlar Birliği'nin Türkiye Emiri Ali Üzüm'ün İstanbul Esenler'de bir evde kaldığını söylemişti. Bursa ve İstanbul polisinin ortaklaşa düzenlediği operasyonlarla Ali Üzüm ile yardımcısı Fatih Sultan Çalış, 5 Nisan 2002 tarihinde İstanbul Esenler'de yakalandı.

'Defalarca gittim'
'Türk Taliban'ın lideri durumunda olan Ali Üzüm ifadesinde Afganistan'daki Türk Taliban hakkında detaylı bilgiler verirken, 11 Eylül saldırısının önceden bilindiğini söyledi. Üzüm, ifadesinde şunları söyledi:
"1984 yılından beri defalarca Afganistan'a gittim. Kâbil'in 40-45 kilometre dışındaki Türklerin kampı olarak bilinen İmamlar Birliği kampında Türklere, roketatar, kalaşnikof ve tabanca kullanma eğitimi verdim. Türkiye'de ise Afganistan'a gitmek isteyenlere pasaport, para ve yol bulma konusunda yardımcı oldum. Türkiye'ye geldiğim zaman eğitimi Fatih Sultan Çalış veriyordu. 11 Eylül saldırıları öncesi Kâbil'deki El Kaide yakınları Amerika'ya veya bir yerde Amerikalılara karşı büyük bir operasyon yapılacağını konuşuyordu."

"11 EYLÜL'Ü BİLİYORDUM"
Bursa Emniyet Müdürlüğü'nün Nisan ayı içinde yakaladığı İmamlar Birliği Örgütü'nün Türkiye Sorumlusu Ebu Muhammet Kod adlı Ali Üzüm ise ifadesinde dehşet verici açıklamalar yaptı..

El Kaide'ye lojistik destek sağlayan İmamlar Birliği Örgütü'nün Türkiye Sorumlusu Ali Üzüm ile yardımcısı Fatih Sultan Çalış'ın cezaevinde tekrar ifadesine başvurulacağı öğrenildi. Çalış ve Üzüm'ün verdiği ifadeler doğrultusunda örgüte yardım ve destek veren 50'ye yakın kişinin tespit edildiği belirtildi.

Bursa Emniyet Müdürlüğü'nün Nisan ayı içinde yakaladığı İmamlar Birliği Örgütü'nün Türkiye Sorumlusu Ebu Muhammet Kod adlı Ali Üzüm (42) ve yardımcısı Zübeyir Emre kod adlı Fatih Sultan Çalış'ın (32) ifadeleri doğrultusunda Türkiye genelinde 44 ile 50 arasında El Kaide mensubunun belirlendiği, Bursa'da da 5 kişinin arandığı öğrenildi. Ali Üzüm ifadesinde, halen Amerika'da tutuklu bulunan 3. Türk Düçare kod adlı kişi ile Afganistan'da tanıştığını söyledi.

Örgüte pasaport, mühür ve para gibi lojistik destek sağlayan ve Kabil'e 50 kilometre uzaklıktaki Karabağ Bölgesi'ndeki kampın komutanlığını yapan Ali Üzüm'ün burada eğitim için gelen militanlara roketatar, kalaşnikof ve tabanca kullanma konusunda eğitim verdiği de ortaya çıktı. Afganistan'ın yanı sıra, Pakistan, İran, Çeçenistan ve Bosna'da da bulunan Ali Üzüm'ün Amerika'nın Afganistan'a yönelik yoğun bombardımanı başladıktan sonra bölgeden ayrıldığı belirlendi. 2 çocuk babası Ali Üzüm, ifadesinde, Amerika'ya yönelik 11 Eylül saldırısıyla ilgili olarak ise şunları söyledi:

"Kabil'de Arap kökenli özellikle Usame Bin Ladin yanlıları ile yaptığımız görüşmelerde, Amerika'da veya herhangi bir yerde Amerikalılara karşı büyük bir operasyon yapılacağı konuşuluyordu. Bu saldırının Amerika ve Yahudilerin Mekke, Medine ve Kudüs'ten ellerini çekmeleri amacıyla yapılacağı belirtiliyordu."

"CİHAT İÇİN CANIMLA MALIMLA MÜCADELE EDECEĞİM"
Ali Üzüm, ifadesinde, Türkiye'de herhangi bir silahlı eylemleri olmadığını belirterek, "Dünyanın neresinde olursa olsun ezilen müslümanları korumak için her türlü mücadeleyi yapmamız gerektiğine inanıyorum. Küfürle savaşılmasını ve küfrün başta Mekke, Medine ve Kudüs olmak üzere kutsal topraklardan çıkarılması için canımızla ve malımızla mücadele etmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu amaçla küfre karşı savaşan bütün müslüman ülkelere gidip cihat ederim. Taliban tarafından kurulan İslam Devleti'ni yıkmaya çalışan Rusya ve Amerika'ya karşı savaştım" dedi.
Radikal Gazetesi ve Ajanslar 12.09.2002



Başa dönmek için tıklayın













İstanbul'da iki sinagoga yönelik intihar saldırıları Musevi cemiyetinin liderleri için bir sürpriz olmadı.
Saldırılardan sonra sinagoglar süresiz kapatıldı. Musevi derneklerin faaliyetleri tatil edildi. Haftada bir çıkan Şalom Gazetesi ofisini dağıtmayı düşünüyor.

Metin Münir , Vatan, 28.11.2003 / Bir süreden beri İstanbul'da Musevilere yönelik saldırılar olacağına dair ihbarlar alıyorlardı. Olağandışı işler olmaya başlamıştı. Bunlardan ilki Yasef Yahya adında bir Musevi'nin öldürülmesi idi. Sıradan bir cinayet değildi bu. 39 yaşında, iki çocuk babası diş hekimi, elleri arkasına bağlanmış ve başına bir kurşun sıkılarak öldürülmüştü.

Yasef Yahya, yaşlı Musevilerle ilgilenen bir derneğin yönetim kurulu üyesiydi.

Cinayetten birkaç gün sonra derneğin diğer yönetim kurulu üyeleri Yahya'nın katillerinden tehdit telefonları almaya başladı. Ya para verecekler ya da öldürüleceklerdi. Yönetim kurulu üyelerinden bazıları yurt dışına kaçtı.

Ekim ayında bir başka Musevi Yahya gibi elleri bağlanıp başından vuruldu. Bu, 28 yaşındaki gıda toptancısı Moiz Konur idi. Konur'un cesedi İstanbul'dan 70 kilometre uzaklıkta, arabasında bulundu.

Ardından daha büyük saldırılar olacağına dair istihbarat gelmeye başladı.

İstanbul Musevi cemaatinin liderleri ilk cinayetten itibaren Vali ve Emiyet Müdürü ile görüştüler. İlk aşamada polis olayı fazla ciddiye almadı. On milyonluk İstanbul'da yüzlerce cinayet işleniyordu. Ama ikinci cinayetten ve ardından gelen istihbarattan sonra önlemler o şekilde sıkılaştırıldı ki güvenlik önlemleri dolayısıyla ayinlere gitmek bir külfet olmaya başladı.

Ama sabotajlar önlenemedi.

Cumhuriyet azınlıklar için bir erime dönemi oldu. Bir zamanlar en büyük azınlık olan Rumların neredeyse tamamı Türkiye'yi terk etti. Ermenilerin büyük bir çoğunluğu isimlerini değiştirip kalabalıklarda kaybolmak zorunda kaldı. Yahudilerden ise 22 bini İstanbul'da olmak üzere 25 bin kişi kaldı.

Ama daha ne kadar?

Saldırılardan sonra sinagoglar süresiz kapatıldı. Musevi derneklerin faaliyetleri tatil edildi. Haftada bir çıkan Şalom Gazetesi ofisini dağıtmayı düşünüyor.

Geçenlerde öğle yemeğinde buluştuğum Musevi bir arkadaşım bana yurt dışına tahsile giden gençlerden birçoğunun geri dönmediğini söyledi. Tenha bir lokantada buluşmuştuk. Sabotajlar her zaman yüzünde taşıdığı tebessümü yok etmemişti. "Bunlar benim ırkımın kaderi," dedi.

Bir başka arkadaşımı torununu görmek için gittiği oğlunun evinde buldum. "Cemaat sarsıntı geçirdi," dedi. "Ne yapacağını bilmiyor. 'Gene olacak mı?' diye soruyor insanlar. Şu anda göç etmeyi düşünen yok. Ama işler sarpa sararsa 'Burada daha ne kadar kalabiliriz? Bizi ne kadar istiyorlar?' gibi sorular akla gelebilir."

Hitler'den önce Berlin ve Viyana gibi şehirlerde Yahudilerin büyük katkıda bulunduğu pırıltılı entelektüel bir hayat vardı. Einstein, Wittgenstein, Weill, Freud gibi kişiler Almanca konuşan dünyanın birer üyesi idi. Hitler o dünyayı hunharca ortadan kaldırdı. Berlin ve Viyana o devirlerle karşılaştırıldığında bugün birer entelektüel çöldür.

Osmanlı İmparatorluğu'nün büyüklüğüne Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler önemli katkıda bulunmuşlardı. Bu cemaatlerin ülkemizden kaybolmuş olmaları veya kaybolmaya yüz tutmaları Cumhuriyet'in en gurur verici başarılarından biri arasında sayılmayacak.

Metin Münir , Vatan, 28.11.2003



Başa dönmek için tıklayın













26.11.03





Financial Times: "Türkiye, Kürt çatışmasının acı meyvesini yiyor."

"Türkiye'nin doğusunda İslamî şiddet örgütlerinin ortaya çıkışı, Türk ordusunun, 1980'li ve 90'lı yıllarda, ayrılıkçı Kürt örgütü PKK'ya karşı savaşırken, yine Kürtler'in oluşturduğu Hizbullah'ı da PKK ve onu destekleyenlere karşı teşvik etmesiyle başladı."

Financial Times'dan Türkiye'deki son bombalı saldırılarla ilgili bir haber-yorumu aktaralım. Başlık, "Türkiye, Kürt çatışmasının acı meyvesini yiyor."
Gazetenin muhabiri, İstanbul'daki intihar saldırılarının ikisinin faillerinin geldiği Bingöl'den şu satırları yazıyor:

"İnsan Hakları Derneği'nin yerel sözcüsü Rıdvan Kızgın, "Türkiye'nin doğusunda İslamî şiddet örgütlerinin ortaya çıkışı, Türk ordusunun, 1980'li ve 90'lı yıllarda, ayrılıkçı Kürt örgütü PKK'ya karşı savaşırken, yine Kürtler'in oluşturduğu Hizbullah'ı da PKK ve onu destekleyenlere karşı teşvik etmesiyle başladı." diyor.

Bu görüş gayet yaygın. Üst düzey bir Batılı diplomat da "Hizbullah o yıllarda devlet destekli terörizm uygulamaya başladı" diyor. 1998 de hükümetin Hizbullah'ın vahşetinden duyduğu utanç ve Avrupa Birliği'ne katılmak istiyorsa, Kürt sorununa siyasî bir çözüm bulunması gereğini anlaması ardından ordu, Hizbullah'ı çökertti.
Polisin İstanbul'daki iki bombalı saldırının faili olduğunu söylediği iki Bingöllü, yetkililere, aile dostlarına ve Türk gazetelerinin haberlerine bakılırsa, 1990'larda muhtemelen Hizbullah'çıydılar.

Bingöllü Kürtler İstanbul bombalı saldırılarını, geçmişte kendilerine devlet tarafından uygulanan şiddetin mirası olarak görüyorlar. Çıkarlarını, Türkiye'nin bir an önce Avrupa Birliği'ne katılmasında gören Bingöllüler şöyle diyor: 'Yaz, Bingöl huzurlu bir yer artık. Ve geçmişte olanları unutmak istiyor'."
Financial Times 28.11.2003

İstanbul'u kana bulayan El Kaide'nin taşeronluğunu yapan Beyyiat El İmam örgütünün Türkiye'deki iki kilit ismi yakalandı. Katliam sorumlusunun son 9 yılda üç kez gözaltına alındığı ancak her seferinde serbest kaldığı belirlendi

Akşam Gazetesi, 28.11.2003 / HSBC Bank ve İngiltere Başkonsolosluğu'nda düzenlenen bombalı intihar saldırılarındaki sır perdesi aralanıyor. Polis saldırıların, Selefi akımının eylem grubu olan Beyyiat El İmam (İmamlar Birliği) ile bağlantılı olduğunu belirledi. Örgütün Türkiye'deki iki lideri ele geçirildi. Katliamın arkasındaki ismin, üç kez gözaltına alındığı, sinagog saldırılarından iki ay önce İstanbul DGM'de yargılandığı davada beraat ettiği ortaya çıktı.

55 kişinin ölümüyle sonuçlanan 4 bombalı saldırıda kilit rol üstlenen örgütün iki lideri önceki gün Van'da ve adı açıklanmayan bir ilde yapılan operasyonlarla yakalandı. İki zanlının, katı bir yaşam felsefesini savunan Selefi akımının eylem grubu olan Beyyiat El İmam'ın Türkiye'deki liderleri olduğu, Afganistan ve Pakistan'a defalarca gidip geldikleri belirlendi. Beyyiat El İmam örgütünün, El Kaide'nin taşeronluğunu yaptığı anlaşıldı. Katliamın sorumluları sorgulanmak üzere İstanbul'a getirildi.

İki ay önce beraat etmiş
Terör eylemlerindeki sır perdesinin aralanması, akıllara durgunluk veren bir gerçeği de ortaya çıkardı. Örgüt liderinin 1992 ve 1994 yılında da Van'da ve Bursa'da Beyyiat El İmam'a yönelik operasyonlarda gözaltına alındığı anlaşıldı. Son olarak Bursa'da 17 ay önce yakalanan Beyyiat El İmam'ın Türkiye'deki lideri 17 Eylül 2003 tarihinde İstanbul DGM'de hakim karşısına çıktı ancak beraat etti.

Patlamalarla ilgisi olduğu belirlenen örgüt liderinin de aralarında bulunduğu 11 sanık, duruşmada Terörle Mücadele Kanunu'ndaki 'terör' tanımını değiştiren 4928 sayılı yasaya istinaden serbest bırakıldı. Mahkeme heyeti kararında, 'Her ne kadar sanıklar hakkında, silahsız terör örgütü olduğu iddia edilen Beyyiat El İmam adlı örgütte lider konumunda bulunmak, üye olmak, yardım ve yataklık etmek suçlarından dava açılmışsa da, sanıkların mensubu oldukları öne sürülen örgüt adına ülke sınırları içinde herhangi bir faaliyet ve eylemleri bulunmadığı gibi, 3713 sayılı yasanın 1'inci maddesinde yapılan değişiklikle terör tanımına 'cebir ve şiddet kullanılması' şeklinde yeni bir unsur getirilmiş ve dava konusu olayda bu unsurun olmadığı anlaşılmıştır' dedi.

Bombalı saldırıların kilit ismi oldukları belirlenen 2 kişinin sorgusu İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde sürüyor.

Diğer örgütlerle işbirliği yapıyorlar
Sorgulamalar sırasında Güneydoğu'da bir yıldır örgütlenme çalışmalarına hız veren örgütün, Batman ağırlıklı olmak üzere bölgede faaliyet gösteren Kürdistan Yurtsever İmamlar Birliği'nden de yardım aldığı tespit edildi. Örgütün erkek üyelerinin tarikatların ayinlerine katılarak, kadınların da ev sohbetleri düzenleyerek yandaş kazandırmaya çalıştıkları belirlendi. Çoğunluğu Pakistan ve Afganistan'da askeri eğitim gören örgüt üyelerinin, İstanbul'daki patlamaların kilit ismi Azad Ekinci ile internet üzerinden haberleştikleri saptandı. Örgüt militanlarının Ankara'da Hizbü't Tahrir örgütüyle işbirliği yaptıkları, Yenimahalle, Altındağ, Demetevler, Karşıyaka ve İvedik semtlerinde posta kutularına dini mesajlar ve propaganlarını içeren bildiriler bıraktıkları belirtildi.
Akşam Gazetesi, 28.11.2003
(Önemli Not: Sorgusu süren Beyyiat El İmam'ın iki liderinin ismini, soruşturmanın seyri açısından açıklanmamıştır )



Başa dönmek için tıklayın
















İnfazlar, haraç istemleri, polisle kovalamacalar dolu kâbuslu iki ayın aydınlanan bazı noktaları ve dehşet saçarak, sinagog saldırılarını yapan ekip yapısı ortaya çıkarılmasına rağmen kaygıları derinleştiren aksaklıklar

Fuat Akyol - Adem Yavuz Arslan, Aksiyon Dergisi, 26.11.2003 / Musevi cemaatine mensup Diş Hekimi Yasef Yahya’nın 21 Ağustos 2003 tarihinde Şişli’deki muayenehanesinde öldürülmesinden sonra, cemaat mensubu bir başka işadamı da sıkıştırılmaya başlandı. Saldırganlar, cemaat mensuplarının numaralarını, Yasef Yahya’nın telefon defterinden sağlamıştı.

Türk Musevi Cemaati Başkanı İsak Haleva’nın sinagog saldırılarından sonra İsrail’de yayınlanan Jerusalem Post gazetesine verdiği demeçte “İki aydır huzursuzduk” demesinin sebebi buydu. Cemaat mensubu yazarlardan Rıfat Bali’nin belirttiğine göre, cemaat üyesi bazı işadamları bu tehditler sebebiyle bir süreliğine yurtdışına çıkmayı tercih etmişti.

Polis bu tehditçilerin gerçek kimliklerine ulaşamasa da, gereken önlemler alındı. En ilginç operasyon, bir cemaat ileri geleninden 1 milyon dolar para isteyen esrarengiz fidyeci ile yaşanan kovalamaca oldu. Fidyeci, aradığı Musevi işadamına, Bakırköy’deki Carousel alışveriş merkezine gitmesini, rakamını verdiği parayı bir çantaya koyup beklemesini istedi. Polise bilgi veren cemaat üyesi, Carousel’e gidip söyleneni aynen yaptı. O Carousel’de iken fidyeci yeniden aradı ve “Şimdi Carousel’den çık ve Beşiktaş istikametine doğru 60 kilometre hızla gel” dedi. Musevi işadamı ve arkasındaki polis ekipleri söyleneni yaptılar.

Bir süre sonra fidyeci yeniden aradı. “Boğaz köprüsünü geç ve Kavacık istikametine doğru aynı hızla gel” dedi. Köprü geçildikten sonra Kavacık’a gelinince onun verdiği tarife göre bu sefer ormanın içine sapan bir yola girildi. Ormanın içine gelindiğinde fidyeci, “Şimdi elindeki çantayı çöplerin bulunduğu o çukura at” dedi. Tam o sırada fidyecinin ormanlık alanda olabileceğini düşünen polis ekipleri arabalarından fırladılar. Ancak ormanlık alanda hiç kimse yoktu. Polisler geri dönerken telefon yeniden çaldı.

“Çok kötüydünüz” diye polisle alay eden bu esrarengiz şahıs, “Sizi hiç beğenmedim, bir daha aynı hataları yapmayın” demekteydi. Bombalı kamyonetlerin sinagoglara yöneldiği 15 Kasım gününe kadar, Musevi cemaatine yönelik tehdit dalgasının boyutları bu şekildeydi. Yasef Yahya’dan sonra cemaat üyesi gıda toptancısı Moiz Konur, 9 Ekim günü Kartal’daki ormanlık alanda ölü bulundu. Ancak, bu olayın tamamen Kartal’daki bir çetenin gasp eylemi olduğu anlaşıldı. Olayın failleri yakalandı ve kullanılan silah ele geçti. Nitekim İshak Alaton, Milliyet’ten Serpil Yılmaz’a, “Bu iki olay da, para sızdırmaya çalışan pis bir çetenin işi görülüyordu, aklımıza terör gelmedi” dedi. Şu ana kadar yakalanamayan esrarengiz tehditçinin ortaya koyduğu görüntü, Susurluk sürecinde örnekleri görülen fidye çetelerinden birini andırmaktaydı.

***
El Kaide’nin Türkiye bağlantıları ile ilgili ilk bilgiler, geçtiğimiz yılın nisan ayında polisin Bursa’da yaptığı bir operasyonla ele geçti. Ancak MİT, bu operasyonu görev alanına müdahale saydı. O tarihten itibaren polis, El Kaide bağlantılı gruplar üzerinde çalışmadı. Oysa, sinagog saldırılarına katılan eylemcilerden birinin ismi, 17 ay önceki bu ifade tutanaklarında geçiyordu.
Bomba yüklü dört kamyonetin beş gün arayla hedeflerine kolaylıkla ulaşıp vurmasından sonra, cevabı aranan konuların başında “İstihbarat birimleri bu kadar büyük çaplı bir terör hazırlığını neden fark edemedi?” sorusu geliyor.


Sinagog saldırılarını yapan, beş gün sonra bu sefer, Türkiye’de faaliyet gösteren üç büyük yabancı bankadan biri olan İngiltere kökenli HSBC bankasını ve İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nu hedef alan yapı neydi?

Soruşturmada, daha sinagog saldırıları yapıldığı gün bu yapılanmaya ulaşıldı. Kamyonetlerin şase numaralarından ruhsat sahiplerine, oradan şoförlere ulaşılınca ipin ucu Bingöl’e, oradan da Bursa polisinin iki yıl önce yaptığı bir operasyona kadar uzanmaktaydı. Ortaya çıkan bilgiler netti. Sinagog saldırılarını yapan ekipteki şoförler ve organizatörler 1995’ten itibaren Afganistan’a gidip gelmişlerdi. Bazıları Çeçenistan’da da savaşmış olan bu kişilerle ilgili soruşturma derinleştikçe, El Kaide’den gelen paralara, eylem planı sürecinde son bir yıl içinde Türkiye’ye giriş çıkış yapan kuryelere, sinagog saldırılarını organize eden ekibin internet üzerinden yaptığı haberleşmelere, bu mesajların kayıtlarına ve mesajlara ulaşıldı. Bu bilgilerin büyük çoğunluğunu, eylemcilerin Bingöl’de işlettiği internet cafede yapılan araştırma sağladı. Öyle ki, bu internet cafede en çok girilen web siteleri El Kaide bağlantılı sitelerdi.

Şaşırtıcı olan; sinagog saldırılarını yapan ekipteki birinin, iki yıl önce Bursa’da El Kaide ile bağlantısı olan bir gruba yapılmış olan operasyonun dosyasında adı geçmesiydi. Soruşturmanın gizliliği bakımından şimdilik bu ismin kim olduğu açıklanmıyor. Üst düzey bir güvenlik yetkilisi, “İpin ucunu 17 ay önce yakalamışız ama gerisini getirememişiz” diyor. “Sinagoglara yapılan saldırıların üzerinden daha beş—altı saat geçmişti ki, faillere ulaşmıştık” diyen bu yetkiliye, “O halde her şeye rağmen acaba polis İstanbul’un göbeğinde gezen bu kamyonetleri yakalayamaz mıydı?” sorusunu yöneltiyoruz. Özellikle sinagogların bulunduğu sokaklara değinip “O iki sokakta belki on defa prova yapmışlardır. Ama bir istihbarat çalışması yapılmadığı sürece, trafiğe açık o iki sokağa yüz polis de dikseniz, o iki kamyoneti tespit edemezsiniz” diye belirtiyor. Aynı isim, kamyonetlerden birinin alınış tarihinin 2003 yılı ocak ayı olduğunu hatırlatarak, “Bu da gösteriyor ki, yedi—sekiz ay önceden bu işe başlamışlar” diyor.

Bazı görgü tanıkları, Şişli’deki sinagogun önüne gelen kamyonetin park etmek istediğini, oradaki polisin müdahalesi sırasında patlamanın meydana geldiğini belirtiyordu. Öte yandan ikinci kamyonet, tam Neve Şalom sinagogunun önüne gelmeden, iki metre kadar aşağıda patlamıştı. Patlama noktasında oluşan büyük çukur da bunu göstermekteydi. Bu durum, kamyonetlerin uzaktan kumanda ile patlatılmış olabileceği ihtimalini akla getirmekteydi. Üstelik her iki kamyonet de doğrudan sinagoglara dalış yapmamıştı. Patlamadan hemen sonra olay yerine intikal etmiş olan bir soruşturma yetkilisi, “Her iki sokakta da trafik tek yönlü ve araç park etmeye müsait değil. Neve Şalom’un önüne güçlü bir duvar örüldüğü için orada kamyonet tam sinagogun önüne girememiş. O görgü tanıklarının ifadeleri doğru değil. Her iki olay da kesinlikle intihar eylemiydi” diyor. Perşembe günü yapılan iki saldırıda intihar eylemi görüntüsü çok daha netti. Çünkü, İngiliz Konsolosluğunda patlayan kamyonet, konsolosluğa dalmıştı ve konsolosluğun bir buçuk tonluk çelik kapısı bile patlamada havaya uçmuştu. HSBC bankasının önünde patlayan kamyonet de binanın önüne geldiğinde doğrudan kapıya yönelmiş ve giriş merdivenlerine vurup patlamıştı.

Çarşamba akşamı görüşlerini aldığımız soruşturma yetkilileri, Türkiye’nin yeni bir terör olayıyla karşı karşıya olduğunu anlatırken, “Mesela yarın yeni bir patlama olabilir. Çünkü El Kaide bağlantılı bu yapıyı henüz yeni çözüyoruz. El Kaide’nin hiç bilmediğimiz başka hücreleri de olabilir. El Kaide’yi bir holdinge benzetirseniz, buradaki grup veya gruplar bu holdingin şirketleri” demekteydi. Bu sözler sarf edildiği saatlerde, Türkiye—Letonya maçı oynanmaktaydı ve ertesi sabah İstanbul’un yeni bombalarla uyanacağını artık kimse tahmin etmiyordu.

Polis, dış bağlantılı espiyonaj faaliyeti olarak görüp El Kaide bağlantılı bu grupları izlemeyi bırakmış olsa bile, yıllardır Çeçenistan ve Afganistan’a savaşmaya gidenleri izleyen Milli İstihbarat Taşkilatı’nın ağına bunların neden yakalanmadıkları sorusu önem kazanıyor. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un, saldırılardan birkaç gün önce bazı gazete yöneticileriyle yaptığı sohbette, “Türkiye’de ayda ortalama 7—8 El Kaide militanı yakalayıp bunları arandıkları ülkelere iade ediyoruz. Örgütün reklamını yapmamak ve Türkiye’yi hedef haline getirmemek için bunları açıklamıyoruz” dediği de biliniyor.

Müsteşar’ın sözleri de gösteriyor ki, MİT’in son yıllarda en iyi istihbarat aldığı bölgelerden biri Afganistan’dı. MİT, El Kaide operasyonlarının bazılarını, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile yapmaktaydı. Nitekim, FBI’ın uzun süredir izlediği bir kurye, 8 Ağustos 2003 günü Ankara Esenboğa Havaalanı’nda yakalandı. Üstelik bu kurye, 17 ay önce Bursa’da yapılan operasyonla ortaya çıkarılmış olan gruba dahildi. O halde MİT neden saldırıları önceden haber alamadı?

İstanbul polisine gelen uyarılar, genel istihbarat bilgileriydi

El Kaide’nin Türkiye’deki belirli hedeflere saldırı hazırlığı içinde olduğuna dair güçlü belirtiler özellikle son bir yıl içinde ortaya çıkmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bu konudaki üç somut uyarısı biliniyordu ve bunlar İstanbul Emniyeti’ne de ulaşmıştı. Ancak üst düzey bir Emniyet yetkilisi bu uyarıların, operasyonel faaliyete elverişli olmayan “genel istihbarat bilgileri” olduğunu belirtiyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nden İstanbul Emniyeti’ne çeşitli tarihlerde gelen “El Kaide eylem yapacak” uyarılarının başında 22 Mart 2003 tarihli yazı geliyor. Çeşitli istihbarat kaynaklarından gelen bilgilere dayandırılan bu yazıda, “Örgüt eylem hazırlığını tamamlamak üzere. Bu çalışmalar İran kökenli bir şahıs tarafından geçen yıl kasım ayından bu yana sürdürülüyor. Teröristler çok geniş ve kapsamlı bir saldırı potansiyeline sahip. Eylemler mart ayı sonu itibariyle gerçekleştirilebilir” deniliyor. Yine Ankara’dan 23 Eylül 2003 günü gelen yazıda, İsrail güvenlik birimlerinden gelen bilgilere göre, eylül ve ekim ayındaki Musevi bayramları sebebiyle Türkiye’deki İsrail hedeflerine karşı saldırılar olabileceği uyarısı yer aldı.

Türkiye’nin Münih Başkonsolosluğu’ndan 20 Ekim günü Ankara’ya çekilen şifreli mesajda bir grubun ABD’ye destek veren ülkelerin temsilciliklerine saldırı düzenleyeceği, muhtemel saldırıların bomba yüklü araçlarla ve üç—dört hafta aralıklarla gerçekleşeceği yönünde istihbari bilgiler bulunduğu belirtildi. Mesajda; Türkiye, Belçika, İsviçre, Romanya, Libya, Sudan, Suriye, Yemen, Bangladeş ve Mısır’da yapılacak büyük çaplı terörist saldırılarda ismi bilinmeyen bir başka örgütün daha destek vereceği belirtiliyordu. İstanbul Emniyeti’ne son uyarı sinagog saldırılarından bir gün önce, 14 Kasım 2003 günü ulaştı. Amerikan kaynaklarından gelen istihbarata göre, El Kaide’nin patlayıcı yüklü araçlarla saldırabileceği uyarısı yapılıyordu.

Bu türden genel uyarılar, ABD'ye yönelik 11 Eylül 2001 saldırılarından önce bile sözkonusuydu. Örneğin, 1999 yılı içinde Üsame bin Ladin'in Türkiye'ye gönderdiği 14 ayrı elemanından söz edilmekteydi. 2000 yılı aralık ayında bu sefer İçişleri Bakanlığı'ndan valiliklere gönderilen bir yazıda, Arap ve Filistin asıllı üç kişinin isimleri ve kod isimleri verilip, bunların El Kaide'nin elemanları oldukları, muhtemelen İstanbul'a geçmeyi planladıkları, yakalanmaları için çok dikkat gösterilmesi isteniyordu.

17 AY ÖNCEKİ DOSYADA NELER VARDI?

Bursa polisinin geçtiğimiz yılın nisan ayında yaptığı operasyonda ilk defa El Kaide bağlantısı olan bir grup Türkiye’de sorguya çekilmiş oldu. Grupta ön plana çıkan isimler, A.Ü. ve F.S.Ç.ydi. Bursa polisinin bulgularına göre 17 kez Pakistan ve Afganistan’a gidip gelmiş olan Türkiye sorumlusu A.Ü., bir elektronik ve bomba uzmanıydı. Aynı operasyonda yakalanan öteki şahıslar da ifadelerinde defalarca Çeçenistan ve İran üzerinden Afganistan’a gidip geldiklerini belirtiyorlar.

Bu grup Türkiye’den çok sayıda kişiyi, savaşmak üzere Afganistan ve Çeçenistan’a götürüp eğitmişti. Bu insanlar hem teorik eğitim, hem silah eğitimi aldılar. Afganistan ve Çeçenistan’dan dönen insanların bir bölümü Türkiye’deki normal hayatlarına devam etti. Polis bu kişilerden bir bölümünün uyumaya çekilmiş El Kaide hücreleri olduğu izlenimini edindi. A.Ü. ifadesinde, “17 kez Afganistan’a gittim. Taliban ve El Kaide kamplarında silahlı eğitim aldım. Buraya ve Çeçenistan’a savaşmaya gitmek için gelenlere askeri eğitim verdim. Özellikle bomba ve elektronik düzenekler konusunda uzmanım” demişti.

1972 doğumlu ve liseden terk olan, grubun İstanbul sorumlusu F.S.Ç. ise, ilki 1991 yılında olmak üzere çeşitli kereler dini, siyasi ve askeri eğitim almak amacıyla Pakistan’a ve Afganistan’a gitmişti. Yurt dışında liderliğini Ebu Musab kod adlı Ahmet Fadıl’ın, finansmanını El Kaide örgütünün yaptığı Beyiat El İmam adlı grubun medrese ve askeri kamplarına katıldığını söyledi. Pakistan’a ilk gidişinde Peşaver şehrinde, Ebu Hanife Medresesi’nde iki yıl kaldığını belirten F.S.Ç., buradaki eğitimini tamamladıktan sonra, Afganistan’ın Host şehrine geçerek Halden askeri kampına katılmış.

F.S.Ç, anlatımlarını şöyle sürdürüyor: “Askeri kampta 50 kişiydik. Kampta tabanca, uzun namlulu tüfek eğitimi aldıktan sonra, Pakistan’a geri döndüm. Medresede eğitime kaldığım yerden devam ettim. Peşaver’de katıldığım bu cemaatin adı Mekteb–i Hadamat’tı. Burada askeri değil siyasi eğitim aldım. Peşaver ve Host şehirlerindeki askeri kamplardan sonra, Celalabad’da Derunta mıntıkasında bulunan ve Mevlevi Abdullah’a ait olan Derunta askeri kampına katıldım. Burada yine 3 ay süre ile askeri eğitim aldım. Türkiye’ye döndükten sonra, sahte kimlik ve pasaportlarla, 1999 yılında eşimle birlikte önce İran’a, oradan Pakistan’a, Peşaver’e geçtim. Burada altı aylık siyasi eğitimin ardından Afganistan’a geçerek silahlı eylemlerde gerekli olacak çeşitli eğitimlere katıldım.”

Afganistan ve Pakistan’a Türkiye’den giden şahısların kontrolü ve sponsoru belli olmayan Mescitler’de da kaldıklarını belirten F.S.Ç, “Amacımız, Afganistan, Pakistan, Filistin, Bosna Hersek, Çeçenistan, Keşmir, Filipinler,

Endonezya ve dünya üzerinde Müslümanların zulüm altında olanlarını, Yahudi ve Hıristiyanların baskısı altında ezilen, öldürülen, kadınlarının ırzına geçilen Müslüman kardeşlerimizi kurtarmak için cihat etmek” demekteydi.

Elde edilen bilgilere göre, yurtdışına giriş çıkışlarda gruptaki elemanların kullanması için sahte pasaportlar sağlanmış ve bunlar için kurye ağı oluşturulmuştu.
Fuat Akyol - Adem Yavuz Arslan, Aksiyon Dergisi, 26.11.2003



Başa dönmek için tıklayın










25.11.03





Recep Tayyip Erdogan: A man for all seasons
By Burak Bekdil

Mr. Erdogan can no longer continue on with his "many faces." He can no longer claim to be all of the things he says he is -- a fighter for Islam and at the same time a friend of the United States and Israel; a prime minister with an agenda for religious freedoms beyond EU standards and at the same time a secular statesman. He must understand he can no longer satisfy all of the clashing cliques/opinions


Burak BekdilBurak Bekdil, Turkish Daily News 25.11.2003 / Turkey is always full or ironies. Recep Tayyip Erdogan could not possibly guess when he was pictured kneeling before a leading Afghan sheik that this man's close ally, Osama bin Laden, would bloody his country a few years later -- and when he would be occupying Turkey's top seat! Among many western-minded prime ministers in recent years, Mr. Erdogan's former friends have chosen Turkey's first Imam-turned-premier to challenge violently.
Mr. Erdogan can no longer continue with his "many faces." He can no longer claim to be all of the things he says he is -- a fighter for Islam and at the same time a friend of the United States and Israel; a prime minister with an agenda for religious liberties beyond EU standards and at the same time a secular statesman. He must understand he can no longer satisfy all of the clashing cliques/opinions. He must decide who he really is -- and sooner than later.


Newspapers openly backing Mr. Erdogan's governance have meticulously avoided blaming last week's suicide bombings on Islamist terror -- like he once meticulously avoided calling al-Qaeda a terrorist organization. Instead, a chorus of Islamic-leaning press claimed, as always, the tragedies were American-Jewish conspiracy. Mr. Erdogan's supporters in the media have the reflex of blaming every evil on American-backed Semitism. Likewise, Mr. Erdogan insists there is not yet conclusive evidence to confirm al-Qaeda was the culprit. But al-Qaeda's message for Turkey was crystal clear:

"As for you Turkey," a statement by a unit of al-Qaeda network asked, "Isn't it time you left the Crusader army and returned to the Islamic nation? Isn't it time for you to withdraw your army from Afghanistan; stopped all ties with the Zionist entity; stopped providing America with soldiers for Iraq; left the Crusader Atlantic alliance? We consider the government of Turkey as a first-class agent for America and therefore it must choose -- peace or America."

No doubt, the catastrophic blasts in Istanbul have underscored that Turkey's close ties with the United States and Israel and its role as a Muslim but secular democracy in the volatile Middle East have propelled it into the front line in the war on terrorism. The American invasion of Iraq has not only done considerable damage to western interests, particularly American and British, but has also pushed countries like Turkey and Italy into the target zone. It has further polarized a region already a scene of bloodshed.

Oddly but naturally, there are parallels in Turkish public thinking and al-Qaeda's rhetoric. "O Bush," al-Qaeda asked the president of the United States, "what have you done to America and its allies where is the security you promised them, where is developed Afghanistan, where is the free, secure Iraq?"

In a similar tone, several thousand Turks gathered in Istanbul and other cities at the weekend to condemn the bombings, with many protesting what they see as the root cause of the attacks -- America. Groups chanted anti-American slogans shouting: "Terrorist America get out of the Middle East." A caption on one placard, below pictures of Mr. Bush and British Prime Minister Tony Blair said: "We know who the murderers are."

All this is hardly surprising in a country where many think that by leaning on Turkey to be more of a help in Iraq, America inadvertently has helped to nudge Turkey into the cross-hairs of Islamic militants. A world attitudes survey conducted last summer by the Pew Research Center for the People and Press found that 83 percent of Turkish people held a negative view of the United States. Only 8 percent expressed confidence in Mr. Bush's ability to handle world affairs. The figures must now be like 99 percent and 1 percent, respectively.

Fingers may soon turn to Mr. Erdogan and other Islamist/conservative politicians who may have turned a blind eye to thousands of Turkish Islamic militants who armed and organized on Turkish soil to fight in Chechnya, Bosnia and Afghanistan. Brainwashed by prominent figures like the Afghan sheik Mr. Erdogan respected so much and trained in al-Qaeda camps, many of these sick minds are presently in Turkey, available for new martyrdom missions.

Meanwhile, Mr. Erdogan is still cautious in treating al-Qaeda although he reluctantly admits the attacks "could have been based on religious motives." This is a rather mild interpretation. And the careful observer will notice Mr. Erdogan's choice of wording. He mentions "religious motives," not Islamic. What religion, Mr. Erdogan, were the attacks based on Christian motives, or Jewish?

Never mind the confusion of his mind. The "pragmatist in him" will soon overcome "the Imam." The bombings will push him further towards mainstream rhetoric.
Burak Bekdil, Turkish Daily News 25.11.2003



Başa dönmek için tıklayın
















Komplocu kafası : Paranoyayı, son terör saldırılarının ardından özellikle İslami kesimde çok kolayca teşhis edebiliyoruz

Yeni Şafak geçen hafta çarşamba günü sinagog bombalamalarını Mısırlı bir örgütün üstlendiğini, bu örgütünse daha önce Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA ve İsrail'in gizli servisi MOSSAD'ın taşeronu olarak terör eylemleri yaptığının 'BİLİNDİĞİNİ' manşetindeki haberde yazdı.

Ismet Berkan, Radikal, 25.11.2003 / Şüphecilik, sadece gazeteciliğin değil araştırmalar yaparak bir şeyler bulmaya çalışan her mesleğin olmazsa olmazı. Evet, hayatta karşımıza çıkan her şeyden kuşku duymalıyız.
Duymalıyız ama bilimsel kuşkuculukla paranoyayı ayıran bir sınır da olmalı değil mi?
Türkiye'de yaygın basının köşelerine baktığınızda bu sınırın hemen hemen hiç olmadığı, şüpheci bir bakış açısı gibi gözüken şeylerin büyük çoğunluğunun ise paranoyak kafaların ürünü olduğunu görüyorsunuz.


Bu yaygın paranoyayı, son terör saldırılarının ardından özellikle İslami kesimde çok kolayca teşhis edebiliyoruz. Teoriyi, bildiğim kadarıyla ilk olarak Yeni Şafak gazetesi manşetine taşıdı. Bu gazete, hükümete yakınlığıyla bilinen bir gazete.
Çoğu Bakanlar Kurulu üyesinin ve bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan'ın güne bu gazeteyle başladığını tahmin etmek zor değil.
Yeni Şafak geçen hafta çarşamba günü sinagog bombalamalarını Mısırlı bir örgütün üstlendiğini, bu örgütünse daha önce Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA ve İsrail'in gizli servisi MOSSAD'ın taşeronu olarak terör eylemleri yaptığının 'BİLİNDİĞİNİ' manşetindeki haberde yazdı.


İşte günlerdir devam eden, 'İstanbul'daki bombaları aslında Kaide değil CIA ve MOSSAD patlatıyor' teorisinin arkasındaki haber bu. Mısırlı bir örgüt. Bu örgütün 'bilinen' işleri vs.
Saymadım kaç kişi ama çok sayıda köşe yazarı bu iddiayı ciddiye aldı, bu teori üzerine bina edilmiş yeni yeni teoriler ortaya attı. 'Amerika ve İsrail'in Türkiye'yi terör trenine bindirerek kendisine yakınlaştırmaya çalışması'ndan tutun da başka neler neler.
Tabii hemen ardından ya da bu teoriyle atbaşı olarak 'Aslında Kaide diye bir örgüt de yok... Zaten 11 Eylül'ü de CIA ve MOSSAD yaptı' teorilerine geçildi, birkaç yerde 11 Eylül'den ikiz kulelerdeki Yahudilerin önceden haberdar edildiği ve onların binayı erkenden terk etmelerinin sağlandığı konulu eski macera romanının yeniden hatırlatıldığına bile rastladım.

Aslında iğneyi de çuvaldızı da kendimize, yani kendi meslek grubumuza batırmamız gerekiyor.
Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar çok densizliği bir anda okuyucu ve seyircisinin üstüne boca eden başka bir medya yoktur herhalde.
Bizde kıymeti kendinden menkul birtakım 'terör uzmanları' var. Uzmanlığın kaynağının ne olduğu meçhul. Ne zaman bir olay yaşansa, bir bakarsınız bu adamlar hemen ekranlarda ve atıp tutuyorlar. Oysa bomba yeni patlamış, ortada ipucu namına hiçbir şey yok. Olsun, bizim uzmanların böyle 'somut delil'lerle bir işi yok zaten. Onlar siz ne deseniz kendi teorilerini aktarmak için oradalar.


Bizde gazeteler de bir âlem... Az önce söylemeye çalıştığım gibi ölçüsüz, kuralsız bir habercilik ve yorumculuk duruma hâkim. Bir gazetemiz, son saldırılarda kullanıldığı öne sürülen ev yapımı bombanın nasıl yapılacağını tarif bile etti. Öte yandan köşelerde neredeyse herkes terör uzmanı. Somut delille ilgilenen yok gibi bir şey. Ve komplo teorileri gırla gidiyor.
Komplo ve komplocu kafası, Türkiye'de tahmin edemeyeceğimiz derecede yaygın. Bunun müsebbibi de biziz. Artık kimse hiçbir şeye inanmıyor.
Bizi hayat ile ölüm arasında tercih yapmaya zorlayan son günlerin terör olayları dahi artık birleştiremiyor; çünkü inancımızı kaybettik, önümüze gelen teoriye inanır, inanmasak bile dinler olduk; ve nihayetinde terörü yapanı haklı bulma noktasına kadar getirdiler bizi: "Amerika ile işbirliği yapar mısın, oh olsun işte... Sıkıysa işbirliğine devam et, bak daha başına neler geliyor..."
Yazık, çok yazık...
Ismet Berkan, Radikal, 25.11.2003



Başa dönmek için tıklayın










24.11.03










Tercüman yazarı Aykut Işıklar: "Sanki bu bombalı saldırılar sırasında masum Türk vatandaşları hiç ölmedi..." derken hep sinagogları saldırıya uğrayan "suçlu" Yahudi vatandaşlardan bahsedildiğinden şikâyetçi

Aykut Işıklar, Tercüman, 24.12.2003 / Son günlerde televizyonlarda bir şey dikkatimi çekiyor. Müthiş tek taraflı yayın var. Daha doğrusu, çıkar ve yalakalık saklanamaz halde... Sanki bu bombalı saldırılar sırasında masum Türk vatandaşları hiç ölmedi...
Hangi kanalı açsam...

Önceleri karşıma hep Yahudilerin dini lideri 'Hahambaşı' çıktı. Sinagoglar, mezarlıklar, törenler, ayinler izledim. Ekranlardaki bu hava 3 gün sürdü. Onlar bu ülkenin vatandaşları idi. 500 yıl önce gözüne kan bürümüş İspanyol Katoliklerinden kaçıp Müslüman Osmanlı'ya sığınmışlardı. Burasını vatan yapmışlardı.


İsrail kurulunca da... büyük bir çoğunluğu Denizyolları İşletmeleri'nin Tarsus, Ankara, İstanbul, Ege, Marmara gemilerine binip Hayfa'ya gitmişlerdi. Yanlarında tencere tencere zeytinyağlı dolmalar! ile... o dolmaların içinde ne olduğunu, yaşı 70 civarında olan tüm denizciler bilir.
Daha sonra, bir Dışişleri Bakanı'ndan daha çok polis şefine benzeyen zat-ı muhterem kişi ekranları kapladı. Devamlı hayatını kaybeden Yahudi vatandaşlarına rahmet okuyarak.

Sanki Filistin sorununu biz Türkler çıkarmış, El Kaide'yi biz dünyanın başına bela etmiş gibi...

İşte o sıralarda insanlığımdan utandım. Para bu kadar mı önemli? Birilerine sempatik görünmek için önce medya olarak, daha sonra da yönetim olarak kendi ölülerimiz unuttuk veya ihmal ettik. Böyle adalete, mantığa hatta yalakalığa isyan ediyorum.

TV'lerde sadece iki polis memurunun cenazesini gördüm. Bombaların patladığı dakikalarda, tek suçu Sinagog'da ayin yapan Musevileri koruyan polis olmak veya o sokaktan geçmekte olan vatandaşlarımız unutuldu gitti. Tüm geleceği o sokaktaki küçük dükkanı olan esnaf gibi...

İsrail Dışişleri Bakanı acaba İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nü kısa da olsa bir ziyaret etti mi, 'başınız sağolsun' dedi mi? O iki şehit polis kimin için, neden öldü acaba?

Yahudiler ve İngilizlerin canı can da onları korurken ölenlerin patlıcan mı?

Daha sonra İngilizler işgal etti tüm dünya TV'lerini. BBC TV'si özel ekiple sık sık canlı yayın yapıyordu. Hele Bakanları geldiğinde sabaha dek parçalanmış-kanlı insan gösterdi. Sanki hepsi İngilizmiş gibi. Çünkü alt yazıda 'İstanbul'da terör, İngiliz Başkonsolosluğu'na bombalı saldırı' yazıyordu. [...]

İki gündür sanki hayatını sadece İngilizler kaybetmiş gibi planlanan (yerli-yabancı medya) yayınlar devam edip duruyor.
İsrail Dışişleri Bakanı'na çok benzeyen İngiliz Bakan da bazı tarihi gerçekleri unuttu.

'Beyefendi sanayi devrimi ile birlikte gelişmiş silahlar yaparak, taa Hindistan, Pakistan'ı ele geçiren, fakir halkları devamlı sömüren biz değiliz. Araplar ile Osmanlı savaştırırken, petrol bölgesini ele geçiren ve 21.yüzyılda hâlâ elinde tutan biz değiliz. Dünyanın dört bir yanındaki ada halklarının hâlâ kanını emen, zencilerin ayak bileklerine zincir takarak Amerika'ya götürüp tarlalarda boğaz tokluğuna çalıştıran biz değiliz. Afganistan ve Irak'ı (kendi elleri ile büyüttükleri teröristleri bahane ederek) işgal eden, masum Arap ve Afgan çocuklarını füzeler ile öldüren biz değiliz. Tarih boyunca haksızlığa uğramış, fakir ve cahil bırakılmış Müslüman insanlar... günün birinde isyan edip hakkını aramaya başlamışsa... neden böyle mosmor oluyorsunuz?'
Hadi o İngiliz... Adı üstünde İngiliz... Ülke çıkarlarını düşünüp savunmak için para kazanan bir profesyonel...

Peki bizim medyaya ne oluyor? İşte ben gerek sinagog, gerekse başkonsolos bombalarından sonda bizim medyanın tavrına isyan ediyorum. Biraz delikanlı olsak, Yahudi patronlar ilanı mı kesecek, İngiltere'de okuyan çocuklarımızı geri mi gönderecek?

İngiltere Başkonsolosluğu'nun önünde hayatını kaybeden onlarca masum insanlarımızı niye unutuyoruz. Onlar ölmeyi hak edecek ne yaptılar? Niye hep İngilizler, Yahudiler akla geliyor.

Bakın, yarın-öbür gün Londra'da öyle bir cenaze töreni düzenleyecekler ki...Türkiye'yi dünyaya bir kez daha rezil olacak.

'İşte Müslümanlar böyle vahşi insanlar' demek, bizi aralarına almamak için müthiş bir fırsat daha yakaladılar.

Aptal teröristler siz de bir yerinize kına yakın artık.
Aykut Işıklar, Tercüman, 24.12.2003



Başa dönmek için tıklayın













Haleva'nın Türkiye Hahambaşısı olarak seçimini onayan Bakanlar Kurulu kararı :"Verilen izin, Kılık Kıyafet Kanunu'na ilişkindir, seçimi onama kararı değildir"

"... Haleva'nın bu görevi devam ettiği sürece mabet ve ayin haricinde de, ruhani kıyafet giymesine izin verilmesi, İçişleri Bakanlığı'nın 04.12.2002 tarihli ve 242.370 sayılı yazısı üzerine, 03.12.1934 tarihli ve 2596 sayılı kanununun birinci maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 12.12.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır." Bu durumda Haleva, Yahudi cemaatinin yasal dini temsilcisi görülebilir mi?

Serpil Yılmaz, Milliyet 20.11.2003 / [...] "... Hahambaşılık müessesesi, Osmanlı devleti tarafından resmen kabul edilmekle birlikte, kâğıt üzerinde resmi bir belgeyle kabul edilmiş değildi. 1835'ten itibaren (Takvim - i Vekayi'de yayımlanan karar) hahambaşının devlet tarafından resmen onaylanması zorunluluğu geldi.

... 1946'dan itibaren Yahudilerin, hahambaşı seçme izni ile hükümete başvuruları kabul edilerek, Rafael David Saban (1952 - 1960) oyçokluğu ile Türkiye Hahambaşısı seçilmiş ve TC'nin bu ilk hahambaşı seçimi, Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşmiştir. 1960'ta vefat eden Saban'ın ardından David Asseo 21 Ağustos 1961'de yine Bakanlar Kurulu kararına istinaden yapılan seçimle, Türkiye Hahambaşısı seçildi. 2002'de vefatına kadar bu görevi sürdüren Asseo'dan sonra, Türkiye Hahambaşı olarak İzak Haleva seçilmiştir."
Üçüncü hahambaşı Haleva ise, İçişleri Bakanlığı'nın 11 Eylül 2002 günü verdiği seçim izini ile seçiliyor.
Yahudi cemaatinden hukukçular, Haleva'nın Türkiye Hahambaşısı olarak seçimini onayan bir Bakanlar Kurulu kararı olmadığı tezini ileri sürüyorlar, İçişleri Bakanlığı'na sorduğumda da, "Bakanlar Kurulu kararı var" deniyor.
Bakanlık, Haleva ile ilgili olarak 12 Aralık 2002 tarihinde alınan 5002 sayılı Bakanlar Kurulu kararının, 14 Ocak 2003 yılında kendisine tebliğ edildiğini öne sürüyor, ancak kararı göndermiyor.
Söz konusu karara bakalım:
"... Haleva'nın bu görevi devam ettiği sürece mabet ve ayin haricinde de, ruhani kıyafet giymesine izin verilmesi, İçişleri Bakanlığı'nın 04.12.2002 tarihli ve 242.370 sayılı yazısı üzerine, 03.12.1934 tarihli ve 2596 sayılı kanununun birinci maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 12.12.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır."
İmza, dönemin Başbakan'ı Abdullah Gül'e vekaleten Abdüllatif Şener'e ait.
Yahudi cemaatinden hukukçular, "Verilen izin, Kılık Kıyafet Kanunu'na ilişkindir, seçimi onama kararı değildir" tezinde ısrar ediyorlar.
Bu durumda Haleva, Yahudi cemaatinin yasal dini temsilcisi görülebilir mi?

Başbakan Erdoğan'ın sinagoglara yönelik eylemin ardından "Hahambaşılığı ilk ziyaret eden başbakan" olması vize anlamına gelir mi?
Veya Haleva'nın Türkiye'deki Yahudi cemaatinin dini lideri seçilmesinin ardından, Neve Şalom Sinagogu'nda düzenlenen törene, Cumhurbaşkanı Sezer'in tebrik göndermesi bu hukuki sürecin tamamlandığını gösterir mi?
Hahambaşının,, cemaatini huhuksal zeminde temsili için, Medeni Kanun'da öngörülen dernek, vakıf statüsHahambaşınıüne mi ihtiyaçları vardır; yoksa 1865'te yayımlanan Hahamhane Nizamnamesi, Bakanlar Kurulu kararı alınması için yeterli midir?
Bu sorular yanıtı, cemaatlerle hukuksal ilişkinin ortaya konması açısından ciddiyet taşıyor. Aksi halde müessesenin konumu, kanunlar önünde gönüldaşlıktan öte gitmiyor.
Serpil Yılmaz, Milliyet 20.11.2003




Başa dönmek için tıklayın









23.11.03





Musevi Cemaati Tedirgin: Izmir Musevi Cemaati Başkanı Bencoya, güvenlik önlemlerinin artırılmasını istedi

İzmir'de 2 bin Musevinin yaşadığını, dört faal ibadethaneleri bulunduğunu hatırlatan Musevi Cemaati Başkanı Bencoya, güvenlik önlemlerinin artırılmasını istedi; "Bizler kendimizi Türk vatandaşı olarak görüyoruz. Saldırılar Türkiye'ye yöneliktir" dedi.

Haber Ekspres 17/11/2003 / İstanbul’da Neve Şalom ve Beth İsrael sinagoglarına düzenlenen bombalı saldırıların ardından, İzmir Musevi Cemaati Başkanı Moris Bencuya ibadethanelerine yönelik güvenlik tedbirlerinin artırılmasını istedi.

İzmir Emniyet Müdürlüğü de, İzmir’de yaşayan 2 bin Musevi vatandaşa yönelik güvenlik önlemlerini artırdı.


İstanbul’daki saldırıları “vahşet” olarak nitelendiren Bencoya, saldırının Yahudi toplumuna ve Türkiye Cumhuriyeti devletine yönelik olduğunu söyledi. Bencoya, “Çok üzgünüz. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes Türk vatandaşıdır ve bizler kendimizi Türk olarak görüyoruz. Böyle bir saldırıyı kabullenmek mümkün değil” dedi.

İzmir’de dört faal ibadethaneleri bulunduğunu hatırlatan Bencuya, cemaatin büyük bir üzüntü ve tedirginlik yaşadığını söyledi
Haber Ekspres 17/11/2003



Başa dönmek için tıklayın













Sadece 'Yahudi' oldukları için işadamlarının tehdit almaları ve üstelik bu korkularını kamuoyuyla bile paylaşmaktan çekinmeleri bu ülke için aslında en büyük 'ayıp'

Sinagoglara yapılan saldırılardan sonra öğrendik ki, Yahudi işadamları ve cemaatin önde gelenleri bir süredir tehdit alıyorlardı. Bir kısmı bu nedenle yurtdışına çıkmıştı. Gidip sorduk, 'Ne haldesiniz?..' Sormaz olaydık! Adının açıklanmasını istemeyen Yahudi bir işadamı, "Bize karşı sürekli bir kampanya var. Ölüm olunca hatırlıyorsunuz" dedi ve bir kısmı legal yayınlarda bir kısmı internette imzasız çıkan yazılardan örnekler yolladı. Çok 'feci' sözler okudum. Peki ya şu 'Yahudi Sermayesi?..' "Memlekette Yahudi mi kaldı ki sermayesi kalsın. 20 bin kişiyiz. Hepimiz zengin olsak ne yazar? Biz korktuk, korktukça içimize kapanıp, küçüldük."

Bombalı saldırıya uğrayıp tahrip edilmeden önce Neve Şalom sinagoguŞaziye Karlıklı, Milliyet 23.11.2003 / 'İş dünyası ve etik' konulu bir konferanstayız. Musevi kökeni bir işadamı da bu konferansın konuşmacılarından. İş ve etik konusunda uzun uzun edilen laflardan sonra sıra sorulara geldi. Dinleyicilerden biri sorusunu yöneltti.
'Neden Museviler bulundukları ülkelerde hep zengin oluyorlar?'

Musevi işadamı orada sadece 'işadamı' kimliği ile bulunuyordu, oysa soru onun diniyle ilgiliydi. Panel yöneticileri soruda bir saldırganlık sezdiklerinden, soru sahibini engellemeye çalıştılar ama o yanıt vermek istediğini belirtti ve şöyle dedi:

"Zenginlik göreceli bir kavramdır ama sorunuz eğer, Yahudiler'in iş dünyasında başarılı olmaları ve bu başarılarıyla da para kazandıklarına işaret etmekse, bu genel olarak doğrudur. Nedenine gelince; Yahudi işadamları iş hayatı söz konusu olduğunda etik değerlere çok bağlıdır. Bir sürü ileri geri laf edilir ama iş yapmaya gelince herkes Yahudileri tercih eder. Çünkü iş konusunda çok dürüstlerdir. Ama sakın yanlış anlamayın, Yahudiler'in dürüstlüğü, iş ahlâkının dinleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Yahudi işadamlarının dürüst olmaları inançlı olmalarından değil, tümüyle kendi çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Çünkü, tarih boyunca 'azınlık' statüsü ile yaşadıklarından, iş yaparken etik değerlerine sıkı sıkıya bağlı olmaları bir tür savunma mekanizmasıdır. Bir Yahudi işadamı iş yaparken daima sözünü tutar. 'Sözü senettir' derler ya bu Yahudi işadamları için gerçekten de böyledir. Ben 1954 yılında işe başlarken, teminat göstermeden kredi bulmuştum. Bu krediyi bulmamda benden önceki Yahudi işadamlarının kredibilitesi etkili olmuştu. Zenginliğe gelince, dürüst çalışırsanız, tercih edilirsiniz. İşiniz gelişir ve tabii ki para da kazanırsınız."

Hacı Fellini lakaplı ve kendisini 'Müslüman' olarak tanımlayan işadamı Mehmet Tanrısever ile yaptığımız söyleşi de bir şekilde bunu doğruluyordu. O yıllarca çalışmayı tercih ettiği işadamlarıyla anlaşmazlıklar yaşamış ve sonunda en güvenilir grubun 'Yahudiler' olduğuna karar vermişti. Bu yargısını da 'Lütfen bunu da yazın' diye bana dikte ettirmişti...

'İsrail devletine vergi ödeyenler'
Sinagoglara yapılan son saldırıyla 'Türkiye'deki Yahudiler' ve kaçınılmaz olarak, 'Türkiye'deki Yahudi Sermayesi' yine gündeme geldi. Saldırıdan sonra öğrendik ki, büyük bir çoğunluğu işadamı olan cemaatin önde gelenleri bir süredir tehdit alıyorlardı ve bir kısmı bu nedenle güvenlik nedeniyle yurtdışına çıkmışlardı. Sadece 'Yahudi' oldukları için tehdit almaları ve üstelik bu korkularını kamuoyuyla bile paylaşmaktan çekinmeleri bu ülke için aslında en büyük 'ayıptı'. Neyse, saldırıyla birlikte onları yine hatırladık...
Tekstil sektöründe çalışan ve bu konudaki bir mesleki örgütte daha önce görev de alan, adının açıklanmasını istemeyen Yahudi bir işadamı "Sanki bize yapılan ilk saldırı buymuş gibi davranmanızı hiç anlayamıyorum. Bize karşı sürekli bir kampanya var. Ancak ölüm olunca hatırlıyorsunuz" dedi ve bir kısmı legal yayınlarda bir kısmı ise internette imzasız çıkan yazılardan örnekler yolladı.
'İsrail devletine vergi ödeyen Yahudi işadamları'
'Hırsızlar, milliyetsizler'
'Putin, Yahudi oligarşisine savaş açtı'
'Necmettin Erbakan liderliğindeki hükümeti deviren Yahudi...
'
Yahudi işadamının gönderdiği metinler arasında buraya süzerek koyabildiklerim bunlar. Gerisi çok feci...


'e - mailime küfürler yağıyor'
Asıl önemli olan onun yorumu:
"Ben çalıştığım iş kolunda 300'ü aşkın kişiye iş imkânı sağlıyorum. Vergimi ödüyorum. Bazen kâr bazen zarar ediyorum. Vatandaşım olan Müslüman bir işadamı hangi sorunları yaşıyorsa ben de aynılarını yaşıyorum. Ama onlardan bir farkım var. Ben korkuyorum. Benim e - mail'ime küfürler yağıyor. Toplumda bir avuç olduğuna inansam da bazıları potansiyel Müslüman düşmanı olduğumuzu düşünüyor. Belki farkındasınız, belki değilsiniz ama Yahudi düşmanlığı diye bir şey var.
Ülkedeki herhangi bir gelişme karşısında açıkça görüşlerini belirten siyasi görüşlerini bile sakınmadan ifade edenler var. Ama ben belirtemem, eleştiri yapamam. Çünkü, ben Türküm ama aynı zamanda da Yahudiyim. Düşünün bu görüşlerimi bile isimsiz olarak vermek ve sonra da benim adımı yayınlamayın diye size güvenmek zorundayım."

'İsrail ile ticaretten korkuyorum'
Yahudi işadamlarının sıkıntısı bu kadarla da bitmiyor. Sözü yine ona bırakalım:
"Belki inanmayacaksınız ama İsrail'le iş yapmak bile istemiyorum. Oraya göçen akrabalarım var. Yani iş yapmam çok kolay. Ama İsrail'le iş yapan Yahudi işadamları diye bir liste yapıp dağıtmayacaklarını kim garanti eder. Ki, üstelik İsrail'le iş yapmak kadar normal bir şey olamaz. Buna rağmen ihracat listemde İsrail yok. Yani istesem iş yaparım ama önceliğim olmaz. Ancak şunu da belirtmeliyim ki, piyasamızda iş yaptığımız Müslüman işadamlarından yana hiç şikâyetim yok. Şikayetim yerleri yurtları belli olmayan ileri geri konuşanlar. Sürekli Yahudi işadamlarının güvenilmezliğinden söz ediyorlar. Yahu, neyimi görmüşler?. Varsa bir uğursuz, mahkemesi var, maliyesi var. Ellerini vicdanlarına koysunlar... Son yıllarda Türkiye'deki hortumların ardından kaç tane Yahudi işadamı çıktı ki?.. Olmaz demiyorum. Yahudi'den de çıkar ama... Sanki bütün entirikaları biz çeviriyoruz gibi... Olacak iş değil."

'İçimize kapandıkça küçüldük'
Konuştuğumuz işadamı, Musevi işadamlarının önce Varlık Vergisi, ardından Türkiye'deki siyasi çalkantılar döneminde 'tüccarlıktan sanayiciliğe' dönüşü tamamlayamadıklarını, herkesin korku içinde olduğu yıllardan çektiklerini ama Yahudi işadamlarının daha çok korktuğunu, korktukça içlerine kapanarak küçüldüklerini belirtiyor;
"1960'lardan sonra Türkiye'de pek çok grup büyüdü, gelişti. İçlerinde patronları Yahudi kökenli olanlar kaç tane sayın bakalım? Profilo derseniz, 'tamam' derim. Ama Jak Bey'in üstüne alevli silahlarla geldiler. Adam, demeç üzerine demeç verir, o toplantı senin, bu toplantı benim dolaşırdı. Sesi soluğu çıkmaz oldu. Alarko derseniz... Doğrudur, işlerine devam ediyorlar... Burla'lar vardı. Türkiye'nin ilk sanayicilerinden. Hani neredeler? Gerisi, küçük boy, orta boy işletmeler. Büyüyemediler. Bundan sonra da büyüyemezler. Ha, halimizden şikayetçimiyiz. Değiliz. Olsak gideriz. Ama burası bizim de topraklarımız. Ama 'Yahudi işadamları, Yahudi sermayesi filan' diye acayip suçlamalar yapanlaradır, lafım."

'500 yüzyıldan önce de vardık'
Bu arada işadamının bir ricası da var. "500 yılı aşkın süredir bu topraklarda yaşayan Yahudiler' söylemine itiraz ediyor ve Yahudiler'in büyük göçten çok önce de bu topraklarda yaşadıklarını belirterek, TÜSİAD'ın Görüş Dergisi'ndeki Eylül 2003 sayısını okumamızı istiyor.
Naim Güleryüz'ün dergide yayınlanan makalesinde, Ege Bölgesi'ndeki eski kent kazılarında MÖ 4'üncü yüzyılda yaşamış Yahudilere ait yerleşim bölgelerinin varlığına rastlandığına işaret ediliyor. Yazıda Fatih Sultan Mehmet, 1453'te İstanbul'u fethettiğinde kentteki nüfus arasında Yahudiler'in de bulunduğu belirtiliyor. Yani 1492 göçü, bu topraklarda Yahudi yaşamının başladığı miladı değil, sadece 'hoşgörüyü' anlatıyor.


'Yahudi kalmadı ki sermayesi kalsın'
Türkiye'de adlarını burada tekrarlamak istemediğim, ama 'bilirkişi' olarak TV'lerde bile ciddiye alınıp görüşü sorulan bazı 'entellektüel'lerin bile kitaplarında 'Türkiye'deki Yahudi sermayesini' olumsuz bir dille işaret ettikleri bir gerçek. Türkiye'deki Yahudi işadamlarıyla İsrail arasında bağlantı olduğuna dair açık olmayan imalarda bulunuyorlar. Uzun konuşmalar sonucunda 'Yahudi işadamlarının kendilerini hedef haline getirdiklerini' anlatmak istiyorlar.
Acaba bu görüşlerdeki gerçeklik payı ne kadar? 'Yahudi sermayesinin Türkiye'deki reel gücü nedir?' diye soruyorum. "Türkiye'de Yahudi kalmadı ki sermayesi kalsın" diye yanıtlıyor ve şöyle devam ediyor:


"Yaklaşık 20 bin civarında bir nüfusumuz var. 20 binin hepsi fabrikatör olsa ne yazar, ki değil. Kadını var, çocuğu var. Perşembe pazarında siftah yapmadan kapayanı var. Birkaç sanayicisi de var. Aileden kalan mirasla rantiye yaşayanı da var. Yani irisi de var ufağı da var. Ama sağdan sola saysanız kaç yazar?.. Gelir dilimine baktığınızda en üstte kalan 1 milyon 300 bin kişiymiş. Tüm Yahudi nüfusunu bu 1 milyon küsür insan içine yazsanız ne olur? Ayrıca bizim de yoksulumuz, düşkünümüz epeyce. Gençlerin çoğu göç etmiş, ninesi dedesi burda kalmış."
Şaziye Karlıklı, Milliyet 23.11.2003



Başa dönmek için tıklayın











22.11.03






Alarko Holding Başkanı İshak Alaton: Sinagog baskınlarının ve Yahudi aleyhtarlığının nedenlerini konuştuğu söyleşide sadece Israel'i eleştirdi. Alaton'a göre bütün kabahat Israel'de !

Bu söyleşi, radikal islam bayraktarı, 65.000 tirajlı, antisemit köktendinci Vakit Gazetesince beğenilerek, 24.11.2003 tarihli sayısında baştan sona eksiksiz basılmıştır

Nuriye Akman, Zaman Gazetesi 23.11.2003 / Alarko Holding ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton’la sinagog baskınlarının analizini yapmaya gittiğim gün, İstanbul yine kana boyandı. Söyleşi sırasında duyduğumuz patlama sesi, Alaton’un sükûneti ve olayları değerlendirişini cuma günkü yazımda okudunuz. Bugün, röportajın dünyada yükselen Yahudi aleyhtarlığının nedenlerini konuştuğumuz kısımlarını veriyorum.

Alaton’un Şaron politikalarını bir çıkmaz sokak olarak nitelendirişini, İsrail devletinin politikalarının barışın önündeki engellerden biri olduğunun ve bombaların İstanbul’un dinlerarası diyalog merkezi olma yolundaki çabaların “cezalandırılma” olasılığının altını çizmesini, terörden tek çıkış yolu olarak zengin ile fakir arasındaki uçurumun ortadan kaldırılması ve eğitime önem verilmesi yolundaki çağrısını çok önemsiyorum.

Sinagog baskınlarının amacı neydi?
Birkaç sebep olabilir. İnsanlar arasındaki farklılıkları kullanarak, ayrımcılığı teşvik etmek ve Türkiye’yi politikası dolayısıyla “cezalandırmak”. Çünkü Türkiye Batı’ya yakın, ABD ile ilişkileri malum, İsrail ile ilişkileri açık. Bundan dolayı bazı aşırı uçlar tarafından kullanılması gerekli bir platform olarak düşünülmüş olsa gerek. Sayın Başbakanın “Terörün mesajı neyse elimin tersiyle iterim” şeklindeki mesajı muhteşemdi. Hahambaşını 70 kişilik bir ekiple ziyaret etmesi de, “Neden Musevilerin ölmüş olması üzerinde durmuyorsunuz?” şeklindeki soruya “Nereden çıktı şimdi Musevi–Müslüman ayrımcılığı. Benim için bütün vatandaşlar TC vatandaşıdır.” şeklindeki cevabı da muhteşemdi. Avrupa ve Amerika’da geniş yer aldı ve dediler ki “Bu adam cidden demokrat”. Bin defa yemin etse “ben demokratım” diye bu etkiyi yaratamazdı. Sayın Erdoğan, vasat politikacılıktan, devlet adamı olma yolunda birçok basamak birden çıktı.

Musevi vatandaşlarımızın cenazeleri, Türk bayrağına sarılarak onlara şehit muamelesi yapıldı. Bu iki dinin mensuplarını daha da yakınlaştırır mı?

Muhakkak ki. Hayret verici derecede başarılı bir kriz yönetimi gördük. Hem Başbakanlık katında hem vilayet katında, anında karar verilmesi, hemen bayraklara sarılması, “Onlar bizim has vatandaşlarımız” mesajının verilmesi bürokrasi için şapka çıkartılacak bir olaydı.

Son zamanlarda dinlerarası diyalog görüşmeleri çerçevesinde, Türk Musevileri ile Müslümanları arasında müthiş bir sıcaklık yaşanmaya başlanmıştı. Acaba birbirleriyle böyle sevgi ilişkisine girilmesinden rahatsızlık mı duyuldu?

Olabilir ama bu da ters tepti.

İstanbul’un dinlerararsı diyaloğun merkezi olması mı istenmiyor acaba?

İstanbul bugün dinlerarası diyalogların işleyeceği, gelişeceği, hatta Orta Asya’daki Müslüman cumhuriyetleri tarafından dahi destek gören bir şehir oluyor. Dediğiniz gibi, belki de terör odakları bundan rahatsız oldu.

Patlamadan iki gün önce bir iftar yemeği verdi hahambaşı. Sinagogda ezanlar okundu, salavatlar getirildi, Sayın Haleva’nın sıcak tavırları Müslümanlar tarafından memnuniyetle izleniyor. Bütün bunlar, buradaki Yahudilerin “cezalandırılması” için bir sebep olarak düşünüldü belki.

Mümkün. Muhtemel. Ben kimler tarafından yapıldığının üzerinde durmadım. Ama neden terörizm artıyor, bunun üzerinde çok kafa yoruyorum. Ben medeniyetler çatışması teorisine inanmıyorum. Medeniyetler kelimesinin arkasında dinler çatışması var denmek istendiğinin de farkındayım. Onu da reddediyorum. Terör olaylarının artmasının nedeni, gittikçe derinleşen zengin–fakir uçurumu. Sende var, bende yok. Sen iyi yaşıyorsun, ben kötü yaşıyorum. Bunun bir yerde patlaması kaçınılmazdı. Maddi imkanlara sahip olamayan ve umutsuzluğa düşen insanların daha çok teröre yaklaşacağına inanıyorum.

Dünyada yükselen Yahudi düşmanlığı dalgasının nedeni ekonomik mi yani?

İsrail, bugün şahıs başına geliri 20 bin doların üstüne çıkmış, 4 milyonluk bir refah toplumu. İçinde 1 milyona yakın da Filistinli İsrail vatandaşı var. Gazze Şeridi’nde, doğu yakasında yaşayan Filistinlilerin geliri en iyi halde bunun onda biri. İşin daha tehlikeli yönü işsizlik yüzde 50’nin üzerinde. Bazı yörelerde her üç Filistinliden ikisinin işi yok.

İsrail’in izlediği politikaların bunda rolü yok mu?

Direkt rolü var. İsrail’in izlediği politika fevkalade yanlış. Bir defa Filistinlileri iş yapmaktan alıkoyuyor. Eskiden Filistinliler tarımda, endüstride, turizmde çalışan insanlardı. Ne zaman ki İsrail devleti Filistinlilere İsrail’e girme yasağı koydu, iki toplumu birbirinden ayırdı. Ama terör olayları azalmadı; çünkü adamlar aç. Umudunu kaybeden insan terörizme gider, kaybedecek başka şeyi yoktur çünkü. “Ölürken düşmanlarımdan elli–yüzünü de götüreyim” der. İsrail’in ayrımcı politikasının terörizmin gelişmesinde önemli bir faktör olduğunu bütün dünya idrak ediyor. Ben de bu idrak içindeyim. İsrail’in politikası çıkmaz sokak politikasıdır. Muhakkak bundan geri dönmemiz lazım.

Geçenlerde İsrail Genelkurmay başkanı, Şaron’u uyardı “Böyle giderse ülkeyi batıracaksın.” dedi biliyorsunuz.

Ayrıca İsrail gizli servislerinin iki senede bir değişen başkanlarından dördü bir araya gelip bir deklârasyon yayınladılar. Dediler ki: “İsrail devletinin bugünkü politikası bizleri açmaza götürüyor. Biz bu politikadan hızla ayrılmalıyız yoksa nefretin arttığı bir dünya yaratıyoruz.”

Niye bu kadar geç ayıldılar? Tek başına Şaron mu sorumlu bundan?

Kabul etmek lazım ki her şeye rağmen İsrail, demokratik bir ülke. Dünyaya umut vermesi gereken en önemli unsur, İsrail’in açık bir toplum oluşu. Bu yüzden eleştiriler en üst düzeyde cesaretle ortaya kondu. Bu çıkmaz sokak politikasından muhakkak dönmemiz gerekir. Bir kediyi köşeye sıkıştırırsanız, üstünüze saldırır. Aynı olayı İsrail de yaşıyor, Filistin de. Demek ki bu üstünüze saldırma olayını durdurmanız lazım.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Almanya’da, Fransa’da bir suçluluk duygusu, bir borçluluk duygusu oluştu Yahudilere karşı. Ve bunun sonucunda da Yahudilerin eleştirilmesi tamamen yasaklandı. Bunda kantarın topunun kaçmasının da bir rolü yok mu?

Çok yerinde bir soru bu Nuriye Hanım. Ben kantarın topu yerine sarkaç diyeceğim. 30’lu, 40’lı yıllarda zulüm görmüş Yahudilere duyulan sevgi, rikkat, sarkacı bir uca götürdü ve bunun neticesinde İsrail devleti doğdu. Sonra orada bir çekişme başladı Filistinlilerle. O zaman bir uçta bulunan o sevgi sarkacı yavaş yavaş ortayı buldu ve bugün sarkaç ortayı geçti, o eski kalıntı Yahudi düşmanlığına doğru tekrar yükselmeye başladı.

Çünkü herkes gördü ki İsrail’in kendisi zulüm yapıyor.

Tamam. Bravo. Çok doğru. Haklılık unsurları zayıfladı. Sarkacı diğer uca giderken durdurmamız ve tekrar ortaya getirmemiz lazım. Sarkacın daha ileri gitmesini önleme ve mantıkla, sevgiyle ortada durması yolunda Türkiye’nin büyük bir rolü var.

Almanya’da diyelim ki, bir Yahudi şairin şiirini edebi şekilde eleştireceksiniz, ona yönelttiğiniz eleştiri bile hemen antisemitist damgası getiriyor insana.

Evet buraya kadar da gelindi, böyle gariplikler yaşanıyor. Ve hiçbiri de haklı değil bunların.

Amerika’da bile Yahudilerin eleştirilmesi konusunda gizli sansür olduğu söyleniyor.

Evet ve bunu söyleyenler arasında Yahudiler var. Naum Chomsky mesela. En büyük “antisemitist” o! Adam Yahudi. Fakat Yahudilerin yanlış politikalarını en şiddetle eleştirenlerin başında da o geliyor. Amerika’daki Yahudi lobisinin en az yarısından fazlası, bugün İsrail’in politikasının değişmesi gerektiğini düşünüyor. Her şeye rağmen ABD’deki Yahudi lobisinin dikkatli bir politika güderek İsrail’in barışçı bir mesafe alması yolunda efektif olacağını ümit ediyorum. Özellikle İzak Rabin’in fanatik bir Yahudi tarafından öldürülmesinden sonra fanatizm İsrail’in yönetiminde hızla yükseldi.

Fanatizmini terörizme kadar vardıran insanlar her dinin mensupları arasında olabiliyor. Bunlar, bir–iki kişi değildir kuşkusuz. Türk Yahudilerinin Müslümanlarla güzel ilişkisini cezalandırmak isteyen bir grup da vardır herhalde. Böyle de bir tehlike yok mudur sizler için?

Yüzde yüz vardır. Zaten bunu yapanlar da herhalde onlardır diyorum.

Eğer böyle bir tehlike varsa, Türk Musevilerinin tek düşmanı fanatik Müslümanlar değil, aynı zamanda fanatik Museviler de olabilir.

Olabilir. Bütün fanatikler tehlikelidir. Kendilerini Müslüman ya da Musevi zannedenlerden söz edebiliriz belki. Ben bunu Müslümanlığın ya da Museviliğin sınırları içine hapsetmeyi de doğru bulmuyorum. Düşünce trendleri içinde İsrail’i teenniye, daha ılımlı, daha barışçı bir politikaya davet eden unsurlar bence çok daha ağırlıklıdır. Bütün mesele İsrail’deki kavganın, nasıl kontrol altına alınacağının bilinmemesi.

Şaron dünyadaki bütün Yahudileri İsrail’e gelmeye çağırdı. “Museviliğin tek iyi yaşanabileceği yer İsrail’dir.” dedi. Türk Yahudileri için anlamlı bir çağrı mı bu?

Katiyetle değil. Son terörist olayın üzerine böyle bir davetin gelmesi de, geçerli bir fikre dayanmıyor. Çünkü burada bir defa olan bir olay, İsrail’de hemen her gün oluyor. Bir Yahudi’nin nerede mutlu ise, orada yaşamaya devam etmesi onun insanlık hakkı ve çıkarıdır. Bütün dünyadaki Yahudilerin miktarı 15 milyon. 6 milyarın binde 2,5’u Yahudi. Türkiye’de 25 bin Yahudi var. 65 milyonun on binde dördü. Yani esamisi bile okunmayacak kadar küçük bir topluluk. Amerika’da 6 milyon Yahudi var. 260 milyon içinde, yüzde 2,5. Ama Kongre’de yüzde 17, üniversitelerde yüzde 20, hukuk dalında yüzde 30 oranında önemli Yahudi var. Nobel alanların yüzde 32’si Yahudi.

Yani üç Nobel ödüllüden biri Yahudi.
Evet, bir Yahudi 120 misli daha çok Nobel ödülü kazanıyor gibi bir saçmalıkla karşı karşıyayız. Bunu ırk üstünlüğü gibi bir aptallıkla izah etmeye kalktığında Hitler’in tuzağına düşüyorsun. Peki o zaman bu farklılık neden? 19’uncu asırda Polonya’dan ve Rusya’dan kaçmış Yahudiler Amerika’ya gittiler; çünkü Amerika özgürlüğün ülkesiydi. Fakir terziler, fakir kunduracılar, fakir tarımcılar, biraz para kazanınca çocuklarını eğittiler. Çocuklar da kendi çocuklarını eğittiler. Beşinci kuşakta genel toplumun içinde yüksek eğitim görmüş, saygın bir şahsiyet haline gelmiş, toplumun çıkarına fikir üreten insanlarla karşılaşıyoruz.

Gelelim Türkiye’ye.

Atatürk ilmin önemine inandı. 80 yıllık Cumhuriyet tarihi içinde milli eğitime Hazine’den ayrılan pay Atatürk zamanında en yüksek yüzdelerdi. Atatürk’ün ölümünden sonra devamlı bir düşüş görüyoruz. Ve bu sözüm ona demokrasi geldikten sonra iyice düşmeye başladı. Eğitim şimdi yerlerde sürünüyor. Avrupa’ya gittiğim zaman bana soruluyor: Neden Türkiye gelişmemiş bir ülke? Hemen parmağımı eğitime basıyorum ve diyorum ki bakın Almanya’daki Türk azınlığın yüzdesi 2,5.

Aynen Amerika’daki Yahudi toplumu gibi.

Ama Amerika’daki Yahudi lobisi çok kuvvetli, Almanya’daki birinci kuşağın eğitimi çok düşüktü, ikincisi biraz daha iyi, üçüncüsü biraz daha iyi. Eğer Almanya’daki Türk toplumu çok iyi eğitilirse orada saygın bir toplum haline gelecek ve Türkiye’nin çıkarına uygun bir lobi yaratacağız. Bugün eğitilmiş Türk gençlerinin yaptıkları bir mucize var. Seatle’a gittim. Microsoft’ta Bill Gates ve etrafındaki üst düzey bin kişinin 94’ü Türk. Microsoft’taki beyinlerin yüzde 10’u Türk. Dünya nüfusunun yüzde biri Türk.

Yani bir Türk 10 dünya vatandaşına bedel.

Evet. Çünkü bunlar iyi eğitimli insanlar. Bill Gates, Türkleri özellikle seviyor değil ki. İşine geliyor. Çünkü adamlar becerikli, üretken. Ve Türkler orada kendilerini ispat ettiler. Neden Türkiye’de ispat edemiyorlar kendilerini? Çünkü eğitim düzeyimiz düşük. Bütün insanlar 320 gramlık bir beyinle yaşıyor. Eğer sen akıllıysan, hayatın ne olduğunun idrakindeysen, 320 gramlık beynini de akıllıca kullanabiliyorsan ve içine gereken bilgileri koyabiliyorsan dünyaları fethedersin.
Nuriye Akman, Zaman Gazetesi 23.11.2003



Başa dönmek için tıklayın













Cehennemin kapısı : Birileri, İslami terör denen ucubeyi alt edebilecek tek ülkeyi, Türkiye'yi, delirtmeye çalışıyor

Nereden mi biliyorum? Çünkü bunların olduğu bir ülkede, İsrail'de yaşıyorum. Birileri, benzer bir cehennemi Türkiye'de yaratmaya çalışıyor. Birileri bütün sıkıntılarına rağmen işleyen ve gün geçtikçe serpilen demokrasimizi sakatlamaya çalışıyor.

HizbullahAyşe Karabat Radikal, 22.11.2003 / Yavaş yavaş değişecek her şey. Sabahları çocuğunuzu okul servisine bindirdiğinizde, içinizi derin bir sıkıntı kaplayacak. Bir süre sonra, şehrin kalabalık yerlerine kurulmuş, kontrol noktalarına alışacaksınız.

Canınız öğle yemeği için dışarı çıkmak istemeyecek. Kamyonetiniz varsa mesela, trafikte sağınızın solunuzun boş olması şaşırtmayacak sizi, her köşe başında durdurulmaya da alışacaksınız.

Sokağınızda gördüğünüz boyası dökülmüş park halindeki araba, daha önce tatmadığınız bir sıkıntıya sevk edecek sizi. Hatta belki, park edip de bıraktığınız arabanıza döndüğünüzde, arabanızın içine girilmiş olduğunu, 'Şüphe üzerine şu saate arabınızın içinde araştırma yaptık, özür dileriz, zararınız varsa şu numaraya başvurabilirsiniz' diyen polis notundan anlayacaksınız.
Arap komşunuz, başka bir arkadaşıyla apartmana girerse, polisi aramak için telefona sarılmak hayatınızın rutini haline gelecek. Yolda keyifli keyifli ıslık çalarak yürürken büyük çöp bidonları karşınıza çıktığında melodiyi unutup, yolunuzu değiştireceksiniz belki de. Alışveriş merkezleri çekici gelmeyecek eskisi kadar. O çok sevdiğiniz kafeye girerken, didik didik aranmak hiç ama hiç hoşunuza gitmeyecek başlangıçta, ama zamanla buna da alışacaksınız.

Belki de, Türkiye rezervasyonlarını iptal eden yabancı turistler yüzünden, sizin işleriniz de etkilenecek. Ekonomik anlamda zor günlerden geçeceksiniz. Kim bilir, her zaman aklınızda olan ama bir türlü gerekli adımları atmadığınız o yurtdışına yerleşme planını uygulamaya koyulacaksınız. Gitmez de kalırsanız, geceleri nedensiz yere uykularınız kaçacak. Sakinleştirici ilaç satışları artacak birdenbire.

İşte cehennemin kapısından bakınca, içeride bunlar var.

Nereden mi biliyorum? Çünkü bunların olduğu bir ülkede, İsrail'de yaşıyorum.
Birileri, benzer bir cehennemi Türkiye'de yaratmaya çalışıyor.
Birileri bütün sıkıntılarına rağmen işleyen ve gün geçtikçe serpilen demokrasimizi sakatlamaya çalışıyor.
Birileri adına İslami terör denen o ucubeyi, yüzyıllardır süren hoşgörü geleneğine dayanarak alt edebilecek tek ülkeyi, Türkiye'yi, delirtmeye çalışıyor.
Birileri, bizi kendi refahını, başkalarının fakirliğinin üzerine kuran vicdansızların oyuncağı yapmak istiyor. Üstelik bunu yaparken yorulmuyorlar da, o vicdansızların yarattığı frenkeştaynlar üzerimize salınıyor. Bu oyuna gelirsek, kapısından baktığımız o cehenneme gireceğiz. İşte o zaman, terör kazanacak.
Terörün kazanmasına izin veremeyiz, vermemeliyiz.


Zakaların Türkiye'ye gelmeleri iyi oldu tabii
"Bunlar, kol poşeti, bunlar da bacaklar için..." Gözlerimdeki dehşete aldırmadan devam etmişlerdi: "İntihar saldırganlarının mutlaka ki, kafaları kopar, kafalar için de torbalarımız var."
İsrail'deki Zaka üyeleri böyle anlatmışlardı işlerini yaparken kullandıkları araç gereci.
Bir malayı gösterip, "Bunlar da asıl aletimiz, haliyle ortalığa etler yapışıyor, onları kazımak gerek" demişlerdi.
Sinagog bombalamalarından sonra, Türkiye'ye gelen Zakalar tamamıyla dindar Yahudilerden kurulan gönüllü bir örgüt.

Çünkü Yahudi dini, cesetlerin bütün halinde gömülmesini gerektiriyor. Zaten kurucuları da bir trafik kazasından sonra, ortalığa saçılan vücut parçalarının süpürüldüğünü görünce harekete geçmeye karar vermiş. Zaka olmak hiç de kolay değil: Sakin ve düzenli bir hayata sahip olmak gerekiyor. Böyle bir hayatı da evli olmanın sağlayacağını düşündüklerinden, Zaka olmak için evli olmak ilk şart. Zorlu bir eğitimden de geçiyorlar. İlkyardımın yanı sıra, dehşete düşmüş insanları sakinleştirmeye yönelik psikolojik danışmanlık da öğreniyorlar. İşleri zor olduğu için sürekli grup terapilerine de katılıyorlar ayrıca. Hemen hemen her şehirdeki merkezlerini nöbetleşe hiç boş bırakmıyorlar, bir dahaki felaket haberine kadar da topluca dua ediyorlar.

Sinagog bombalamalarından sonra Zakaların Türkiye'ye gelmeleri iyi oldu tabii. Deneyimleri sayesinde kayıp olan bir babaannenin cesedi bulundu. Umarım, tecrübelerini Türk sağlık görevlileriyle paylaşma imkânı da bulmuşlardır. Zakalara ya da gönüllü kuruluşlara hiçbir itirazım yok, çok da insani buluyorum bu tip yardımları da, İsrail'den gelen başka bir ekip düşündürdü beni. Ölenler Türk vatandaşıyken, tabutları Türk bayrağına sarılmışken, çok Türkiye'ye ait bir biçimde, İsrail'de asla olmayacak bir şey olurken; cenazeye katılan Türk Musevi kadınları başlarını kippayla örterken, İsrail emniyet görevlilerinden kurulu araştırma ekibine ne oluyor?
Ayşe Karabat Radikal, 22.11.2003



Başa dönmek için tıklayın












21.11.03









Şeyla Benhabib'in yazısı ve Radikal`in inanılmaz tercüme hatası: "Türkler Yahudiler kardeş diğerleri kalleş" (!)

photo of sheyla benhabibArman Artuç, 19.11.2003 / Şeyla Benhabib Istanbul doğumlu bir Yahudi. Robert Kolej`i bitirdikten sonra Yale Univesitesi`nde felsefe doktorası yapmış. Ben en son Harvard`da olduğunu düşünüyordum ama az sonra bahsedeceğim yazısını altında Yale`de felsefe profesörü olduğu yazıyor. Sözün kısası önemli, fikirlerine kulak verilmesi gereken bir insan.

New York Times`ın 18 Kasım tarihli nushasının Açık Yorum diye tercüme edebileceğimiz köşesinde Benhabib`in son patlamalar üzerine yazdığı bir makale yer aldı. Yazıyı daha sonra okumak için bir kenara ayırdıktan sonra, 19 Kasım tarihli Radikal`de yazının tercümesinin yayınlandığını gördüm. Bir göz atıp geçecekken Ermeni ve Rum kelimelerini bir arada görünce bir duralayıp okumaya yeltendim. Son paragrafın başını en iyisi alıntılayayım.

"Türkiye'deki bazı azınlıkların (Türk topraklarında hak iddia eden Rumlar, Ermeniler ve Kürtler, ki Yahudileri pek sevmezler) bu hoşgörüden daha az nasiplendiğine kuşku yok."

Buyrun buradan yakın. Parantezin sadece dışı yazının geri kalanı ile de uyumlu ve pozitif bir mesaj icerirken, parantezin içi son derece itici, anlamsız bir mesaj içeriyor. Konu ile hiç alakası yokken, bu şekilde Rum, Ermeni, Kürtlerin yazıya sokulması beni inanılmaz rahatsız etti. Hatta acaba Benhabib`e bir cevap vermek gerekir mi diye bile düşündüm.

Sonradan iyi ki aklıma orjinal yazıya bakmak geldi. Bakın orjinalinde ne diyor Benhabib...

"To be sure, some of Turkey's other minorities - the Greeks, Armenians and Kurds, who unlike the Jews, have had territorial claims on Turkish lands - have fared far less well. "

Peki ben Radikal`de o çeviriyi yapana ne desem bilmem ki. Doğru çeviri herhalde şuna yakın birşey olurdu: "Türkiye`nin bazı diğer azınlıklarının-Yahudiler`in aksine Rumlar, Ermeniler ve Kürtler geçmişte Türkiye topraklarında hak iddia etmişlerdir- daha az uzlaşabildiklerine/geçinebildiklerine kuşku yok. " Isteyen istediği açıdan bu cümleyi de eleştirebilir tabii eleştirmesine, ama ben sadece Benhabib`in objektif olma gayretini görüyorum.

Eğer Benhabib kadar önemli bir insanın yazısını Türkiye Radikal`deki çeviriye dayanıp tartışsacaksa, vay halimize. "Türkler Yahudiler kardeş diğerleri kalleş" diye başkaları da buna dayanıp atıp tutabilirler yarın.

Radikal umarım bu hatayı bir an once düzeltir.
Arman Artuç, 19.11.2003




Başa dönmek için tıklayın












20.11.03











İslam ve terör

Nuray Mert , Radikal, 20/11/2003 / [...] 'İslam ve terör!', bu ikisi arasında bağnazlık, selefilik, vs. üzerinden kolay bağlantılar kuranlar böyle olayları vesile yapıp, hafıza tazelerler. Hemen söyleyeyim, dinle, dindarlıkla, terör arasında şıp diye bağ kurmak bizi hiçbir yere götürmez.
Bir insanın halim selim bir dindar olması ile İslami terör militanı olması arasındaki yol, bir insanın alelade bir aile babası olmasıyla seri katil olması arasındaki mesafe kadar uzak.


İkinci olarak, bir dinin terör ve şiddet içeren ideolojilere konu olması, bir ilahiyat yorumu meselesi değil ki, ılımlı İslam yorumlarının öne çıkması bu tip olayları engellesin. Üçüncüsü, dinini radikal bir siyaset çerçevesinde yorumlayan adam, 'Müslümanlık barış dinidir' diyen, buna benzer mesajlar veren mercileri otorite kabul edip dinlemiyor.

Daha önce söylediğim şeyi tekrarlayayım, bu dini bir mesele değil, dinin işin içine sokulduğu bir mesele. Olayı dini bir mesele olarak görmek, sorunu anlamayı ve çözüm yönünde bir şey yapmayı sonsuza kadar erteleyen kolaycı bir yaklaşım.

Ama sadece bu değil, Türkiye'de yaşanan ve din etrafında dönen gergin tartışmalar, böyle olaylara gönderme yapılarak daha da içinden çıkılmaz bir noktaya sürükleniyor. Düşünün, bu olay vesile edilerek, 'AKP, İslam'ın selefi yorumlarıyla arasına mesafe koymalı' diye de, dolaylı birçok konuda da hükümete mesaj çekilmeye başlandı.

İslam ve terörü kolayca birbirine bağlayarak, laiklik ve demokrasiye ilişkin sorunlarımızda tıkandığımız noktadan kaçmanın hiçbir anlamı ve faydası yok. Yani, bu yol yol değil, bu konulardaki sorunlarımızı kafa karışıklığı ve kafa karıştırarak değil, samimiyet ve netlikle çözebiliriz.

Diğer taraftan, karşılık bulsun bulmasın, bu tür olaylara gerçekten dinin, dindarlığın dahli olsun olmasın, dinleyen çıksın çıkmasın, yani ne olursa olsun, tabii ki, İslami mercilerin, çevrelerin, toplulukların, dinlerini bu çerçevede gündeme getiren olayları sonuna kadar kınaması, bu konuda mesaj vermesi ve iman tazlemesi anlamlı ve önemli. [...]
NNuray Mert , Radikal, 20/11/2003



Başa dönmek için tıklayın









19.11.03








Yaşıyoruz, tarih boyu bizi silmeye çalışanlara, soykırım yapanlara, okullarımızı kudaklayanlara, sinagoglarımızı bombalayanlara rağmen

David Romano

HEPİMİZİN CANINI ALMADIKÇA ÖLMEYECEĞİZ BİZ!Hiçbir kelime duygularımı ifade etmeye yetmiyor. Hiçbir şey katılaşan yüzümü eritmeye, hep aynı yöne bakan gözlerimi başka bir yöne çevirmeye yetmiyor.

Ulus Aşkenaz sinagogunda, cenazede teröre karşı bir kez daha lanet okundu. Hahambaşı Sn. İzak Haleva bir kez daha terörü durdurmak için uluslararası işbirliğinden ve dayanışmadan bahsetti. Hepimiz barış dolu günler arzu etmeyi temenni ediyoruz.

Sanki zaman durdu. Saatler geçmiyor. 09.17 cumartesi sabahı hala. Sanki vuruluyorum. Şişli'de tavan üstüme çöküyor. Neve Şalom camları kırılıyor içimde.

Hiçbir günahı olmayan masum sivillerin katli, insanlık dışı canavarların işlediği dinle, milletle bağdaşmayan aşağılık bir suçtur.

Ağlayamıyorum. Hiç ağlamadımm ağlayamadım. Gözyaşlarım içime aktı sanki. Bütün içim yandı, ezildi.

Bitsin artık bu terör! Masumlar ölmesin! Günahsız zavallı çocuklar ölmesin. Nasıl bir insanlıktır bu ? Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?

Bizler Türkiye Yahudileri olarak, her zamankinden daha fazla "Türk" toplumuna kendimizi anlatmalı, burada yaşamaktan dolayı gururlu ve mutlu olduğumuzu haykırmalıyız. Bizler burada mutluyuz ve mutlu olmaya devam edeceğiz. Hiçkimsenin birbirimizi bölmeye çalışmasına izin vermeyelim. Terörün amacı zaten budur.

Türkiye'deki bu mozaiği bozmaya çalışanlar amacına ulaşamayacaklar.

YAHUDİYİZ İŞTE! 5764 SENEDİR YAHUDİYİZ! GURURLUYUZ DA BUNDAN ! ÖLMEDİK ÖLMEYECEĞİZ!

25 ÖLDÜK.100 ÖLDÜK.1000 ÖLDÜK.. 6 MİLYON ÖLDÜK, DAHASI MI VAR? ÖLMEDİK AMA İŞTE!!

YAŞIYORUZ...TARİH BOYU BİZİ SİLMEYE ÇALIŞANLARA, SOYKIRIM YAPANLARA, OKULLARIMIZI KUNDAKLAYANLARA, SİNAGOGLARIMIZI BOMBALAYANLARA RAĞMEN!!

GÜÇLÜYÜZ İŞTE! ANLAYAMADINIZ MI DAHA ? YÜREĞİMİZ BİR, CANIMIZ BİRDİR BİZİM..

HEPİMİZİN CANINI ALMADIKÇA ÖLMEYECEĞİZ BİZ !
David Romano



Başa dönmek için tıklayın











18.11.03







Sinagoglarda bulunan yüzlerce kişi kıyımdan kıl payı kurtuldu: Teröristler sinagoglara cemaatin çıkış saatlerini istihbaratla öğrenip saldırının zamanlamasını ona göre planlamıştı

Teröristler sinagoglara cemaatin alışılan çıkış saatinde saldırdı. Ancak, o gün şans eseri her iki sinagogdaki dualar beklenenden uzun sürdü. Patlama, cemaat dışarı çıktığı sırada gerçekleşseydi, ölü sayısı çok daha fazla olacaktı

Anette Rubinstein Talu için, öğrenim gördüğü Özel Bilgi Koleji'nde tören düzenlendiAjanslar / İstanbul'da saldırıya uğrayan sinagoglardaki dualar beklenenden daha uzun sürmesi, büyük bir facianın önüne geçti.

Emniyet yetkililerine göre, teröristler istihbarat çalışmaları sonucunda saldırı saatlerini önceden belirledi, cemaatin tümü dışarıya çıktığında bombaları patlatmak istedi. Saldırganlar saat 09.20'de Şişli'deki Beth İsrael Sinagogu'na içinde bomba yüklü kamyonetle saldırdı. Özellikle tercih edilen bu saat, cumartesi sabah duasının bitişine denk geliyordu. Bir dakika sonra da Neve Şalom Sinagogu'nda yine bir bombalı araç infilak etti. Bu sinagogdaki dua da aynı saatte bitiyordu. Ancak o gün 'şans eseri' her iki sinagogdaki dualar uzadı.

Neve Şalom'daki duanın ardından bir Musevi genci için '13 yaş' töreni, Bar Mitzva düzenlendi. Bu törende erkekliğe adım atmış sayılan genç, Tevrat'tan bir bölüm okurken patlama meydana geldi. Musevi cemaatine yakın kaynaklar, bu tören düzenlenmemesi halinde cemaatin patlama esnasında dışarıda olabileceğini ve ölü sayısının büyük oranda artabileceğini söyledi.

Dışarıya çıkmadan patladı
Şişli'deki sinagogda her hafta Tevrat'tan okunan bölüm bu sefer biraz daha uzundu. Hahambaşı Haleva da duayı okuduktan sonra okunan kısımla ilgili 'Peraşa' denilen yorum yaptı. İşte bu bölüm bittiğinde bombalar patladı. Tevrat'tan okunan bölüm daha kısa olsaydı, dışarıya çıkan cemaat bombalı aracın hedefi haline gelecekti.

Türkiye Musevi Cemaati Basın Sözcüsü Silvio Ovadio, duaların uzunluğuna göre sinagogtan çıkışların bazen 10-15 dakika gecikebileceğini bildirdi. Ovadio, 'Olay günü de büyük bir şans eseri dua uzun sürdü' dedi.

--------------------------------------------------------------------------------

Şişli Beth Israel Sinagogu'nda hem annesini, hem biricik kızını kaybeden Tily Rubinstein Talu, 'Ellerimle giydirdim. Öpüp, koklayıp yolcu ettim. Bu nasıl acı Allahım' diyerek gözyaşlarına boğuluyor

Şişli Beth Israel Sinagogu'nda meydana gelen patlamada ölen 9 yaşındaki Anette Rubinstein'in olay sırasında yanında olan anneannesi 85 yaşındaki Annet Rubinstein'in cesedi, dün olay yerinde inceleme yapan ZAKA timi tarafından bulundu.

Bombalı saldırıda 9 yaşındaki kızı Anette'i kaybeden Tily Rubinstein Talu, dün tüm gazetelere, 85 yaşındaki annesinin fotoğrafıyla birlikte şu ilanı verdi: '15 Kasım Cumartesi sabahı Şişli Beth Israel Sinagogu' nda meydana gelen bombalı intihar saldırısında kızım Anet'i yitirdim. Onunla beraber olan yukarıda resmi bulunan 85 yaşındaki annem kaybolmuştur. Kendisini canlı veya ölü bulmak istiyorum. Bana yardımcı olun...'

Bu ilanın haber merkezlerine ulaşmasından saatler sonra da Annet Rubinstein'a ait olduğu sanılan bir ceset bulundu.

Kızının ölümüyle yıkılan Tily'nin acısı, patlamadan sonra bir daha haber alınamayan annesi Annet Rubinstein'ın da ölü bulunmasıyla birlikte ikiye katlandı. Patlamada hem üzerine titrediği kızını, hem de annesini kaybeden Tily Rubinstein Talu, sürekli doktor kontrolünde tutuluyor. Tily Rubinstein Talu, Anette'yle geçirdiği son dakikaları ise şu sözlerle anlatıyor:

'Kendi ellerimle giydirdim. Öpüp, koklayıp yolcu ettim. İlk patlamayı duyduğumda konduramadım. Ancak daha sonra polis haber verdiğinde kocamı Adli Tıp'a gönderdim. Hala onun öldüğüne inanamıyorum.'

Anette Rubinstein için sınıfta tören
Anneannesiyle birlikte yaşamını yitiren Anette Rubinstein Talu için, öğrenim gördüğü Özel Bilgi Koleji'nde tören düzenlendi. Sınıf arkadaşları 3 yabancı dil bilen Anette için gözyaşı döktü. Anette'in cenazesi, bugün olaylarda vefat eden diğer Museviler'le birlikte, Ulus'taki Musevi Mezarlığı'nda defnedilecek.
Ajanslar



Başa dönmek için tıklayın













Show TV'nin başarılı yapımı «Kurtlar Vadisi» son zamanlarda yahudi karşıtlığı propagandasına dönüştü

Show TV ' ye insanları din, ırk ve inanç ayrımı gözeterek düşmanlığa teşfik ettiği için bir kınama yazısı yollama gerekliliğine inanıyorum. Duyarlı izleyicılerden de aynı girişimi bekliyorum

Ferit Sason, Istanbul, 19.11.2003 / Kurtlar Vadisi adlı diziyi ilk bölümlerinden beri hiç kaçırmadan izliyorum.
Artık dizinin tiriyakisi oldum bile diyebilirim. Fakat dizi bu aralar gün geçtikçe bir anti İsrael ve anti yahudi propagandasına dönüştü.

Kurtlar Vadisi antisemit öğeler dışında oldukça başarılı bir kurgu. Türkiye'nin iç yüzünü ve derin devlet olgusunu çok net ve güzel bir biçimde ortaya koyuyor.

Sonuçta karanlık güçleri temsil eden mafya konseyinin nasıl türk devlet yönetimine hakim olduğunu kanışca kusursuz bir tarzda anlatıyor.


Özellikle son bölümlerinde yahudi karşıtı yaklaşım artık doruğa tırmanmış durumda.

Bu nedenle Show TV ye insanları din, ırk ve inanç ayrımı gözeterek düşmanlığa teşfik ettiği için bir kınama yazısı yollama gerekliliğine inanıyorum. Duyarlı izleyicılerden de aynı girişimi bekliyorum.


Bunun dışında dizide oynayan aktör ve aktrisleri çok başarılı. Hele Süleyman Çakır 'ı oynuyan Oktay Kaynarca bu dizide Türkiye'nin en iyi karakter oyuncuları arasında olduğunu izliyen herkese gösterdi. Oktay Kaynarca' yı da mükemmel buldum. Ayrıcaen çok beğendiğim karakterler Deve Tuncay, Çapsız Abidin ve Musevi tefeci İplikçi Nedim, beni resmen ekran başında kopartıyor.

Bu kadar güzel yapılmış diziye antisemitik öğelerin karışması gerçekten üzücü. Çünkü bu dizi bugüne kadar Türkiye'de yapılmış en güzel dizilerden biri.
Ferit Sason, Istanbul, 19.11.2003



Başa dönmek için tıklayın












Yahudi cemaati cenaze töreninde tabutlara bayrak sarılması için Vilayet'ten izin istedi

Ajanslar / İstanbul'da cumartesi günü iki sinagogda aynı anda patlatılan terör bombaları sonucu yaşamını yitiren Museviler için bugün düzenlenecek toplu cenaze töreninde tabutlar vilayetin özel izniyle Türk bayrağına sarılacak. Musevi cemaati cenaze töreninde tabutlara bayrak sarılması için Vilayet'ten izin istedi. Vilayet bu izni hemen verdi.
Ancak ölen musevilerden birisinin Romanya vatandaşı olması nedeniyle bu kişinin cenaze töreni için Bükreş'le temasa geçildi.

Bu arada cenaze törenine katılmak isteyen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e doktorları izin vermedi.
Hürriyet gazetesinin haberine göre doktorlarının ‘kesin yasağı’ üzerine Sezer, bugün düzenlenecek cenaze törenine katılamayacak. Doktorlar, yatarak dinlenen ve tedavisi sürdürülen Sezer'e, bu aşamada böyle ‘yorucu’ bir programa katılmasının, sağlığı ve sürdürülen tedavi açısından ‘riskli’ olacağını söylediler. Sezer'in de, bu uyarıyı dikkate alarak törene katılma kararından vazgeçtiği bildirildi.

Sezer, bel fıtığı rahatsızlığından ötürü 28 Ekim'den bu yana çoğunlukla yatarak dinleniyor. Bir yandan ilaç tedavisi yapılırken, aynı anda yetkin fizyoterapistlerce fizik tedavi uygulanan Sezer'in ağrılarının azaldığı, ancak uygulanan tedavinin bir süre daha sürdürülmesinin gerektiği belirtiliyor.

Bombalı saldırıya uğrayan Beyoğlu'ndaki Neve Şalom Sinagogu'nun bulunduğu cadde, belediye tarafından amonyaklı su ile dezenfekte edilecek

Şişli ve Kuledibi'ni cehenneme çeviren saldırıların şoku atlatılıyor. Her iki ilçede de dün enkaz kaldırma ve hasar tespit çalışmalarına başlandı. Neve Şalom Sinagogu'nun içinde yer aldığı Büyük Hendek Caddesi, Beyoğlu Belediyesi ekiplerince bu sabah amonyaklı su ile dezenfekte edilecek. Beth İsrael Sinagogu'nun bulunduğu Şişli Nakiye Elgün Sokak'taki güvenlik şeridi, daraltıldı.

Şeridin dışındaki alan, belediye ekiplerince temizlendi. Neve Şalom Sinagogu çevresinde hasar gören park halindeki araçlar da kaldırıldı. Moloz kaldırma çalışmaları sırasında bombanın patladığı yerde kopuk bir el bulundu. Kopuk el, Olay Yeri İnceleme ekiplerince Adli Tıp Kurumu'na götürüldü.

Büyük Hendek Caddesi'ndeki moloz yığınları büyük oranda temizlenirken, akşam saatlerinde çalışmalara ara verildi. Işıklandırılan caddeye araç ve yayaların girişi yasaklandı. Elektrik, su ve telefon hattındaki hasarlar da bugün giderilecek.
Ajanslar



Başa dönmek için tıklayın











17.11.03






Bombalı saldırılar sonucu ölen Museviler için yapılan cenaze törenine üç bine yakın kişi katıldı

Ajanslar / İstanbul'da 2 sinagoga yönelik bombalı saldırılar sonucu ölen 1'i Rumen, 5'i Türk vatandaşı 6 Musevi için Ulus Aşkenaz Musevi Mezarlığı'nda yapılan cenaze törenine, İsrail Parlamentosu Başkanı Reouven Rivlin ve Devlet Bakanı Güldal Akşit'in yanı sıra saldırılarda yaralananların da aralarında bulunduğu 3 bine yakın kişi katıldı.
Geçtiğimiz Cumartesi sabahı gerçekleşen bombalı saldırılarda hayatını kaybeden 6 kişinin naaşı, 1986 yılında Neve Şalom Sinagogu'ndaki saldırıda ölen 20 Musevi için yaptırılan Aşkenaz Anıtı önünde katafalka konuldu.


Sağanak yağış nedeniyle mezarlığın bahçesinde bulunan küçük sinagogun önü tenteyle kapatılarak, olaylarda yaşamını yitiren 6 kişinin yakınları için oturma yeri haline getirildi. Protokol mensupları da buraya alındı.
Valilik'ten alınan özel izinle Romanya vatandaşı Anna Rubinstein'in de aralarında bulunduğu cenazeler Türk bayrağına sarılırken, naaşlarının üzerine de ''acının sembolü'' olduğu belirtilen birer mum dikildi.
Musevi vatandaşlar ve İsrail'den gelen ZAKA üyeleri, cenazelerin başında nöbet tutup, Tevrat'tan dualar okudular. Saldırıda hayatını kaybeden 8 yaşındaki Anet Rubinstein'ın naaşı başında, öğrenim gördüğü Özel Bilgi Koleji'nden arkadaşları nöbet tuttu.
Ölenlerin yakınları, bu sırada taziyeleri kabul etti.

Hahambaşı İshak Haleva ve Türkiye Hahambaşılığı Fahri Müşaviri İshak İbrahimzade'nin konuşmalarından sonra, Tevrat'tan dualar okundu. Ardından katafalkta bulunan naaşlar, omuzlara alınarak götürüldükleri mezarlıkta toprağa verildi.

Cenazelerin defnedilmesinden sonra ise Musevi inanışına göre ''her canlı ölümü tadacak'' gerçeğini simgeleyen ''tören sofrası'' merasimi yapıldı. Bu sırada törene katılanlara yumurta ve peynir dağıtıldı.
Türkiye Hahambaşılığı Basın Sözcüsü Silvio Ovadia, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, İstanbul'daki bombalı saldırılarda ölen Museviler için biri sinagogta, diğeri de mezarlıkta olmak üzere iki ayrı tören yapıldığını söyledi. Ovadia, Cumartesi günkü saldırılarda iki sinagogun da hasar görmesi nedeniyle cenaze töreninin mezarlığa alındığını anlatarak, geleneklerine göre cenazelerin bayrağa sarılmadığını, ancak bu törende İstanbul Valiliği'nden alınan özel izinle böyle bir uygulama
gerçekleştirildiğini bildirdi.

YOĞUN GÜVENLİK ÖNLEMLERİ
Cenaze töreninden dolayı Ulus ve çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı.
Çok sayıda polis mezarlık içi ve çevresinde görev yaparken, panzer ve ambulanslar hazır bekletildi, bir polis helikopteri de bölgede sürekli uçuş yaptı. Törene katılanlar, mezarlığa girişte üst aramasından geçirildiler.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Foto Film Şube Müdürlüğü'nden bir görevli, katılımcıları kamerayla görüntüye aldı. Aralarında İsrail'in de bulunduğu çeşitli ülkelerden gelen çok sayıda yabancı basın mensubunun da yer aldığı gazeteciler için, mezarlık girişinde platform oluşturuldu. Ancak yağmura karşı açılan şemsiyeler, basın mensuplarının görüntü almasını güçleştirdi.

YARALILAR DA KATILDI
Yoğun yağmur altında gerçekleşen törene, İsrail Parlamentosu Başkanı Rivlin, Devlet Bakanı Akşit, İstanbul Valisi Muammer Güler, Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Fener Rum Patriği Bartholomeos, Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, Süryani Kadim Cemaati Metropoliti Yusuf Çetin, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi, Beyoğlu Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Beşiktaş Belediye Başkanı Yusuf Namoğlu, ABD'nin Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Robert Deutsch, işadamı İshak Alaton'un da aralarında olduğu çok sayıda işadamı, Vicdan Çağrısı Vakfı Başkanı Schneter Arthur, yabancı
misyon şefleri, dini cemaatlerin temsilcileri ve bombalı saldırılarda yaralananların da yer aldığı 3 bine yakın kişi katıldı.
Törende, Avrupa'daki 15'e yakın sinagogdan temsilci de hazır bulundu.
Bu arada AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bazı bakanların, törene çelenk gönderdiği görüldü.
Ajanslar



Başa dönmek için tıklayın













Her iki intihar bombacısı terörist de, Afganistan'daki Herat ve Bagram kentlerindeki El Kaide kamplarında eğitildi

Ajanslar / İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu, İstanbul'da iki sinagoga düzenlenen saldırılarda kullanılan iki aracın sürücülerinin kimliğinin henüz tespit edilmediğini söyledi. Aksu, Associated Press ajansına, yaptığı açıklamada, sürücülerin kimliğinin henüz belirlenmediğini ve bu konuda yarın açıklama yapabileceklerini söyledi.

Aksu, sinagoglardan birinin güvenlik kamerasında yer alan sürücünün görüntülerininse net olmadığını kaydetti. Yerel grupların uluslararası gruplar ya da El Kaide ile bağlantıları olabileceği ihtimali de dahil, her türlü olasılığı değerlendirdiklerini belirten Aksu, uluslararası terör örgütlerinin sinagoglara saldırı düzenlemek için yerel örgütleri kullanmış olabileceğini belirtti.


Bazı kaynaklar Şişli'deki saldırıyı Azad Ekinci, Beyoğlu'ndaki saldırıyı ise Feridun Uğurlu'nun gerçekleştirdiğini ileri sürdü. Ancak İstanbul Emniyeti Adli Tıp'ta yapılan DNA karşılaştırması sonuçlanıncaya dek açıklama yapmaktan kaçınıyor.

Polisin ilk belirlemelerine göre, her iki bombacı terörist de, Afganistan'daki Herat ve Bagram kentlerindeki El Kaide kamplarında militanları eğitilen Beyyiat el İmam örgütü üyesi...

Bu arada soruşturma çerçevesinde Şişli'de patlayan kamyonetin ruhsatı üzerine çıkan Metin Ekinci'nin ifadesinin alınmasına başlandı.

Akşam saatlerinde gizlice Emniyet Müdürlüğü'nün Vatan Caddesi'ndeki binasına getirilen Ekinci'nin sakalı ve bıyığını kestiği gözlendi.

Bu şok gelişmelerin ardından terörle mücadele şubesi irticai faaliyetler sorgulama bürosu ekipleri gece boyunca çalışmaya başladı.

7 kişilik bir ekip tüm bilgilerin toparlanması ve koordinasyonundan sorumlu.

Ekipte Kudüs Savaşçıları ve Hizbullah operasyonlarında ve sorgularında yer alan polisler de bulunuyor. PKK ve Türk Solu masalarından irticai faaliyetleri sorgulama bürosuna sorgu uzmanı takviyesi yapıldı.

Şişli'de yapılan olay yeri inceleme çalışmaları sırasında bulunan Pakistan ve Türk pasaportları özel olarak incelemeye alındı. Pakistanlıların kullandığı VA-765279 seri numaralı pasaportla ilgili sınır kapıları ile yapılan yazışmalarda bu pasaportla giriş çıkış yapılmadığı saptandı.

Patlamanın şiddetinden parçalanan Pakistan pasaportuyla ilgili olay yerinde yapılan yeni aramalarda da fotoğraf ve ismin bulunduğu sayfaların parçaları bulunamadı. Ancak Şişli'deki eylemi gerçekleştirdiği belirlenen Azad Ekinci'nin sık sık Afganistan, Bosna ve Çeçenistan'a gittiği bilgisini edinen Terörle Mücadele ekipleri bu pasayortun El Kaide tarafından verilmiş olabileceğini değerlendiriyor.

Bu arada Azad Ekinci ile ilgili olarak Bingöl ve İstanbul'da yapılan araştırmalarda son olarak Dubai'ye gittiğini beyan etmesi nedeniyle Sık seyahat ettiği bilgisi doğrulanırken örgütsel faaliyetlerle ilgili olarak zaman zaman kaybolan Ekinci'nin, "Yurtdışına gidiyorum" açıklaması yapmış olabileceği kaydediliyor.

Yine Şişli'deki olay yerinde bulunan TRl 656805 seri numaralı pasaportu da Azad Ekinci'nin kullandığı ihtimali ağırlık kazanıyor! Çünkü pasaport Mesut Çabuk adına 1974 doğumlu Bingöl’lü bir Türk vatandaşına ait!

Bu pasaportla da 2000 yılında Ağrı’dan İran’a geçildiği, 2001 yılındaysa yine Ağrı’dan Türkiye’ye giriş yapıldığı sınır kapılarında yapılan bilgisayar arşiv incelemesi sonucu ortaya çıkartıldı.
Ajanslar



Başa dönmek için tıklayın
















İstanbul'daki sinagogların bombalanması ve terörün tanımı

Denis Ojalvo / Terörün Amerikan hükümeti tarafından yapılan tarifi yanılmıyorsam (mealini aktarıyorum): "Siyasi amaçlar uğruna muharip olmayanları hedef alan şiddet ve sindirme eylemleri" seklinde. Yani burada "Muharip olmayan" (non combatants) tanımına kolluk kuvvetleri ve muharip olmayan askeri personel de giriyor.

Bu tanımı herkesin kabul etmesi zor.
Dolaysıyla, Terörün, "Siyasi amaçlar uğruna bir kışkırtma eyleminde bulunmamış sivilleri hedef alan şiddet ve sindirme eylemleri" olarak tarif edilmesi daha doğru olacaktır.

Ulusal kurtuluş hareketlerinin silahlı direnişi demek olan Gerilla eylemi mubahtır, ancak, terör eylemi günahtır.

Pekiyi, gerilla eylemi ile terörü birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?

Gerilla eylemi ile terör eylemi arasındaki ince çizgiyi görebilmek için terörün muhatabı olan kitleleri bir sıralamaya tabi tutabiliriz:
1/ Muharip Askerler - 2/ Militanlar - 3/ Muharip olmayan askerler - 4/ Polisler - 5/ Bekçiler - 6/ Politikacılar - 7/ Devlet görevlileri - 8/ Bürokratlar - 9/ Bir fikrin militan olmayan sempatizanları - 10/ Büyük İşadamları - 11/ Küçük işadamları ve esnaf - 12/ Sade vatandaş - 13/ İhtiyarlar Kadınlar - 14/ Çocuklar - Bebekler

Terörü tarif etmek isteyen (teröristler dahil) herkes kendi terörist eylem tarifini yukarıdaki cetvele göre konumlandırabilir ve kırmızı çizginin nereden başlaması gerektiği konusunda kendi vicdanını sorgulayabilir.
Denis Ojalvo



Başa dönmek için tıklayın














İslam’ın Musevilikle bir sorunu var mı ?
Yorum / Denis Ojalvo

Sinagog saldırılarını müteakip muhtelif İslamcı çevreler, ibadet eden kişileri hedef alan saldırıları kınadı.
Kınamalar yapılırken, İbrani ırkından ve Musevi dininden olmanın herhangi bir saldırının muhatabı olmak için bir sebep teşkil etmediği ve bu tür saldırıların İslam dinine aykırı olduğu özenle vurgulanırken, seküler, modernist, emperyalist ve milliyetçi bir ideoloji olduğu iddia edilen Siyonizm suçlandı.


Aslında, İslamın Musevilikle bir alıp veremediği yok. Nasıl olsun ki? İslam, Tek Tanrı düşüncesini Musevilikten almakla kalmadı, Yahudi peygamberlerin hepsini, Arap kavminden olmamalarına rağmen, benimsedi, benimsetti. O kadar ki, İslam’ın ortaya çıkışından 400 yıl sonra Müslümanlığı kabul eden Türkler bile Hz. Musa’nın Firavun’la, Hz. Davud’un Calut’la (Goliat) olan mücadelelerinde bu Yahudi peygamberlerle özdeşleştiler.

Arapların Yahudilerle alıp veremediği ise bir bahs’ı diğer.
İspanya ve Portekiz Yahudilerinin Endülüs’te altın çağlarını Arapların idaresinde yaşadığı tarihi bir gerçektir.
Bu olgu, Yahudilerin, dinleri mucibince yaşadıkları ülkenin sadık birer vatandaşı olmalarını emreden “Dina de malhuta, dina” (Memleketin kanunu, kanunundur) prensibinin özenle uygulanmasıyla mümkün olabilmiştir.

Arap ve Yahudi ulusları arasına kara kedi girmesi 1920’lerin ikircikli İngiliz siyasetinin ürünüdür.
Arap Milliyetçiliğinin ilk önderi, Haşimî soyundan olan Mekke şerifi Hüseyin, Osmanlılara karşı İngilizlerle ittifak yaparken Akdeniz’den Basra Körfezine kadar olan bütün toprakların kendisine verileceği sözünü alıyordu. Oysa 1916 tarihi Sykes-Picot anlaşması bu bölgenin Ingiliz ve Fransız nüfuz bölgelerine bölüneceğini, Filistin’in ise Rusların da dahil edileceği üçlü bir kontrol altına alınacağını öngörüyordu.
2 Kasım 1917 Balfour Deklarasyonu ise, bugünkü İsrail ve Ürdün topraklarının bir Yahudi Yurdu için tahsis edilmesinden bahsediyordu.

Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Faysal ile Siyonist hareketin başkanı Weizmann, vardıkları 3 Ocak 1919 tarihli mutabakatta, Yahudiler için bir Filistin, Araplar için bir Arap devleti kurulmasından dem vuruyor, tarafların Balfour Deklarasyonundaki hedeflerin gerçekleşmesi ve Filistin’e Yahudi göçünün teşvik edilmesi konusunda işbirliğinde bulunacaklarını ifade ediyorlardı.

İngilizler tarafından 1918 Eylülünde Suriye Kralı olarak tanınan Faysal’ın, 19-26 Nisan 1920 San Remo Konferansında Suriye’nin Fransız mandasına verilmesini müteakip aynı yılın Temmuz ayında Fransızlar tarafından oradan kovulmasıyla kardeşi Abdullah Fransızlarla savaşmak için Güneyden bugün Ürdün olarak bilinen topraklara gelmesi taşların yerinden oynamasına sebep oldu.
Abdullah’ı Fransızlara saldırmaktan vazgeçirebilmek için, İngilizler, San Remo Anlaşmasıyla kendilerine bir Yahudi yurdu kurmak vazifesiyle tevdi edilen Filistin mandasını, Ürdün nehrini sınır kabul ederek ikiye böldüler. Daha doğrusu, Filistin mandasının %80’ini Trans-Ürdün adı altında Abdullah’a hediye ettiler.

1920’den sonraki en önemli trajik gelişme ise, 2. Dünya Savaşı ertesinde, topraklarının %80’inin Ürdün’e verilmiş olan Filistin’in kalan %20’sinin Birleşmiş Milletler tarafından Filistin’li Arap ve Yahudiler arasında taksimini kabul etmeyen Arapların Yahudilere savaş açmaları neticesinde “Filistin Mültecileri” sorununun ortaya çıkmasıdır.

Arap devlet adamları, İsrail ile olan savaşlarında halklarını teşvik edebilmek için din faktörüne sarıldılar, Cihat ilan ettiler, Fedayinleri cephelere sürdüler.
Neticede, Arap ve Yahudi milliyetçilikleri arasındaki bir toprak kavgasını, bir Müslüman-Musevi çatışmasına dönüştürmek için ellerinden geleni yaptılar. 1969 senesinde Avustralyalı dengesiz bir Hıristiyanın El Aksa Camiinde yangın çıkarma teşebbüsünü Yahudilere mal edip İslam Konferansı Örgütünü kurdular ve İslam Dünyasını kavgalarına taraf ettiler.


Ders kitaplarında ve vaazlarda sürekli Yahudi düşmanlığını işlediler.
Yahudilere olan nefretlerini Arap olmayan, Müslüman toplumlara yayma becerisini gösterdiler. Pakistan’da sırf Yahudi olduğu için boğazladıkları bir gazeteciyi önce Yahudi olduğunu “itiraf” ettirip boğazlarken videoya çektiler ve infaz kasetlerini televizyonlara dağıttılar.

Neticede, oluşturulan bu nefret altyapısıyla dünyanın neresinde olursa olsun ibadethanelere saldırmak için işbirlikçi bulunabilmesine şaşmamak lazımdır.
Üzüntülerimle,

Denis Ojalvo



Başa dönmek için tıklayın










16.11.03








Şişli ve Neve Şalom sinagoglarına yapılan saldırılarda hayatlarını kaybeden yahudiler için,
18 Kasım Salı günü saat 11.00'de Ulus'taki Aşkenaz Musevi Mezarlığı'nda toplu tören düzenlenecek
İstanbul’daki sinagog saldırıları Amerikan televizyonlarında gün boyu haber olarak verildi.
DEBKAfile: SALDIRILARI İBDA-C, EL KAİDE DESTEĞİ İLE YAPTI...


VOA News, 16.11.2003 / Pazar günü haber kanalları, CNN, FOX ve MSNBC, İstanbul’a gönderdikleri muhabirlerinin haberlerini sık sık veriyor. Bu haberlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sabah patlamaların olduğu bölgede yaptığı inceleme geniş olarak gösteriliyor. Cumartesi günü Amerikan televizyonları İstanbul’daki patlamaları normal yayınlarını keserek duyurdu.
Başkan Bush ve Amerika Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan mesajlar da son haber şeklinde Amerikan kamuoyuna yansıtıldı.


Ölü sayısının 20, yaralı sayısının ise 300’ün üzerinde olduğu İstanbul saldırısı, bugün Amerikan gazetelerin birinci sayfalarında fotoğraflarla geniş haber olarak veriliyor.

Washington Post gazetesi Neve Şalom Sinagogu’nun bulunduğu sokaktaki ağır tahribatı gösteren büyük bir fotoğrafın yanındaki haberi, “İstanbul otomobil bombalarıyla sarsıldı” başlığı altında veriyor. Gazete özetle şöyle diyor:

“İstanbul’daki sinagogların en büyüğü olan Neve Şalom’un önünde patlayan araç geride, parçalanmış bedenler, birbirine girmiş metal parçaları ve enkazla kaplı bir sokak bıraktı. Ölen ve yaralananların çoğu, olay sırasında sinagoglarda bulunan ve Cumartesi ibadetini yapan Museviler değil, sinagogları korumakla görevli polis memurları, yoldan gelip geçenler ve çevredeki dükkan sahipleriydi. Hem Amerika hem İsrail’le yakın ilişkileri bulunan Müslüman nüfuslu laik Türkiye, son zamanda Irak’taki durum ve İsrail-Filistin çatışması nedeniyle artan batı ve musevi aleyhtarlığının en yoğun olduğu bir bölgede yeralıyor. Ayrıca Türkiye’nin İran ve Irak’la sınırları tam olarak kontrol edilemiyor. Bu yüzden Türkiye, Orta Doğu ve Asya’dan Avrupa’ya insan, uyuşturucu madde ve silah kaçakçılarının gelip geçtiği bir ülke konumunda. Bu da Türkiye’yi kolayca teröristlerin hedefi haline getiriyor.”

New York Times, patlamaların yol açtığı kayıplar ve tahribatı ayrıntılı olarak anlattığı haberinde şöyle diyor:

“İki sinagog, İstanbul’da, varlığı yüzyıllar öncesine uzanan Musevi cemaatinin ayrılmaz parçaları... Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer yerleri, 1492 yılında İspanya’dan kitle halinde sürgüne gönderilen Museviler için başlıca sığınma yeri olmuştu. Bugün Türkiye’nin Musevi nüfusu, 30 bin civarında… Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “Bu terörist saldırıların uluslararası bağları olduğu açık” diye konuştu. Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan saldırganların mutlaka yakalanacağını söyledi.”

Washington Times gazetesi, Associated Press Ajansı’ndan verdiği haberde İstanbul’un farklı dini grupları barındıran bir kent olduğunu anlatıyor ve şöyle diyor:

“Yaralıların 80 kadarı Musevi... Ölen ve yaralananların çoğu, Hristiyan Rum ve Ermenilerin Müslümanlarla yanyana yaşadığı dark sokakları çevreleyen, bitişik düzende inşa edilmiş apartmanların sakinleri... Neve Şalom Sinagogu’ndan birkaç kapı aşağıdaki caminin de bütün camları patlama sonunda kırılmıştı. Sokaktaki dükkan sahiplerinden İsmail Yılmaz, yanında çalışan Rami Küçük’ü ararken, bir yandan da, ‘Müslüman, Hristiyan, Yahudi... İnsan insandır... Bugün onlara, yarın bana...’ diyor.”
VOA News, 16.11.2003
____________________________________________________________________

DEBKAfile Exclusive Report EU Found No Room on Terror List for Turkish Synagogue Bomb Group, 16.11.2003 İsrail’in istihbarat servislerine yakınlığıyla bilinen DEBKAfile sitesi, İstanbul’daki saldırıları değerlendirirken Türkiye’nin İBDA-C örgütünün terör listesine dahil edilmesi talebini “insan hakları” bahanesiyle reddettiğini belirterek Avrupa Birliği'ni sert dille eleştirdi.

DEBKAfile, örgütün, İstanbul’daki eylemi, El Kaide’nin başlıca biyolojik ve kimyasal silah uzmanının desteğiyle planlamış olabileceğini iddia etti.
DEBKAfile, Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi’nin İstanbul’daki terörist eylemlerin ardından Milano’daki bir sinagoğu ziyaret ederek tüm AB’nin üzüntüsünü dile getirirken geçen ay AB’nin Türkiye’nin İBDA-C’nin terör örgütlerin listesine dahil edilmesi talebini “insan hakları” bahanesiyle geri çevirdiğini söylemeyi unuttuğunu yazdı.

AB’nin “terörist” olarak nitelendirmeyi reddettiği “bombacılar”ın İstanbul’daki sinagogları saldırdıklarını iddia eden DEBKAfile, “Bu gelişmenin ve Avrupa’daki yükselen Yahudi karşıtı duyguların, çoğu İsrailli’nin Ortadoğu politikaları konusunda Avrupa hükümetlerini ayrı ayrı ve birlik olarak güvenmelerini önlediği” yorumunu yaptı.

İBDA-C üyelerinin 2000 yılında Metris cezaevindeki ayaklanmalarına ilişkin bir fotoğrafa yer veren DEBKAfile, örgütün Türkiye’de İslamcı bir rejimin kurulması için terörist taktiklere başvuran birkaç yasadışı Türk İslamcı terör örgütlerinden biri olduğunu kaydetti. Buna karşın, İBDA-C’nin katı Şeriatı temel almakla birlikte “Komünizmin Troçkist bir yorumunu” benimsemesinin örgütü farklı kıldığını öne süren DEBKAfile, İBDA-C’nin 1970 yıllarından bu yana her yılda pek beklenmeyen çeşitli ortakların lojistik desteğiyle üç dört terörist saldırılarını gerçekleştirdiğini savundu.

DEBKAfile şu iddialara da yer verdi:
“Türk-Yunan anlaşmazlığının yoğunlaştığı 1980 yıllarında (IBDA-C) Yunan istihbaratının desteğini kabul etti. Sovyet İmparatorlugunun söndüğü yıllarda Batı Avrupa ve Ortadoğu’da faaliyet gösteren KGB unsurlarıyla bağlantılı Ermeni Asala yeraltı örgüt ile birlikte çalıştı. Türk grubu son olarak da İran Devrimci Mühafızlarının terörist kolu “Kudüs Tugayları” ile ortaklık içerisinde. Tugayların mevcut sorumluluklarından biri, İran’da saklanan üst düzey El Kaide elemanlarının korumaktadır.”

İBDA-C’nin büyük bir olasılıkla Kuzey Irak’ta Türk sınırına yakın bir bölgede faaliyet gösteren Iraklı Kürt örgütü Ensar el İslam veya Usame Bin Ladin’in en başta biyolojik silah ve kimyasal savaş uzmanı Abu Musab Zarkawi ile ilişki kurduğu iddiasına yer veren DEBKAfile, Bağdat’taki Ürdün Büyükelçiliği ve BM Karargahına karşı saldırıları planladığı gerekçesiyle ABD tarafından aranan Zarkawi’nin Türk teröristlerinin İstanbul’daki hedeflerini seçmede ve saldırıların operasyonel yönünü planlamada yardımcı olmuş olabileceğini iddia etti.
DEBKAfile Exclusive Report - EU Found No Room on Terror List for Turkish Synagogue Bomb Group, 16.11.2003



Başa dönmek için tıklayın
















Bana lütfen yazmayın dedikleri:
Geçen perşembe günü bir dostum ‘‘Biliyor musun, Yahudi cemaati son iki aydır çok tedirgin’’ dedi. Bu arada bazı cemaat üyeleri, bu tehditlerden dolayı Türkiye dışına gitmiş.

Ertuğrul Özkök Hürriyet, 16.11.2003 / Geçen perşembe günü bir dostum ‘‘Seninle çok önemli bir konuyu konuşmam gerekiyor’’ diyerek benimle görüşmek istedi.

‘‘Hemen gel’’ dedim.


Direkt söze girdi ve ‘‘Biliyor musun, Yahudi cemaati son iki aydır çok tedirgin’’ dedi.

Son iki aydır cemaatin birçok üyesine tehditler gelmeye başlamış. Bu arada cemaatten iki kişinin esrarengiz şekilde öldürülmesi tedirginliği iyice artırmış.

Bu arada bazı cemaat üyeleri, bu tehditlerden dolayı Türkiye dışına gitmiş.
Dostum bunu anlattı ve ‘‘Ama lütfen bunları yazmayın. Bunların duyulmasını istemiyorlar’’ dedi.

* * *

Bu konuşmayı gazetedeki arkadaşlarıma da anlattım.
İstihbarattaki arkadaşlar, o iki cinayetten birinin failinin yakalandığını, bunun bir para meselesi olduğunun tahmin edildiğini söylediler.
Ben, ‘‘Siz yine bir kere daha araştırın’’ dedim.
Biz bu olayı araştırırken dünkü terör saldırısı meydana geldi.
O nedenle son zamanlarda benim gibi birçok gazetecinin bildiği ama henüz yazamadığı bu gelişmeleri yazmak şart oldu.


* * *

Dün, Hürriyet'in arşivine girip, 1986 yılında aynı sinagoga yapılan bombalı saldırıdan sonra yazılanları okudum.
Başyazarımız Oktay Ekşi, o gün mükemmel bir yazı yazmış.


Bence bu yazı, devletimizin bu olaya bakışının da temel çizgilerini veriyor.
Yazının giriş bölümünden çok önemli bulduğum bazı bölümlerini aynen aktarıyorum:
‘‘Terörün girmediği yer kalmadı. Nihayet İstanbul'da da boy gösterdi ve Galata Kulesi civarındaki bir sinagogda dua eden Türk vatandaşı 20'yi aşkın Musevi'yi hedef aldı.
Olay çok vahim ve fevkalade hunharca. Hele insanların en masum, en zayıf anında yani onların Tanrı'ya sığındıkları sırada cinayete kurban gitmeleri, yarattığı infiali daha da büyütüyor.
Ama infialin değil aklın doğrultusunda hareket etmemiz gerekiyor. Aklın ortaya koyduğu ilk hüküm, bu saldırının Musevi asıllı vatandaşlarımıza olduğu kadar hatta onlardan çok Türkiye Cumhuriyeti'ne yöneldiğidir
.’’

Olayla ilgili olarak Güneri Cıvaoğlu'nun Güneş, Mehmet Barlas'ın da Milliyet Gazetesi'nde çıkan başyazılarını da okudum.
Onlar da ölenlerden söz ederken ‘‘vatandaşlarımız’’ ifadesinin altını özenle çiziyorlardı.

Dünkü olayda ölenlerin hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı.
* * *
Ertuğrul Özkök Hürriyet, 16.11.2003


19 Ekim 2003 tarihinde KeHaber'de...
İnfazlar, tehditler, haraçlarla sarsılan Türkiye Yahudileri ülkeyi terketme zamanının gelip gelmediğini sorguluyorlar : Gitmek mi zor ? Kalmak mı zor?

Hizbullahİstanbul, Özel KeHaber, 19.10.2003/ Geçtiğimiz aylarda birkaç kez muhtemel terör saldırılarına karşı Yahudi Cemaati uyarılmış, dikkatli olmaları söylenmişti. 15 Nisanda, Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton adına gönderilen, ancak üzerinde gönderici adı bulunmayan mektuptan tehdit içerikli bir yazıyla, beyaz renkli toz madde çıkmıştı.

Anadolu Ajansı kaynaklı bir haberde
(19.04.2003), Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından tüm il güvenlik birimlerine gönderilen yazıyla, terör örgütü "El Kaide"nin bu ay içerisinde "bombalı intihar saldırısı, otomatik silah ve zaman ayarlı bomba saldırısı" gibi çeşitli eylemlerde bulunabileceği belirtilerek, ilgili birimlerin uyarıldığı belirtilmişti.

Nisan ayı içerisinde "musevilerce kutlanan Hamursuz Bayramı", Pesaha da dikkat çekilen uyarıda, kutlamaların, Irak'a ilişkin yaşanan gelişmeler çerçevesinde, radikal islamcı örgütler tarafından musevi hedeflere yönelik eylem yapılması için uygun bir ortam teşkil edebileceğine de dikkat çekilmişti.

Haberin verildiği gün, Pesah Bayramı arifesi, bir yahudi iş adamının ofisini ziyaret eden Terörle Mücadele Polisi; Yahudi olup olmadığını sorduktan sonra, "aynı saatte işe gelmeyin, şirketten çıkışlarınızı değiştirin aksi takdirde sizi koruyamayız !" uyarısını yaptılar. Ellerindeki listeyle birçok işadamını ziyaret eden görevli polisler özen gösterilmesi gereken noktalar konusunda dikkatleri çektiler.

Bu uyarılar yapıldıktan tam dört ay sonra 21 Ağustos tarihinde, Şişli'de Abide-i Hürriyet Caddesindeki muayenehanesinde, diş hekimi Yasef Yahya, başından tek kurşunla vurulmuş şekilde ölü bulundu.

9 Ekim Perşembe günü, catering şirketi sahibi, Moiz Konur öldürüldü. İstanbul çevresinde ormanlık bir bölgede (Kartal, Yakacık Ormanı) vurulmuş olarak bulundu. Konur’un 34 ZP 7793 plakalı minibüsünü yakılmış bir şekilde bulan polis olayın faillerine ulaşmaya çalışıyor. İnfaz haberinin ardından Cemaatin tanınmış birçok işadamına tehditler yapıldığı öğrenildi. Kaygıları arttıran gelişmelerin yarattığı gerginlik halen sürmekte.

Cemaat yöneticilerinin basına haber sızdırmama kararı ve konunun ablukaya alınmasıyla kulaktan kulağa dolaşan söylentiler cemaat bireylerinde, ülkeyi terketmenin gerekip gerekmediği sorularına yol açmakta. Kesin olan, kendi halinde sakin, düzenli bir yaşam sürdürmekte iken birçok ailenin; infazlar, tehditler ve haraç istemleriyle, yaşamlarının altüst olduğu ve son derece zor günler geçirdikleri.

Gelecek günlerin nasıl yarınlar hazırladığı sorusuna şimdilik bir yanıt bulmak zor olsa bile, ortaya çıkan; Cemaatin daha çok içine kapanma eğiliminin artacagı ve hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağı kaygısı.

İstanbul, Özel KeHaber / 19.10.2003



Başa dönmek için tıklayın











15.11.03






İsrail ekibi ZAKA, bombalı saldırılardan birinin meydana geldiği Kuledibi'nde çalışmalarına başladı

Ajanslar / Arama, kurtarma, bilgi toplama ve kimlik tanımlaması çalışmaları konusunda uzman oldukları belirtilen 7 kişilik ekibin, buradaki çalışmasından sonra Şişli'deki olay yerine geçerek, incelemelerini sürdüreceği belirtildi.
Bu arada, patlamada yaralanan ve ayakta tedavi edilerek taburcu olan Turan Saral, olay yerine geldi. Saral, gazetecilerin soruları üzerine, olay yerindeki bir işyerinde çalıştığını belirterek, patlamanın olduğu kamyonetin motorunun fırlayarak işyerine girdiğini ve kendisiyle birlikte dükkanda bulunan arkadaşlarının cam kırıklarından yaralandığını anlattı.

Bir başka hafif yaralı Yusuf Diner de, Musevi cemaatinden olduğunuve patlama sırasında sinagogda bulunduğunu ifade ederek, ''Allah'tan başka kimseden korkmuyorum'' dedi.

İki sinagoga düzenlenen intihar saldırılarıyla ilgili ilk ipuçları kanlı eylemin aylar önce planlandığını ortaya koydu. Polis olayın üstünden 24 saat geçmeden şu bulgulara ulaştı:

1) Teröristler saldırıda kullandıkları kamyonete plaka çıkartmak için 1 Mayıs Bingöl depreminde çalınan bir kimliği kullandı.

2) İki sinagogdaki güvenlik kameralarındaki görüntülere göre intihar saldırıları İsuzi marka bomba yüklü iki kamyonetle yapıldı.

3) Aynı marka kamyonetlerden kırmızı renkli olanı Neve Salom'da beyazı Beth İsrael sinagoguna düzenlenen saldırıda kullanıldı.

4) Önce park edilmiş araçlardaki bombaların uzaktan kumanda ile patlatıldığı ihtimali üzerinde duruldu. Ancak sonra sürücülerin hareket halinde patlatılan araçlarda bulundukları kesinleşti.

5) Bağdat BM binası ve Riyad saldırılarını andıran patlamaya yol açan bombanın laboratuar incelemesinden örgüte ulaşılacak. (Kaynak: Hürriyet)

BOMBALI EYLEMDE KULLANILAN ARACIN RUHSATI SAHTE ÇIKTI...

İstanbul'daki bombalı eylemde kullanılan 34 UHK 68 plakalı kamyonetin Bingöl nüfusuna kayıtlı Metin Ekinci'ye ait ruhsatının sahte olduğu bildirildi. CİHAN muhabiri ruhsatta adı geçen Metin Ekinci'ye Bingöl'deki evinde ulaştı. Ekinci, adına düzenlenmiş olan ruhsatın sahte olduğunu belirterek:

"Benim bugüne kadar hiç arabam olmadı. Arabam olmadığı gibi adıma düzenlenmiş bir ruhsatın olması da mümkün değil. Ben bombalı saldırıda kullanılan komyonetin ruhsatının adıma olduğunu bugün sizden öğrendim. Ben kendi halinde biriyim. 1Mayıs'ta Bingöl'de meydana gelen deprem nedeniyle çadırda yaşıyordum. Temmuz ayında akşam üzeri spor kıyafetlerimi giydim. Diğer kıyafetlerimi çadırda bırakıp ailemle gezmeye çıktık. Döndüğümüzde cüzdanımın çalınmış olduğunu gördüm. Çadırda bulunan hiç bir değerli eşyaya dokunulmamış. Sadece içinde ehliyetim, nüfus cüzdanım ve 5 milyon para bulunan cüzdanımın çalınmış olduğunu gördüm. 8 Temmuz'da yerel Bingöl Gazetesi'ne kimliğimin
koybolduğuna dair zayi ilanı verdim. 8 Temmuz 2003'te zayi ilanı gazetede yer aldı. Gazeteyi her ihtilmale karşı sakladım. Ayrıca bugüne kadar askerlik dışında hiç İstanbul'a gitmedim. Bir kimlikle nasıl ruhsat düzenlendiğini de aklım almıyor. Bir internet cafe işletiyorum. Bingöl'de herkes beni tanıyor
." diye konuştu.
Ajanslar



Başa dönmek için tıklayın












Türkiye'yi ve Yahudilerini hedef alan vahşet kan ve ölüm kustu

İstanbul'da Osmanbey ve Kuledibi'ndeki sinagogların yakınlarında, iki ayrı patlama meydana geldi. Üst düzey bir emniyet yetkilisi, ''her iki patlamaya da bomba yüklü araçların yol açtığının sanıldığını'' bildirdi. Patlamalarda, ilk belirlemelere göre, 20 kişi hayatını kaybetti. Patlamaları İBDA/C üstlendi. İstahbarat birimleri ise olayın El-Kaide bağlantılı olabileceğini belirtiyor.

0212 635 92 80 no'dan BALAT hastanesi bugünkü patlamalar sonucu acil kan ihtiyaçları için bir liste oluşturuyor

Türk Musevi Cemaati Yönetim Kurulu üyesi Robert Abudara, Şişli Betyaakov Sinagogu'nun bulunduğu Nakiye Ergül Sokak'ta meydana gelen patlama sırasında cumartesi duası yapıldığını bildirdi.
Robert Abudara, olay yerinde gazetecilere yaptığı açıklamada, patlama sırasında önce bir ateş topu gördüklerini, sonra binanın tavanının üzerlerine doğru geldiğini kaydetti. Cumartesi duası sırasında meydana gelen patlamada cemaatin birbirine ''panik yapmayalım'' şeklinde telkinde bulunduğunu anlatan Abudara;
''Önce Hahambaşı İsak Haleva ve Türk Musevi Cemaati Başkanı Bension Pinto'yu dışarı çıkardık. Sinagog'dan dışarıya çıktığımızda yoldan geçen tüm araçları durdurup, yaralıları bunlara bindirdik. Daha sonra Efe Sokak'taki binaya geldik. Burada da yaralılar vardı'' dedi.


Beyoğlu'ndaki Neve Şalom Sinagogu'nun güvenlik kamera görüntülerinde, patlamanın sinagog önüne sabah park edilen kırmızı renkli bir otomobilde gerçekleştiği belirlendi.
Patlamadan sonra, Neve Şalom Sinagogu'nun güvenlik kamera görüntüleri incelemeye alındı. Foto-Film Şube Müdürlüğü'nde yapılan incelemeler sonucu, sabah saatlerinde Neve Şalom Sinagogu'nun önüne kırmızı renkli Kartal marka bir otomobil park edildiği, bu aracı park eden bir kişinin olay yerinden ayrıldığı görüldü. Görüntülerde, patlamanın da bu araçta gerçekleştiği fark edildi

Türkiye Hahambaşısı İsak Haleva'nın oğlu Mordehay Haleva, ''Şişli Betyaaokov Sinagogu'nda meydana gelen patlamada babasının çok ufak tefek yaralar aldığını'' belirterek, ''Özellikle elinde küçük yaralar oluştu. Yaralarının hafif olması ve güvenlik açısından babamın tedavisi evinde yapıldı'' dedi.

Şişli'deki patlamada yaralanan ve Amerikan Hastanesi'nde tedavi altına alınan kardeşi Yasef Haleva'yı ziyarete gelen Mordehay Haleva, gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Mordehay Haleva, kardeşi Yosef, babası İsak Haleva ile birlikte dua için geldikleri Şişli Betyaaokov Sinagogu'nda art arda yaşanan patlamalardan sonra çıkış yolu buldukları anda kendilerini dışarıya attıklarını söyledi. Kardeşi Yosef Haleva'nın patlamanın ardından aldığı yaralar ve ağrılar nedeniyle büyük bir korku içinde olduğunu anlatan Haleva, şunları kaydetti:
''Olay sonrasında gözlerini açamıyordu. Özellikle göz çevresinde ve boynunda cam parçalarının neden olduğu derin yarıklar vardı. Şu anda göz ameliyatı bitti. Göz ve çevresi komple temizlendi. Konuştuğum
doktor bana yüzündeki derin yarıklar nedeniyle estetik ameliyatı yapacaklarını söyledi. Kardeşimin beyin tomografisi ve akciğer röntgeni çekildi, temiz çıktı
.''

Yosef Haleva'nın evli ve 3 yaşında bir çocuğunun bulunduğunu ifade eden Mordehay Haleva, kardeşinin Ulus Musevi Lisesi'nde öğretmenlik yaptığını bildirdi. Mordehay Haleva, Yosef Haleva'nın eşi ve çocuğunun patlamada öncesi sinagoga gelmek üzere yolda olduklarını belirtti.

''BABAM PATLAMA SONRASINDA ETRAFTAKİLERİ SAKİNLEŞTİRDİ''
Mordehay Haleva, her cumartesi ailece geldikleri sinagogta, sabah duası nedeniyle 300'e yakın kişinin bulunduğunu kaydetti. Sabah duası sırasında önce bir patlama duyduklarını, patlamayla birlikte bir duman bulutu oluştuğunu ve etraftaki eşyaların insanların üzerine düştüğünü anlatan Mordehay Haleva, büyük bir ses ve duman bulutu ile sarsıldıklarını, ilk patlamanın ardından doğalgaz patlamasıyla sinagogtakilerin çok büyük telaş yaşadığını anlattı.
Mordehay Haleva, şöyle devam etti:
''Patlamalardan sonra babam etrafta koşuşan insanları sakinleştirdi. Çıkış yolu bulduğumuz anda civardaki tüm arabaları durdurarak, öncelikle ağır yaralıları bu araçlarla çevredeki yakın hastanelere götürdük. Patlamalarda, babam çok ufak tefek yaralar aldı. Özellikle elinde küçük yaralar oluştu. Yaralarının hafif olması ve güvenlik açısından babamın tedavisi evinde yapıldı.''



Anadolu Ajansı 15 Kasım 2003 12:19 / Osmanbey ve Kuledibi'ndeki sinagogların yakınlarındaki patlamaların, otomobillerde meydana geldiği belirtildi. Osmanbey'de patlamanın meydana geldiği Nakiye Ergül Sokak'ın arkasındaki Efe Sokak üzerinde, Şişli Sinagogu bulunuyor.

İSTANBUL EMNİYET MÜDÜR YARDIMCISI PAMUK, BEYOĞLU'NDA 7, ŞİŞLİ'DEKİ PATLAMADA İSE 6 KİŞİNİN ÖLDÜĞÜNÜ TESPİT ETTİKLERİNİ AÇIKLADI

İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ayhan Pamuk, Beyoğlu'ndaki patlamada 7, Şişli'deki patlamada ise 6 kişinin öldüğünü tespit ettiklerini açıkladı.

Kuledibi'nde basın mensuplarına yaptığı açıklamada, patlamalardaki ölü sayılarıyla ilgili abartılı haberler verildiğini vurgulayan Pamuk, bu aşamada halkın doğru bilgilendirilmesi gerektiğini söyledi.

Pamuk, ''Şu anda Beyoğlu'ndaki patlamada 7, Şişli'deki patlamada ise 6 kişinin öldüğünü tespit ettik'' dedi.

ÜST DÜZEY BİR EMNİYET YETKİLİSİ, ''HER İKİ PATLAMAYA DA BOMBA YÜKLÜ ARAÇLARIN YOL AÇTIĞININ SANILDIĞINI'' BİLDİRDİ.

İstanbul'daki patlamalara, bomba yüklü araçların yol açtığı sanılıyor.

A.A muhabirine bilgi veren üst düzey bir emniyet yetkilisi, ''Kuledibi ve Şişli'de bulunan 2 sinagogun yakınlarında meydana gelen patlamalara, bomba yüklü araçların yol açtığını sandıklarını'' bildirdi.

Aynı yetkili, uzman ekiplerin incelemesinin sürdüğünü ve yoğun amonyak kokulu patlayıcı türünün belirlenmesine çalışıldığını söyledi.

Bu arada, Anadolu Ajansı İstanbul Bölge Müdürlüğü'nü telefonla arayan bir kişi, bombalı eylemi terör örgütü İBDA/C adına üstlendiklerini belirtti. ''Eylemlerinin ileriki tarihlerde devam edeceğini'' söyleyen aynı kişi, ''gerekçe ise Müslümanlar'a yapılan baskıyı önlemek içindir'' dedi.


İstanbul'da Şişli ve Kuledibi'nde meydana gelen patlamalarda yaralananlardan Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma hastanelerine kaldırılan yaralılardan 58'inin kimliği belli oldu.
Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan yaralılardan 29'unun kimlikleri şöyle:
Nevzat Şirin, Zafer Turguter, Keramettin Yeniay, Yaşar Serinhava,
Aytekin Serinhava, Cemal Özcan, Erol Özcan, Sercan Arıcı, Engin
Öztürk, Tülay Çakmaz, Hüseyin Toranoğlu, Arif Yeniay, Gültekin
Serinova, Nedim Mirzaki, Ömer Yazar, Abdullah Erbek, Ramazan Tanç,
Duran Aslan, Miray Mardinli, Burhan Bereket, Hüseyin Avni Akçasulu,
Murat Şahin, Ercan İlhan, Adem Yeniay, Ceniz Koyuncu, Fatih Keleş,
Perihan Özer, Ahmet Bitiş, Salim Gündüz.

Aynı hastanede 25-26 yaşlarında saçsız bir kişi de bulunuyor.

-ŞİŞLİ ETFAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ-
Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan yaralılardan 2'si ağır toplam 29'unun kimlikleri de şöyle:
Turgut Yahya, Murat Gişi, Orhan Sönmez, Haydar Çamuncu, Josef Menda, Baruk Danon, Ümit Ekiz, David Özvarow, Şaloman Abuvaf, Celal Dilsiz, Selim ..., Niso Dinçmen, Hatice Erdemir, Hasan Selvitopu, Halim Menası, Hasan Özsoy, Yasef Levi, Hamza Özsoy, Jozef Kastoryano, Aron Edili, İshak Edili, Selim Saltıel, Ahmet Yar, Murat Ak, Ali Haydar Adanur, Tamer Demir, Şükrü Oğuzcan, Yakup Savaş ve Erdoğan Saraç.
Bu arada, Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Yüksel Altuntaş, hastanede halen 28 yaralı bulunduğunu ve hayati
tehlikesi olan Celal Dilsiz adlı yaralının İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Reanimasyon Servisi'ne sevk edildiğini söyledi.
Turgut Yahya adlı gencin kolunda hasar olduğunu ve halen ameliyatta bulunduğunu belirten Başhekim Altuntaş, bu gencin kısmi hayat tehlikesi olduğunu bildirdi.
Altuntaş, 20 yaralının da evlerine gidebilecek durumda bulunduklarını sözlerine ekledi. Öte yandan, İstanbul'daki 2 patlamada yaralanan çok sayıda kişinin ayakta tedavi gördükten sonra hastanelerden ayrıldıkları öğrenildi.



İSRAİL'DEN TÜRKİYE'YE YARDIM ÖNERİSİ

İsrail, İstanbul'daki saldırıların ardından Türkiye'ye yardım önerisinde bulundu.

İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, AFP'ye yaptığı açıklamada, ''Türk yetkililere ve kentteki Yahudi topluluğuna yardım önerisinde bulunduk ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kriz masası kurduk'' dedi.

Sözcü, İstanbul'daki İsrail konsolosluğu yetkililerinin patlamaların meydana geldiği bölgeye gittiğini belirtti.

İsrail devlet radyosu da, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un patlamalar konusunda bilgi aldığını duyurdu.

Patlamalar, Osmanbey ve Kuledibi'ndeki sinagogların yakınlarında meydana geldi.

İSRAİL'İN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ AVİVİ, PATLAMALARIN OLDUĞU İSTABUL'A GİDİYOR

İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi, İstanbul'daki iki sinagog yakınlarındaki patlamaların ardından bölgeye gitti.

Büyükelçi Avivi, A.A muhabirine gidiş yolunda telefonla yaptığı kısa açıklamada, İstanbul'daki patlamalardan duyduğu üzüntüyü dile getirerek, derhal İstanbul'a doğru yola çıktığını bildirdi.

Filistin'in yeni Başbakanı Ahmed Kurey başkanlığında yeni bir hükümet kurulduğunu anıstan Avivi, ''Ancak maalesef ne zaman yeni bir fırsat penceresi açılsa birileri bunu kapatıyor'' yorumunda bulundu.

Büyükelçi Avivi, terörizmle savaşın sürmesi gerektiğini ve bunun için her türlü çabayı göstereceklerini de belirtti.

Osmanbey ve Kuledibi'ndeki sinagogların yakınlarındaki patlamaların, otomobillerde meydana geldiği belirtiliyor.

SİNAGOG DAHA ÖNCE DE HEDEF OLMUŞTU

Neve Şalom Sinagogu’na 1986 yılında da saldırı olmuştu. 6 Eylül sabahı sinagogu basan yabancı uyruklu teröristler dua eden cemaate bombalar ve makineli tüfeklerle saldırarak ateş açmış, saldırıda 22 Musevi hayatını kaybetmişti. İki kişinin de ağır yaralandığı saldırıda teröristler ellerinde patlayan bombalarla ölmüştü.

Neve Şalom Sinagogu 1 Mart 1992’de yine iki teröristin bombalı saldırısına hedef olmuş, ancak alınan önlemler sayesinde, sinagogda hasar meydana gelmemişti.
Anadolu Ajansı 15 Kasım 2003 12:19



Başa dönmek için tıklayın












14.11.03





Türkiye Hahambaşısı İsak Haleva, Türk polisini saldırı riskine karşı uyardığını söyledi: "Ben polisten sinagog yakınlarında araç trafiğinin de yasaklanmasını istemiştim, çünkü bütün araçları kontrol etmek imkansız''

İsrail'de bir özel televizyona verdiği demeçte, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi, İstanbul'daki saldırılarda ölenlerin yarısının Yahudi olduğunu söyledi. İsrailli arama-kurtarma ve bilgi toplama birimi ''ZAKA'' üyesi 7 kişilik ekip, Şişli ve Beyoğlu'ndaki patlamaların meydana geldiği bölgede incelemelerde bulunmak üzere İstanbul'a geldi.

İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi, ''Bugün İstanbul'da bulunan iki sinagoga düzenlenen saldırılarda ölenlerin yaklaşık yarısı Yahudi. Saldırganlar Yahudi olmayan kişilerden çok sayıda kurban olacağını biliyordu, çünkü Türk yetkililer, her iki sinagogda güvenliği sağlamak için olağanüstü önlem almıştı'' dedi.

İsrail El Al Havayolları'nın tarifeli uçağıyla Atatürk Havalimanı'na gelen 7 kişilik ''ZAKA'' ekibinin bir üyesi, terör ve doğal afetler konusunda büyük tecrübeye sahip olduklarını belirterek, arama-kurtarma, bilgi toplama ve kimlik tanımlaması çalışmaları konusunda uzman olduğunu söyledi.
ZAKA üyesi, bu tecrübelerini İstanbul'da yaşanan olayda da kullanarak, Yahudi toplumuna hizmet etmeyi amaçladıklarını ve olay yerinde çalışmalara hemen başlayacaklarını bildirdi. El Al uçağıyla bir grup İsrailli basın mensubu da İstanbul'a geldi.


Alınan bilgiye göre, olayda hayatını kaybeden 20 kişiden bazılarının kimlikleri şöyle:
Anita Rubinstein ( 8) ve anneannesi bayan Rubinstein (84) Yoel Ülçer (21) Berta (30) ve Ahmet Özdoğan (30) Aydın Beto Varol (50) Yona Romano (60) Erol Altun (24), Oğuz Kızılırmak (25), Murat Şahin (27), Ömer Yaşar (41) ve polis memuru Bülent Bostanoğlu (29).

Patlamalarda yaralanan ve çeşitli hastanelere kaldırılan 303 kişiden bazılarının kimlikleri şöyle:
Metropolitan Florence Nightingale Hastanesi:
Julia Franka, Rafi Kazodo, Natali Kan, Yano Roman (57), Zeki Zahir Saltı, Yaşar Türkmen, Ahram Yenibahar, Semih Cömert ve Mahiz Benezra
Haydarpaşa Numune Hastanesi:
Talha Demirten (20) ve Yeko Kılıç (64)
Memorial Hastanesi:
Mustafa Çolcüoğlu, Aytunç Sayıldı, Haydar Çamlıca ve Ziya Yanar
Osmanoğlu Kliniği:
Yaşuba Sevla, Mais Sevla, Suzan Eliyas, Serpil Dizen, Hayri Dizen, Avram Yani, Selgen Bedük, Gökhan Bedük, Suzan Halıcı, Maiz Mavlavi, Namık Kemal Erdoğan, Yevde Ornadis, Haim Moneşe, Orhan Sönmezsoy, Sinan Akraz, Sevda Baş, Ferruh Çakıroğlu, Mois Morlini, Mehmet Ali Tığlı ve Aprammar Yanlı
Amerikan Hastanesi:
Hıdır Yensey, Venez Altan Varaz, Benez Altor, Yıldız Arkadaş, Sapet Aveyada, Menarem Azoz, Mois Bahar, Niso Bahar, Robert Baha Sefada, Gabit Baldo, Mois Banveniz, Kohen Baruh, Menaham Basit, Yaşar Bildirici, Betül Bildirici, Hıdır Bildirici, Rafu Bildirici, Reful Bildirici, Yakup Bilmen, Yaseya Bilmen, Levent Cibili, Şeyda Çizer, Pardo Davit, İbrahim Dayan, Niso Dinçmen, Yoka Dozbahar, İsak Edili,
Samuel Eskincail, Albert Filiban, Mahir Gaon, Mahir Gezen, Betty Habib, İsrail Habin, Eti Habip, İsrail Hakim, Joseph Haleva, Yosef Haleva, Hasef Haleva, Suzi Hason, Naim Himmet, Yasef Hullu, Salamon İnaç, Mahir Kahon, Joseph Kasmir, Yasef Kasvi, Kemal Katalan, Kemal Katun, İshak Kiton, Baruh Kohen, Luset Kohen, Natan Kohen, Davut Kohen, Pavnid Kohen, Nater Kohen, Yasef Kulkay, Yasef Levi, İshak Levi, Aslan Levi, Arye Leon Levi, Avram Moza, Naim Natili, Murat Nihnit, Naim Nimet, Davit Özvaron, Davit Pardo, Menehen Polozef, Yurda Reyna, Salamon Romi, Robert Sefada, Nahmras Selim, Yakup Tavaşı, Ahram Varol ve Maroki Vasit.


Ajanslar / İsrail devlet radyosuna açıklamalarda bulunan Hahambaşı, İstanbul'da bugün hedef alınan 2 sinagog yakınlarında saldırı riskine karşı uyarıda bulunduğunu belirterek, ''Neve Şalom ile Betyaakov sinagogları yakınlarında park etmek yasak, ben polisten ayrıca sinagog yakınlarında araç trafiğinin de yasaklanmasını istedim, çünkü bütün araçları kontrol etmek imkansız'' diye konuştu.

Hahambaşı, oğlu Yasef Haleva'nın da yaralandığı olayla ilgili olarak, ''Patlama olduğunda içeride dua ediyorduk. Yardımı organize ettikten sonra evime gittim. Oğlum da yaralandı. Polis ve güvenlik kuvvetleri bize yardım getirdi. Sıkıntılı saatler geçiriyoruz'' ifadesini kullandı.

Bu arada, İsrail devlet televizyonundaki programlara katılan birçok uzman, İstanbul'daki iki saldırının uluslararası terör örgütü El Kaide'nin imzasını taşıdığı yorumunda bulundu. Uzmanlar, özellikle saldırıların aynı anda 2 yeri hedef aldığının ve çok sayıda kurban olması için titizlikle hazırlanmış olduğunun altını çizdi.

İtfaiye Daire Başkanlığı'nın yangın söndürme ve arama-kurtarma ekipleri ile Sağlık Daire Başkanlığı Acil Yardım ve Cankurtarma Müdürlüğü'ne ait tam donanımlı 40 ambulans ve sağlık ekipleri, patlamalardan kısa süre sonra olay yerlerine ulaştı.
Patlamalar nedeniyle oluşan enkazın altında kalanlar, arama-kurtarma ekipleri tarafından çıkarıldı. Yaralılar, sağlık ekiplerinin olay yerinde yaptığı ilk müdahalenin ardından ambulanslarla hastanelere götürüldü.
İGDAŞ ve İSKİ ekipleri, patlamalar sonrası oluşabilecek doğalgaz ve su kaçağını önlemek için bölgede tedbir aldı. Doğalgaz, kısa sürede kontrol altına alındı.

Patlamaların meydana geldiği sinagoglar çevresinde; Şişli, Beyoğlu ve DGM nöbetçi cumhuriyet savcılarınca inceleme yapıldı. ''Patlamaların 'terör eylemi' niteliğinde bulunduğunu'' ifade eden DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, soruşturma başlattıklarını bildirdi. Olaya ilişkin bütün veriler, İstanbul DGM'de toplanacak.

KORUMA GÖREVİ YAPAN POLİSLERDEN 1'İ ÖLDÜ, 1'İ YARALANDI

Şişli Betyaakov Sinagogu'nda koruma görevi yapan Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polis memuru Bülent Bostanoğlu, patlama sonucu şehit oldu.
Neve Şalom Sinagogu'nu koruyan polis memuru Hamdi Aslan da, patlama sırasında yaralanarak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırıldı.

KAN BAĞIŞLAMAK İÇİN HASTANEYE KOŞTULAR

Patlamaların ardından, saat 13.00'e kadar, kan bağışlamak isteyen 100'ün üzerinde kişi Çapa Kızılay Kan Merkezi'ne başvurdu. Kan merkezlerindeki kan alımı ve test işlemleri için tüm personel görev başı yaptırıldı.

BAKAN AKSU İSTANBUL'DA

Olayın ardından İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu İstanbul'a gelerek, Vali Muammer Güler ile beraber olay yerlerinde incelemede bulundu.
Aksu, daha sonra durum değerlendirmesi yapmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne geldi. Bombalı eylemlerde kullanılan patlayıcının türünün belirlenmesine çalışılıyor. Patlamalardan sonra, Musevi vatandaşların yaşadığı ikametgahlar ile okullar ve vakıflar çevresindeki güvenlik önlemleri de artırıldı.



Başa dönmek için tıklayın
















İsviçre’de Ermeni soykırımı yasası tartışmaları

İsviçre’de Almanca olarak yayınlanan Tagesanzeiger gazetesinde bugün ilginç bir haber çarpıyor göze. “Türkiye’yle yeni uyuşmazlıklar” başlıklı haberde, İsviçre Parlamentosu’nda gelecek dönemde Ermeni Yasa tasarısı olarak adlandırılan bir yasanın kabul edilmesi yönünde talepler bulunduğuna dikkat çekiliyor.

Sonbaharda yasa tasarısı, bir İsviçre heyetinin Türkiye ziyareti öncesinde krize neden vermemek için geri çekilmişti. Heyetin Türkiye ziyareti iptal edilince, Ermeni Yasa Tasarısı konusu da yeniden gündeme geldi. Gazetenin haberine göre, İsviçre Dışişleri Bakanı Calmy Rey’in ziyaretinin iptal nedeniyse, Waadlandt Bölgesel Parlamentosu’nun Ermeni Yasa Tasarısı’nın kabul etmesiydi. Şimdiyse Aralık ayında bir Türk diplomatın İsviçre ziyaretinin beklendiğine dikkat çeken gazete, 16 Aralık tarihinde parlamentoya getirilmesi öngörülen Ermeni Yasa Tasarısı’nın Türkiye’yle zaten nazik olan ilişkileri daha da zedeleyebileceğini öne sürüyor.

Almanya'da Seyahat şirketi sahibi Vural Öger’in politik kariyeri

Berliner Zeitung, Almanya’da örnek Türk olarak gösterilen turizmci Vural Öger’in Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı ve Başbakan Gerhard Schröder tarafından Avrupa Parlamentosu Milletvekili adayı gösterilmesine genişçe yer vermiş. Yazıda Öger’in yerel bir parti örgütünden değil de, Başbakan tarafından Avrupa Parlamentosu milletvekilliğine aday gösterilmesinin, parti içinde kızgınlık yarattığını öne sürüyor. Öger Sosyal Demokratların adaylar listesinde 10. sırada gözüküyor. Buysa Türk yatırımcının seçilmesini kesinleştiriyor.

Ancak parti tabanı ve partinin Avrupa politikası konusunda uzmanlaşmış üyeleri, bu durumdan hiç de memnun değiller. Bunun nedeniyse, Berliner Zeitung’un haberine göre açık: Partililer Vural Öger’in Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’nın değil de, Türkiye’nin çıkarlarını koruyacağını öne sürüyor. Ayrıca Öger’in ticari işlerinin yoğunluğuna dikkat çeken Sosyal Demokratlar, Öger’in Avrupa Parlamentosu’na haftada bir iki günden fazla zaman ayıramayacağı görüşündeler.

Berliner Zeitung, parti içi tüm tepkilere rağmen, Schröder’in Öger adını mutlaka listeye aldırmak istediğini vurgularken, parti tabanından da “Bu aday Schröder’in Öger’i” cümlelerinin duyulduğunu yazıyor. Aynı zamanda Schröder’in bu adımının hem Sosyal Demokratlar’ın Türk seçmenlere bir teşekkürü olduğu hem de Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi Türkiye aleyhinde seçim kampanyası başlatacak olan Hristiyan Birlik Partileri’ne karşı bir adım olduğu, yine Berliner Zeitung’un değerlendirmesinde yer alan ifadeler.

Financial Times Deutschland gazetesi de aynı konuya yer verdiği haber yorumunda, özellikle Sosyal Demokrat Partili Avrupa Parlamentosu Milletvekili Martin Schulz’un bu durumdan hoşnut olmadığına yer veriliyor. Martin Schulz gazeteye verdiği demeçte “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda 2004 yılı sonunda karar verilecektir” diyor.

Aynı gazetede yer alan bir başka yazıdaysa, Türkiye Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in Berlin temasları konu edilmiş. Türkiye’de adalet alanında olumlu gelişmeleri sayan gazete, ancak Alman hükümetinin İnsan Hakları danışmanı Claudia Roth’un da sözlerine yer veriyor. Roth Türkiye İnsan Hakları Vakfı hakkında açılan davayı sert biçimde eleştirmiş, “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne doğru atacağı adımlar kağıt üzerinde değil, uygulamada belli olacaktır” demişti. Gazetenin haberine göre Türkiye Adalet Bakanı Çiçek, temaslarında Metin Kaplan konusunda da görüşmelerde bulundu.



Başa dönmek için tıklayın









13.11.03









Almanya’da Anayasayı Koruma Dairesi, Berlin’de faaliyet gösteren ‘Müslüman Gençlik‘ adlı derneği takibe aldı. Müslüman Gençlik’in radikal İslamcı örgütlerle bağlantılı olduğundan şüphe ediliyor...

Christian Stahl, DW 12.11.2003 / Almanya’nın iç istihbarat örgütü niteliğindeki Anayasayı Koruma Dairesi, Berlin’deki ‘Müslüman Gençlik‘ adlı derneğin faaliyetlerini bir süredir izliyor. Bu kuruluşun internetteki sayfasına ilk bakıldığında sevimli, modern, dünyaya açık bir izlenim veriyor.

‘Lifestyle‘ başlığı altında dini şiirlerin, ‘Ramazan Bilmeceleri‘nin yer aldığı bölümler var. Kendilerini tanımlarken de ”Biz Müslüman Gençlik, dili Almanca olan, bağımsız Müslüman gençlerden oluşan bir hareketiz” diyorlar. Ne var ki dedikleri kadar bağımsız olmadıkıları anlaşılıyor.

‘Müslüman Gençlik‘in ”event” başlıklı sitesinde genç kızlar, hafta sonunda Milli Görüş’e bağlı bir camiiye davet ediliyorlar. Yerel bir radyo istasyonunun bilgisine göre, Müslüman Gençlik derneğinin kurucuları arasında,”Müslüman Kardeşler” adlı terörist örgütün üst düzey görevlilerinden birinin oğlu da bulunuyor. Anayasayı Koruma Dairesi Sözcüsü Klaus Guggenberger, ”Müslüman Gençlik”in radikal İslamcılar‘la sıkı ilişkisi olduğu görüşünde.

Anayasayı Koruma Dairesi takipte
Anayasayı Koruma Dairesi’nin görüşüne göre, İslami gruplar arasında personel ve örgütsel açısından birbiriyle kesişen bağlantılar bulunmakta. Almanya’daki Müslüman Gençlik, ”İslam Evi” adlı kuruluşun girişimi ile kuruldu. Merkezi Hessen Eyaleti’nde olan İslam Evi, Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi‘nde de üye. Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi‘nin içinde ise büyük ölçüde ”Müslüman Kardeşler” örgütünün etkisi altındaki Almanya İslam Cemaati bulunmakta.

Anayasayı Koruma Dairesi Sözcüsü Guggenberger, ”Müslüman Gençlik” örgütünün aşırı dinci İslami örgütlerle sıkı bağları olduğunu gösteren bazı işaretler de olduğunu belirterek, ”Diğer bağlantılara ilişkin bir işaret de ‘Müslüman Gençlik‘ derneğinin tüzüğünde, derneğin lağvedilmesi durumunda, mal varlığının Federal İçişleri Bakanlığı tarafından yasaklanmış olan Hamas örgütüne bağlı El Aksa Bağış Toplama Örgütü’ne devredilmesinin öngörülmüş olmasıdır” diyor.

Aile Bakanlığı’ndan destek görüyor
Bu bilgilere rağmen Müslüman Gençlik, Federal Aile Bakanlığı’ndan parasal destek görüyor ve bu paralarla dernek, Berlin’deki okullarda örgüt ve hedefleri etrafında yandaş kazanmaya çalışıyor. Berlin Yeşiller Partisi’nin eğitim politikalarından sorumlu sözcüsü Özcan Mutlu şöyle konuşuyor:

”Müslüman Gençlik örgütü tam profesyonel bir biçimde çalışıyor ve çok sayıda Alman kuruluşu, örneğin metal sendikası IG Metal’i proje çalışmalarına dahil edebiliyor ve birlikte Berlin’deki okullara gidiyorlar.”Taruf” adındaki proje, gençlerin yoğun olarak ilgilendikleri ve Müslüman Gençlik örgütünün ardından koştukları bu projelerden biri.”

Tüm bu gelişmeler sonunda Berlin’deki eğitim işlerinden sorumlu Alman idari birimleri, okul yönetimlerine genelge yollayarak, ‘Müslüman Gençlik‘ adlı kuruluşu toplantılara davet etmeme yönünde uyarıda bulunuyor. Federal Meclis’teki Hristiyan Demokratlar, gelecek haftaki meclis toplantısında bu derneğe maddi desteğin kesilmesi konusunu ele almak istiyor.
Christian Stahl, DW 12.11.2003

--------------------------------------------------------------------------------


Alman basınında yer alan yorumlarda, devlet okullarında Müslüman bayan öğretmenlerin derslerde başörtüsü takıp takamayacakları konusundaki tartışmalar ön plana çıkıyor

Ajanslar /Alman Anayasa Mahkemesi başörtüsü konusunda topu eyaletlere atmış, gerekli yasal düzenlemelerin eyalet parlamentolarında yapılması gerektiğini bildirmişti. İlk harekete geçen Baden Württemberg ve Bavyera eyaletleri oldu ve başörtüsüne yasak getiren yasa tasarısı onaylandı.

Neue Osnabrücker Zeitung
gazetesinde konuyla ilgili çıkan yorum şöyle:
‘’Baden Württemberg eyaleti Kültür Bakanı Schavan, başörtülü öğretmenlerin okul kariyerinin önünü tıkamak için hemen harekete geçti, aksi takdirde bunlardan birini memur olarak işe almak zorunda kalacaktı. Bakan, böylelikle topu yeniden Anayasa Mahkemesi yargıçlarına attı. Yasanın burada onaylanması durumunda, bunu diğer eyaletler takip edecek. Tüm eyalet kültür bakanlarının ortak bir çizgide uzlaşmaları iyi olurdu. Şu anki durumda bir okulda başörtüsü takılabilirken birkaç kilometre uzaktaki okulda niçin takılamadığını anlamak zor olacak. Anlaşılması güç olan tek nokta bu değil. Schavan, haç, papaz kisvesi ve Yahudi sembolleri ile başörtüsü arasında ayrım yapıyor gerçi. Başörtüsünü özgür olmamanın ve Batı ile arasına sınır çekmenin sembolü olarak ayırıyor. Ancak Müslüman çevrelerden gelen tepki, mesajın yerini bulmadığını kanıtlıyor. Kaldı ki İslami görüş açısından bakıldığında devlet ile din birbirinden ayırılamaz. Küçük kumaş parçası daha çok tartışılacak görünüyor.’’

Münchner Zeitung gazetesinin yorumunda da şu satırlar yer alıyor:
‘’Müslüman bayanların başındaki kumaş aynı zamanda kültürel izolasyon ve baskının sembolü karakterini taşıdığından başörtüsü bir inanç savaşı haline geldi. Müslüman bayan öğretmenlere derslerde başörtüsü takmaları yasaklanırsa-ki yedi eyalet bunu planlıyor- Alman halkının büyük bölümü bunu memnuniyetle karşılayacaktır. Müslümanlar arasında da tartışmalı bir anlam taşıyan başörtüsünün okullarda yeri yoktur. Aksi takdirde, bir yandan tek bir kişinin hassasiyeti nedeniyle tartışmasız Hristiyanlık sembolü haçın duvardan indirilmek zorunda kalınması, diğer yandan bir kişi istedi diye tartışmalı Müslümanlık sembolü başörtüsünün takılabilmesi tuhaf bir gelişme olacaktır. Bu din özgürlüğünün saptırılmasıdır.’’



Başa dönmek için tıklayın












11.11.03










Almanya'da Yahudi düşmanı milletvekili (CDU) partiden ihraç edildi

Alman Hristiyan Demokrat Birlik Parti Milletvekili Martin Hohmann yaptığı Yahudi aleyhtarı konuşma yüzünden parti ve meclis grubundan ihraç edildi. Daha önce de Hohmann’ın sözlerini destekleyen General Günzel de görevinden alınmıştı...

Hristiyan Demokrat Birlik Partisi, Hohmann'ın konuşması yüzünden zor durumda kaldıJudith Hartl, DW 11.11.2003 / Alman Hristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) Milletvekili Martin Hohmann yaptığı Yahudi aleyhtarı konuşma yüzünden partisini zor durumda bıraktı. Parti yönetimi ise sonunda Hohmann’ın parti ve meclis grubundan ihraç edilmesini kararlaştırdı. Genel Başkan Angela Merkel parti meclis gurubu başkanlık divanında dinlenen milletvekilinin Yahudi aleytarı açıklamalarından dolayı yaptığı özür beyanını yeterli ve inandırıcı bulmadıklarını söyledi.

Hristiyan Birlik Partisi’nin, kamuoyunda büyük tepki uyandıran konuşmadan yaklaşık iki hafta sonra milletvekili Hohmann ile yolları ayırma kararı alması, geciktiği gerekçesiyle eleştiriliyor. Hristiyan Demokrat milletvekilinin sözlerine katıldığını yazılı olarak kendisine bildiren özel komando birliği komutanı General Reinhard Günzel de Savunma Bakanı Peter Struck tarafından azledilmişti.


Günzel olayı harekete geçirdi
General Günzel’in azlinden sonra parti başkanlığı üzerindeki baskının artması genel Başkan Merkel’i harekete geçmeye zorladı. Parti yönetiminin kararını açıklayan Angela Merkel, Yahudi aleytarı konuşmasından dolayı sadece taktik nedenle özür dilemeye hazır olduğunu, ancak bu özürün düşüncesini değiştirmeyeceğini söyleyen milletvekili Hohmann’ı parti meclis gurubundan ihrac edeceklerini duyurdu:

”Alman Hristiyan Demokrat Birlik Partisi’ne ve parti meclis grubuna gölge düşmemesi için bu ağır kararı almak durumundaydık. Partinin katlanamayacağı düşüncelerle, muhafazakar seçmenin Hristiyan Demokrat Birlik’e beslediği hisler arasındaki kesin sınırı göstermek açısından bu adım gerekliydi.”

"Sonuç kaçınılmaz"
Hessen Eyalet Başbakanı ve Hristiyan Birlik’in güçlü isimlerinden Roland Koch da daha önce Hohmann’ı savunmuş olmasına rağmen, sonucun kaçınılmaz olduğunu dile getirdi. Koch, Hessen Eyaleti‘nden milletvekili seçilen Hohmann’ın partiden çıkarılmasıyla ilgili işlemleri başlatması için parti eyalet teşkilatı nezdinde girişimde bulunduğunu söyledi.

Hohmann’ın ihracıyla ilgili olarak Cuma günü Hristiyan Demokrat Birlik’in parti meclis grubunda oylama yapılması bekleniyor. Genel Başkan Merkel gerekli üçte ikilik çoğunluğa ulaşacaklarından emin olduğunu söylüyor. Parti Genel Sekreteri Laurenz Meyer, partili arkadaşı Hohmann’ın, Yahudiler‘i canilikle suçlayan sözlerinden dolayı özür dilemeyi ret ettiğini açıkladı.

"Karar gecikti"
Koalisyon ortakları Sosyal Demokrat ve Yeşiller partileri, Yahudi aleyhtarı olduğunu açıkça dilen milletvekilinin partisinden ihraç edilmesinde geç bile kalındığını. Sosyal Demokrat Parti Genel Sekreteri Franz Müntefering kararın geciktiğini, ama kararı memnuniyetle karşıladıklarını dile getirdi.

Martin Hohmann, partiden ihrac girişimiyle ilgili olarak henüz açıklama yapmadı. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi‘nin, milletvekili Henry Nitzsche ile ilgili olarak ne gibi adımlar atacağı da merak konusu. Nitsche’nin bir gazeteye verdiği demecindeki Müslümanlar‘ı ve Türkler‘i küçük düşürücü sözleri infial uyandırmıştı.
Judith Hartl, DW 11.10.2003



Başa dönmek için tıklayın











9.11.03







Star makalecisi Kıvanç Değirmen' e göre: « 'Şaron'a tavır koyan Erdoğan' havası içinde verilen haberle AKP'nin tabanının ağzına bir parmak bal çalınmış oldu»

Kıvanç Değirmen, Star Gazetesı "Türbana kamusal ABD'ye helal alan: İkiyüzlülüğün anatomisi ", 10.11.2003 / [...] Duy da inanma... İsrail'e tavır koyan AKP! Gazetelere büyük başlıklarla yansıdı... Neymiş... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rusya'dan dönmekte olan İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Türkiye'yi ziyaret teklifini geri çevirmiş... Hadi canım sende.

Papazlara bile bir telefonla randevu veren bir Başbakan'ın Şaron'u geri çevireceğine inanmamızı beklemiyor herhalde bu acemi psikolojik savaş gülleri. Şaron, Türk veya Türkiye'nin çıkarlarını savunuyormu ki, Başbakan'ın filtreleri onu Başbakan'la görüştürmesin. Lütfen!..


Tabana bir parmak bal

'Şaron'a tavır koyan Erdoğan' havası içinde verilen haberle AKP'nin tabanının ağzına bir parmak bal çalınmış oldu. İsrail'le yakın bağları artık iyice deşifre olmuş AKP kadrolarının, tabanlarını birazcık da olsa teskin etmesinin zemini hazırlandı.

AKP danışmanları İsraillilerle Kuzey Irak'ta banka kurma görüşmeleri yapıyorlarmış...

Türkiye'de enerji ve özel sektör ile ilgili en yoğun görüşmeler İsrailliler ile yapılıyormuş...

AKP, 'muhafazakar demokrasi' kavramını aslında İsrail'in eski büyükelçilik müsteşarının İbranice kitabından 'esinlenip' yeniymiş gibi Türk kamuoyuna sunmuş.

Kime ne!..

Zemin uygun olunca

'Bu adam ne yapıyor' diye şüphe duymaya başlayanlara, 'merak etme, o bizim için çalışıyor, bak zamanı geldiğinde nasıl da tavır koyuyor' demenin zemini oluştu ya!

Hadi hayırlısı. Bu gidişle, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün bir sonraki İslam Konferansı Örgütü toplantısında Filistin davasını savunduğunu bile görebiliriz. İsrail bu gidişattan çok tedirgindir eminim.
Kıvanç Değirmen, Star Gazetesı "Türbana kamusal ABD'ye helal alan: İkiyüzlülüğün anatomisi ", 10.11.2003



Başa dönmek için tıklayın















İslami tesettürün, eşitlik ilkesine dayalı demokratik rejimle bağdaşamaz bir 'ayrımcılık' unsuru olduğu kanısı yaygınlaşıyor

Tesettürlü sanığı mahkemeye almayan Yargıtay Daire Başkanı'nın kararını, 'Kişisel ve ideolojik bir karar,' diye niteleyip, 'mağdur sanığa' içeride ve dışarıda hukuksal hak aramayı öneren Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kafası da konu hakkında karışık: Yargıtay'ın kararı kişiselse, ideolojik değildir; ideolojikse kişisel olamaz.

Mine G. Kırıkkanat, Radikal, 9.11.2003 / Türkiye'de demokrat ve laik olduğunu iddia eden bir kesim, 'türbanı gündemden çıkaralım, daha önemli işler var,' söylemiyle tesettürün kamu alanına girmesini savunuyor. Oysa İslami tesettür, yalnızca Türkiye'nin değil, Avrupa'nın da sorunu, hem de uzun zamandan beri. Türkiye'nin artık ve ister istemez AB'ye paralel olmak zorunluluğu İslami tesettürü gündemden çıkarmayacağı gibi, kısa ve orta vadede tam ortasına oturtacak.

Ama devinim hızlandı, sorunun çözümü uzun vadeye sarkmayacak: Fransa'da türbanı yasaklayacak yasadan laik olsun olmasın tüm Avrupa etkilenecek ve İslami tesettüre karşı aşamalı bir radikalleşme gözlenecek. Bu sonuca nereden mi varıyorum? Çok basit. AB Komisyonu'nun Türkiye hakkındaki ilerleme raporunda yer alan bireysel özgürlük uygulamalarına ilişkin eleştiriler arasında yüksek yargı kararlarından kaynaklanan türban yasağına hiç değinilmedi. Sedat Ergin de aynı yokluğa dikkat çekti ve 7 Kasım tarihli Hürriyet'teki köşesinde yazdı.

Neden AB Komisyonu türban yasağına değinmiyor? Çünkü Avrupa'da İslami tesettürü yasaklama eğilimi giderek ağırlık kazanıyor. Çünkü İslami tesettürün, eşitlik ilkesine dayalı demokratik rejimle bağdaşamaz bir 'ayrımcılık' unsuru olduğu kanısı yaygınlaşıyor.

Örneğin İtalya, Katolik Kilisesi'nin anayurdu olmakla anayasasında 'laik' yazan bir ülke değil. Ancak devletin pragmatik anlamda laikliği uyguladığı, her dinden ve dinsiz insanın yaşadığı, üstelik komünist bir geçmişi olan bu ülkede, okul sınıflarına asılı Katolik Haçı tartışma konusu değildi. Zaten aynı okullarda dinleri topyekûn reddeden teorilerin okutulmasını da engellemiyordu. Ta ki son yıllarda İtalya'ya göçen ya da sığınan Müslüman Arapların bir bölümü, 'Okullardaki Haç bizi rencide ediyor, kaldırılsın!' diye tutturana kadar. Oysa aynı öğrenciler bu okullara tesettürlü gelebiliyorlardı. Yani onların dini 'teamüllerine' de 'tahammül' vardı. İtalya, bu tartışmayla ikiye bölündü. Kimi Müslümanlara hak verir ve okullardaki haçın kaldırılmasını onaylarken, kimi İtalyanlar da 'Suudi Arabistan'da din özgürlüğü var mı? Bizim haçımızdan memnun değillerse buraya gelmesinler, Arap ülkelerine göçsünler!' dediler.
Toplumda 'nifak' başlamıştı.
Ve ayrımcılığı, tesettürlüler başlatmıştı.


Laik devlet kavramının babası ve kalesi Fransa'da ise İslami tesettür daha büyük sorun yaratıyor, çünkü eski sömürgelerinden gelen 4.5 milyon Müslüman Fransız yurttaşı var. Önce hoşgörüyü deneyen Fransa, son üç yıldır tavrını radikalleştirdi. Türbanlı öğrenciler ilk ve orta öğretim okullarından atıldığı gibi, kamu alanları da İslami tesettüre kapanıyor.

Ancak asıl önemlisi, geçen temmuz ayında kurulan bir Laiklik Komisyonu, laikliği yeniden tanımlamak ve anayasal tartışılmazlığının çerçevesini ayrıntılı biçimde çizmek üzere çalışıyor. Aynı zamanda, bizi de çok ilgilendiren 'kamu alanları' nelerdir, onu da yeniden belirleyecek. Fransa'da olup bitenleri, gelecek hafta ayrıntılarıyla anlatacağım.

Fakat tesettürlü sanığı mahkemeye almayan Yargıtay Daire Başkanı'nın kararını, 'Kişisel ve ideolojik bir karar,' diye niteleyip, 'mağdur sanığa' içeride ve dışarıda hukuksal hak aramayı öneren Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kafası da konu hakkında karışık: Yargıtay'ın kararı kişiselse, ideolojik değildir; ideolojikse kişisel olamaz.

Çünkü iki kavram ve tutum, birbirinin tersidir.
Başbakan'a şimdiden bir de kötü haberim var:
Söz konusu avukat sanık açacağı tesettür davasını içerde kaybedeceği gibi, AİHM'de de kaybeder!
Laik anayasaya dayanarak tesettür yasaklamak mümkün olmasaydı, Fransa boşuna hazırlanmazdı türbanı yasaklayacak yasa çıkarmaya!

Mine G. Kırıkkanat, Radikal, 9.11.2003



Başa dönmek için tıklayın















Devletin, Azınlıkları zapt-u rapt altına almak ve " vatan hainliği" yapıp yapmadıklarını belirlemek için 40 yıl önce Azınlıklar Tali Komisyonu kurduğu, Komisyon'un görevini sürdürdüğü ortaya çıktı.

Hülya Karabağlı, Sabah, "Biri azınlıkları 40 yıldır gözetliyor", 9.11.2003 / Devlet, azınlıkları zapturapt altına almak için 40 yıl önce Azınlıklar Tali Komisyonu kurmuş. MGK ve Genelkurmay'ın asil üye olduğu komisyon, görevini hiç aksatmadan yürütüyor
Başbakanlık genelgesiyle 40 yıl önce kurulan "Azınlık Tali Komisyonu", o günden beri 15 günde bir toplantı yapıyor. Azınlıkların tüm faaliyetlerini izleyen Komisyon, Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde çalışıyor, MGK ve Genelkurmay temsilcileri de asil üye. Komisyon "takip" ettiği azınlıklarla ilgili "prensip kararı" da alıyor. Asil üyeler karara muhalafet şerhi koyabiliyor, İçişleri Bakanı uygun görürse karar hayata geçiriliyor.


Bu tarihi gerçek, Meclis İnsan Hakları Komisyonu'nun azınlıkları ele aldığı toplantıda ortaya çıktı. Milletvekilleri, "Azınlıklar Tali Komisyonu nedir?" diye sordu, Dışişleri ve Emniyet yetkilileri anlattı. İşte, Meclis İnsan Hakları Komisyonu toplantı tutanaklarına geçen gerçek

DIŞİŞLERİ: YANLIŞ

Dışişleri Temsilcisi 1962'de özellikle Kıbrıs sorunu, Yunanistan'la ilişkiler ve Rum azınlığının o günkü sayısal özelliği gözönüne alınarak, Başbakanlığa bir yazı yazılmış, bu azınlıkların başıboş hareket ettikleri, zapturapt altına alınıp hakları neyse o haklarını alması; haksızlıklara veya haksız edinimlerine karşılık tedbir alınması için, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT Müsteşarlığı ve Dışişleri Bakanlığı mensuplarından oluşan bir komisyon kurulmasını önermiş. 1962 yılında aynı yıl içinde, Başbakanlık "Bu çok doğrudur, azınlıkları gayet iyi kontrol etmek lazımdır, bunun için de böyle bir komisyon kurulsun" demiş.

"Bu azınlıklarla sorunları olan makamların ya da güvenlik makamlarının, her zaman aldıkları kararların hukuka uygun olmakla birlikte, insan haklarıyla bağdaşmasını mümkün kılmayacak bir faktör olarak görüyoruz. Buna mukabil, Azınlıklar Komisyonu, hiçbir zaman mevcut hükümetlerin veya siyasi iktidarın, ülkemizin o anki iç koşullarının dışında kararlar alabilmiş ve uygulamaya geçirmiş bir kurul değil. Bu itibarla, tutumunun inişli çıkışlı olduğunu, dış ve iç politik gelişmelere, siyasi iktidarların yaklaşımlarına paralel olarak iniş çıkış olduğunu söylemek mümkün."

EMNİYET: ZARURİ

Emniyet Temsilcisi Genelkurmay ve MGK asil üye. Konuya göre, ilgili kuruluş temsilcisi çağrılıyor.
Lozan'daki azınlıklarla ilgili bazı hükümler yasalara yansımamış. Uygulamayla şekillendirilmiş ve koordinatörlük bir makama verilerek azınlıkların sorunlarının çözümü, aynı zamanda devlet güvenliği bakımından da değerlendirilmesi var. İnsan haklarıyla çelişen bir durumu olamaz. Karara muhalefet şerhi konulabilir. O günkü siyasi iradenin onayı alınır. Ondan sonra, ilgili kurumları bağlar nitelik kazanır. Zaruretten doğmuştur.

Ermeniler'e kilise jesti
Şişli Belediyesi'nce restore edilen Feriköy'deki Surp Vartanans Ermeni Kilisesi, Patrik Mesrob II ve Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül tarafından törenle açıldı. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, törende yaptığı konuşmada, İstanbul'daki 85 bin kişilik Ermeni cemaatinden 20-25 bininin Feriköy'de yaşadığına dikkat çekerek, bu sayının İstanbul'daki 38 kilise içinde bu kilisenin önemini ortaya koyduğunu vurguladı. Mesrob II, özellikle son 10 yılda Türkiye'de dinlerarası diyalog açısından büyük adımlar atıldığını belirterek, ''Türkiye'de, 3 kıta üzerinde bir imparatorluk olmuş, uzun bir devlet tecrübesi, 80 yıllık bir cumhuriyet var. Şimdi de başkaları bize ders öğretmemeli'' dedi.

Şişli Belediyesi'nin 2.5 ay süren ve 90 milyar liraya malolan restorasyon çalışmaları çerçevesinde, kilisenin iç ve dış cephesi tamamen yenilendi.
Hülya Karabağlı, Sabah, "Biri azınlıkları 40 yıldır gözetliyor", 9.11.2003



Başa dönmek için tıklayın















Türkiye Yahudisi Judy Mizrahi'ye, ABD 'Koca bulmaya gidiyorsun' diye vize vermeyince, Meksika'da emlak imparatoriçesi oldu

59 yaşındaki Mizrahi'nin kurduğu emlak şirketi yılda 135 milyon dolar ciro yapıyor. Türk Büyükelçiliği'ndeki diplomatlara göre Meksiko City'nin 'Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyan en zengin ve en etkili ismi.'

Ahmet Erhan Çelik, Hürriyet, 9.11.2003 / Judy Mizrahi 48 yıldır Mexico City'de yaşıyor; Türk Musevisi. Üç çocuk, yedi torun sahibi, 59 yaşında güleç yüzlü bir kadın. Emlak işi yapan Enlace Asesores Inmobiliarios (Birleşik Emlakçılık) adındaki şirketin yıllık iş hacmi 135 milyon dolar. Türk Büyükelçiliği'ndeki diplomatlara göre Meksiko City'nin 'Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyan en zengin ve en etkili ismi.'

Mizrahi'yi 29 Ekim'de Mexico City'de Atatürk Heykeli açılış törenlerine gittiğimiz sırada tanıdık. Sorularımıza kırık ve eskiyen Türkçesiyle yanıtlar verdi. Zaman zaman İngilizce konuşmak zorunda kaldık. Ortaya Merkez Bankası, Hazine, Maliye merkezli çalışan bir ekonomi muhabiri için pek de sık yaşanamayacak bir söyleşi çıktı.

Türkiye'den binlerce kilometre uzaktaki Mexico City'e neden yerleştiniz?
Mexico City'e 1965 yılında geldim. O zaman 20 yaşındaydım. Amerika'nın İstanbul'daki konsolosluğu bana vize vermek istemedi. Bana "Sen yüzde 100 evlenmek için vize istiyorsun. Sana vize yok" dedi. (Kendisine işaret ederek ve gülüyor) O zamanlar tabi böyle değildim. Fransa, Hollanda, İspanya dolaşıyordum. Kanada vize istemediği için teyzemin yanına Kanada'ya gittim. Sonra dayım beni Meksika'ya davet etti. Buraya geldim. Kocamı Acapulco'da tanıdım. 40 senedir evliyim.

'Türkiye'ye benzediği için yerleşmiş'
Dayınız yerleşmek için Mexico City'i tercih etmiş...
Dayım, İstanbul'dan, 1956 olaylarından sonra Meksika'ya gelmiş. (Mizrahi 6 - 7 Eylül olaylarını kastediyor) Hatırlarsınız, 'Kıbrıs Türktür' filan diyerek gayrimüslimlere hareketler oldu. Dayım da bu olaylar yüzünden Türkiye'ye benzer bir memleket bulabilmek için dünya turuna çıktı. Meksika'yı o zamanların Türkiyesine benzeterek buraya yerleşmiş.

Halen Türk pasaportu taşıyor musunuz?
Tabi ki ben Türküm.

Eğitiminizi nerede tamamladınız?
İlkokulu İstanbul'da, ortaokul ve liseyi İsrail'de tamamladım. Liseden sonra Unilever'de satınalma servisinde çalıştım. İşyerimiz Boğaziçi'ndeydi. Altı -yedi lisan bildiğim için yönetici sekreterlik kursuna gittim. O zamanlar İstanbul'da birçok lisan konuşulurdu. Ben 1945'lerde doğdum. Ağırlıkla Fransızca konuşurdum. Kardeşim 1950'lerde doğdu, Hep Türkçe konuşurdu. Aradaki beş sene yüzünden ikimizin yetişme biçimi de dilleri de farklı oldu.

Emlak işine ne zaman girdiniz?
1995'teki büyük krizden dolayı eşimin işleri bozuldu. Bir gece içinde 1 dolar 3 Peso iken 7 Pesoya çıktı. Kocam toptan tekstil pazarlaması yapardı. Dolar üzerinden çok borcumuz vardı. 1995, felaket bir krizdi. Yavaş yavaş ben de işin içine girdim. Ofisimde 50'nin üzerinde çalışan var. Rakamlara bakmak lazım, ama 135 milyon dolar civarında olması lazım.

Meksika'daki en zengin Türk siz misiniz?
Maalesef değilim. En zengin Türkler bugün Atatürk Heykeli'ne çiçek koyan hanımlardır. (Mizrahi'nin eliyle işaret ettiği iki yaşlı kadın bize gülümsüyor. Mizrahi'nin akranı iki kadınında kendisiyle yakın tarihlerde Mexico City'e yerleştiğini öğreniyoruz.)

Sizi hükümetlerle, elçiliklerle etkili ilişkileri olan biri diye tanıttılar. Bu doğru mu?
Herkesin kendine göre işi var. Ben sabah saat 6'ta çalışmaya başlayan bir insanım. Gece gündüz kim beni ararsa ben oradayım. 59 yaşındayım, ihtiyarlamamak için çalışmak lazım. Şimdi gelinler de çalışmaya başlayacak. Bütün gün evde oturup kahve içmek yok.

Sizin ticari anlayışınızı gelinlerde taşıyor mu?
Bir tanesi Miami'den yeni döndü. Orijinal bir işe girecek; Scrap book (Tam Türkçe karşılığı bulunmuyor ama kısaca müsvette kitabı adı verilebilir). Herkes albüm yapar, resim çeker ve bir kutuya koyup bir kenarda unutur. Yeni bir metod bu scrap book. Albümleri düzene koymak için çok güzel renkli kağıtlar ve şekiller var. Resimler seçilerek dekoratif bir çalışma yapılıyor. Bu işi şimdi Meksika'ya benim gelinim getiriyor. Bir garajı ofis haline getirdiler, çalışmaya başladılar.

Çalışanlarına 'hayır' demeyi yasakladı
Meksika krizini değerlendirirken, "Yöneticiler akıllarına ne eserse onu yapıyor. Sanıyorum ne olacağını hiç düşünmediler" diyen Mizrahi, işlerini nasıl bu kadar büyüttüğü sorumuza şu yanıtı verdi?
" Benim için çalışma saati diye bir şey yok. Evimde ya da büromda hayır sözü yasak. Her zaman evet denecek. Çünkü bana göre başarılamayacak iş yoktur. Yanımda çalışanların her biri komisyon alır. Yalnız sekretere ve bilgisayarda çalışan çocuğa maaş ödeniyor. Kurallar böyle. Şimdi bir direktörüm var, işlerle o ilgileniyor. Ben halkla ilişkileri yapıyorum. Özel müşterilerle ilgileniyorum. Her semtte çalışmıyoruz. Meksiko City çok büyük bir kenttir (22 milyon nüfusu var). Biz, şehrin en pahalı bölgesinde çalışıyoruz" diyor.
1995'te durum çok kötüleştiğini ve bankaların hiç kimseye kredi vermemeye başladığını anlatan Mizrahi, daha sonra şöyle dedi:
"Banka kredisi olmayınca işler durdu. Kredileri müşteriye ben buluyorum. A dan Z ye işi biz yaparız. Alıcıya 'Git kredini kendin bul' demiyoruz. Sizin mesela 100 bin dolarınız var. 400 bin dolarlık bir ev almak istiyorsunuz, 300 bin dolar fark var. Bu evi ancak krediyle alırsınız. Ben o krediyi size bulabilirim. Ama müşteri hakkında her şeyi bilmemiz lazım. Bankacıları, notercileri iyi tanımak lazım."

'Büyük şapkaların altında uyuyan insanlar sanırdım'
Mizrahi, dört yıldır Türkiye'ye gelememiş. "Annem babam çok ihtiyarladı. Türkiye çok uzak. Benim de gözüm almıyor. Buralarda kimse Türkiye'nin nerede olduğunu bilmiyor. İstanbul'da bir arkadaşım bana 'Buenos Aires'te kuzenim var. Benim selamımı götür' demişti. Buenos Aires neresi, Mexico City neresi? (Arada 10 saatlik uçuş mesafesi bulunuyor.) Ben de buraya gelmeden önce Meksika'yı büyük şapkalarının altında sürekli uyuyan insanların ülkesi diye düşünürdüm.
Ahmet Erhan Çelik, Hürriyet, 9.11.2003



Başa dönmek için tıklayın










Home