KeHaber Turkish Media Watch
KeHaber'e Destek

65 Ülkeden 350 Gazete okumak için tıklayın

Hürriyet
Hurriyet
Zaman
Zaman
Milliyet
Milliyet
Radikal
Radikal
BUGÜN
Bugün
Türkiye
Türkiye
VATAN
VATAN
Yeni Şafak
Yeni Şafak
SABAH
SABAH
Sitene Ekle
SON Dakika / Breaking News
TV'de Bugün
PageRank

13.10.03





Museviler, Atatürk havaalanında Çardak Bayramı’nı (Sukot) kutladı

Atatürk Hava Limanı Zaman, 15.10.2003 Mustafa Gün/ Tel Aviv’den İstanbul’a gelen bir grup İsrailli, Atatürk Hava Limanı’nda çardak kurup dini tören düzenledi. Yanlarında taşıdıkları suca isimli tahtalardan yaptıkları ahşap çardağın içine üçer kişilik gruplar halinde giren ve ilahiler söyleyen Museviler çevredekilerin meraklı bakışlarına aldırmadan dinî vecibelerini yerine getirdi.

20 kişilik grup otopark önünde uzun süre ilahi okuyup dua etti. Olay yerine gelen Dış Hatlar Terminali’nin özel güvenlik görevlileri, araç trafiğinin akışını engelledikleri gerekçesiyle gruptan töreni bitirmelerini istedi. Polisin uyarısı üzerine kurdukları çardağı toplayan İsrailliler töreni sona erdirdi.

İsrailli yolcular, Sucot Bayramı’nın Museviler tarafından kutlandığını belirterek, oruçlarını açık havada bozmak zorunda oldukları için çardağı kurduklarını söyledi. İsrailli grup, daha sonra THY’ye ait bir uçakla New York’a gitti. Museviler, atalarının Hz. Musa’nın önderliğinde çölde yaşadıkları zamanı anmak için yedi gün süreyle çardaklarda yaşıyor.
Zaman, 15.10.2003 Mustafa Gün

----------------------------------------------------------

Kent içinde otopark gibi...
Hava meydanlarının 40 km. çapında çevresinde bina yapmanın yasak olmasına rağmen, acil inişler için kullanılan bölümler dahil, gökdelen ve binalar sayesinde uluslararası nitelikli Atatürk Hava Limanı, kent içinde otopark halini alıyor. Çok katlı binaların meydana günden güne yaklaşması tehlike boyutlarını artırırken hava limanına inişe geçen uçakları görenler, hızlı yapılaşma karşısında, meydana geleceğini merak ediyorlar. Yoğun trafik yükü altında ezilen
E-5 üzerinde yakınlaşarak yalayıp inişe geçen uçakların pilotlarını ve kokpitlerini araç içinden ve evlerden bile görmek mümkün oluyor.




Başa dönmek için tıklayın














TYB, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin barış ödülü Arafat’ın danışmanı Annan Avvad’a verildi

Anadolu Ajansı , 13.10.2003 / Türkiye Yayıncılar Birliği’nin (TYB) 2003 Barış Ödülü, Filistinli çocuklar adına, Filistin lideri Yaser Arafat'ın danışmanı ve Filistin Pen Yazarlar Derneği Başkanı Annan Avvad'a verildi.

Düzenlenen ödül töreninde konuşan İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı Başkanı ve TYB Yönetim Kurulu Üyesi Hakan Feyyat, barışın hayatı anlamlı kılan en önemli kavramlardan biri olduğunu ifade ederek, barış içinde yaşamanın geleceğe sahip çıkmak anlamına geldiğini, çocukların da gelecek olduğunu söyledi.

Ancak yaşamın bazı çocuklara eğitilme, hayata hazırlanma hakkı vermediğini vurgulayan Feyyat, Filistin ulusunun çocuklarının da böyle olduğunu anlattı. Filistinli çocukların hiç barış görmediklerini, hiç güvenli bir geleceğe uyanmadıklarını hatırlatan Feyyat, ''Fakat barışı oluşturmak için hep görev aldılar. Biz, TYB'nin ödülünü bu Filistinli çocuklara veriyoruz ve dünyanın, hiçbir çocuğun, onların koşulunda yaşamak zorunda olmadığı bir hale gelmesini diliyoruz.'' diye konuştu. Feyyat, daha sonra barış ödülünü Annan Avvad'a sundu.
Anadolu Ajansı , 13.10.2003




Başa dönmek için tıklayın













11.10.03







Cenevre Girişimi ve “Vatan Kurtaran Şaban” lık
Yorum / Denis Ojalvo

Müzmin Oslo’cu Yossi Beilin, Şaşkın Ördek Avraham Burg ve İşçi Partisi başkanlığında ancak 6 ay dayanabilen Armam Mitzna, başrollerini üstlendikleri “Vatan Kurtaran Şaban” oyunu ile yeniden sahne aldılar.

İnsan, seçimlerde bir varlık gösteremeyen bu tuluat ekibinin, Hamas ve İslami Cihad örgütlerini sınamak için, bu işe bilhassa Sharon tarafından manipüle edilerek koşulduğunu düşünmeden edemiyor. Bu şahıslar, dış politika tasarruflarının seçilmiş hükümetler tarafından yapıldığı demokratik ülkelere, demokrasinin sınırlarını zorlayan bu anarşik eylemleriyle ilginç bir örnek teşkil etmekteler.

Göl maya tutar mı? Belki !

Adamlar başarılı olurlarsa İsrail’in yanı başında sivil havacılığı rehin alabilecek ve silahlanmasının nasıl önleneceği meçhul bir “Silahsızlandırılmış Filistin Devleti” kurdurmaya muvaffak olacaklar. Bu meyanda, dünyadaki tüm siyasi anlaşmazlıkların çözümü için alternatif bir yöntemin mucitleri ve uygulayıcıları olarak tarihe geçecekler.

Göl maya tutmazsa,

ki bunu Oslo Süreci’nin durumu nereye getirmiş olduğuyla görmekteyiz, bu kişiler, tarihe, varılabilecek ve ayakları yere basan gerçekçi bir anlaşmayı karşı tarafta temelsiz umutlar uyandırarak uygulanamaz hale getiren uçuk zavallı siyasi mevtalar olarak geçmeye namzet görünmekteler.
Denis Ojalvo





Başa dönmek için tıklayın













Eski Adalet Bakanı Şevket Kazan :" Yahudiler; dışişleri kadrosuyla bir ağ, bir kanser gibi her tarafa yayılmışlardır!.. Tüm dünya dışişleri, onların elindedir!.. "

Şevket Kazan (sağda) Bilim Araştırma Vakfında Adnan Hoca (Harun Yahya) ile (solda)Vakit, Hasan Karakaya , 11.10.2003 / (***) Adalet eski Bakanı, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Şevket Kazan (Bkz. fotoğraf: Şevket Kazan sağda Bilim Araştırma Vakfında Adnan Hoca Harun Yahya ile solda), Anadolu Gençlik Dergisi tarafından Batman’da düzenlenen “Emperyalizmin Kıskacındaki Ortadoğu ve Türkiye” konulu konferansta konuşuyordu...
(***).
“Ekonomi”siyle, “medya”sıyla, “bürokrasi”siyle, Türkiye’nin “işgal” altında olduğunu söylüyordu Şevket Kazan!..
Öyle bir “işgal” ki;
Bir “ağ” gibi, bir “kanser” gibi, ülkenin dört bir yanına dağılmışlar!..
Abdurrahim ağabeyin “Siz kimsiniz?” sorusuna, şu cevabı veriyordu:
“Onlar, Sebataycılar’dır!”
Devam ediyordu:
Türkiye’nin yanı sıra, tüm dünyanın dışişleri bakanlıkları, Yahudi dönmesi olarak kabul edilen Sebataycılar’ın elindedir!
Yahudiler; Osmanlı Devleti döneminde önce tercümanlık, sonra kâtiplik, sonra da elçilik görevlerini kaptılar!..
Yahudiler; dışişleri kadrosuyla bir ağ, bir kanser gibi her tarafa yayılmışlardır!.. Tüm dünya dışişleri, onların elindedir!..
İsrail, küçücük nüfusuyla dünyayı parmağında oynatıyor!”


İSVİÇRE BANKALARINDA 65 MİLYAR DOLAR!
Gerçekten oynatıyorlar!.
Sadece “parmak”larında oynatmıyor!.. “Sahnede” de oynatıyorlar, “ekranda” da!.. Üstüne üstlük, “kaset”lerini çekip, yürekleri de oynatıyorlar!..
Bana öyle geliyor ki;
“Televole kültürü”nün perde arkasında da onlar var!..
Evet, “Sebatayist”ler!..
Gidin, bakın... Uzatın elinizi, kaldırın “perde”yi!.. Göreceksiniz ki, “perde arkası”ndaki kişi veya kişiler, mutlaka, ama mutlaka “Yahudi dönmesi” denilen “Sebatayistler”dir!..
“Ahlâk”ın da, “erdem”in de, “haysiyet”in de, “şahsiyet”in de, “şeref”in de, “ar ve hayâ”nın da, “namus”un da, “millî ve manevî duygular”ın da... Kısacası, “bizi biz yapan değerler”in tamamının da içine eden “onlar”dır!..
Bilesiniz ki;
Nerede bir “müptezellik”, nerede bir “ahlâksızlık” varsa, orada mutlaka bir “Sebatayist parmağı” vardır!..
Çünkü onlar;
Bırakın “Türk” olmayı, “Türkiyeli” olmayı bile hazmedemezler!..
Türkiye, onlar için sadece ve sadece “sağmal bir inek”tir!..
Dahası;
Bizim gibi “inek”leri sağarlar, “süt”ümüzü satarlar, parasını da yurtdışında depolarlar!..
Bir “internet sitesi”ndeki iddialara bakılırsa, “Türkiye’den kaçırdıkları servet”in tutarı, tam “65 milyar dolar”dır!..
Evet, 65 milyar dolar!..
Nerede mi bu para?..
“İsviçre bankaları”nda!..
Sizin anlayacağınız;
Sadece “ahlâkî çöküntü”nün değil, “ekonomik çöküntü”nün müsebbipleri de onlardır!..

DIŞİŞLERİ EKİBİ
Tabiî;
Tüm “Sebatayistler” için “böyledir” demek, biraz abartı olur!..
Aralarında, bu ülkeyi gerçekten seven insanlar mutlaka vardır!..
Şevket Bey, “Dışişleri Sebatayistlerin elinde” deyince, benim aklıma bazı isimler geliverdi...
İsmail Cem İpekçi, Şükrü Sina Gürel, İlter Türkmen, Emre Gönensay, Coşkun Kırca, Onur Öymen, Kaya Toperi, Zeki Kuneralp, Yalım Eralp ve Filiz Dinçmen!..
Bunların hepsi, bu ülkede ya “Dışişleri Bakanlığı” yaptı, ya da “üst düzey görev”lerde bulundular!..
Bu “bakan” ve “diplomat”ların çoğu, emekliliklerinden sonra medya tarafından “uzman” veya “kanaat önderi” olarak lânse edildi topluma!..
Ama, bunlardan bir kısmının “Sebatayist” olup olmadıklarını tam olarak bilmiyorum.
Ama, hepsi “Sebatayist” bile olsa, hepsinin de “Türkiye’ye ihanet” ettiği veya fırsatını bulduğunda ihanet edeceği elbette söylenemez!..

CHP “ÖZGÜR” MÜ?
Haa, bu arada yeni bir şey duydum ki, bir yaşıma daha bastım...
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 14 Eylül günü Kocaeli’deydi ve partisinin “il kongresi”nde konuşuyordu.
Yaptıklarını ve yapacaklarını anlattığı konuşmanın bir yerinde sarf ettiği bir cümle, hayli ilgimi çekti.
Diyordu ki;
“Siyaseti 70 milyon için yapıyoruz!!! CHP’nin siyaseti, millî gerçeklerden kaynaklanan bir siyasettir!!! Talimat alacağımız ulusal ve uluslararası hiçbir güç yoktur!!!”
Ve işte, o söz:
“Türkiye’nin işgal edilmemiş tek kalesi CHP’dir!!!”
Güldüm...
Acı acı güldüm!..
Kemal Derviş’ler, Bülent Tanla’lar, Sefa Sirmen’ler, Asaf Savaş Akat’lar, Kenan Mortan’lar, Eser Karakaş’lar geliverdi aklıma!..
Baykal, bu isimlerin “aidiyet”lerini biliyor mu acaba?..
Biliyorsa;
“İşgal edilmemek”ten anladığı ne?
Yoksa;
Kuşatıldığının farkında mı değil?..
Eee, boşuna dememişler;
“En son babalar duyar!”

KİM Kİ?!?
Her neyse... Bu “mayınlı tarla”da daha fazla dolaşıp da, “fincancı katırları”nı ürkütmeyelim!..
Ama, şunu söyleyelim:
Bu ülkede kim “başörtüsü aleyhtarlığı” yapıyorsa, kim “İHL ve Kur’an kursları”na karşı çıkıyorsa, kim “televole kültürü”nü yaymaya çalışıyorsa, kim “çıplak kadın” resimleri yayınlayıp, “genelev bülteni” gibi gazete çıkarıyorsa, kim “Anadolu insanı”nı horluyor ve aşağılıyorsa, kim “halka rağmen halkçılık” yapıyorsa, kim “örf ve âdet”lere saldırıp, “Batılı yaşam tarzı”nı empoze ediyorsa, kim bu ülkenin “inanç ve kültür”ünü aşağılıyor ve ona karşı “topyekûn savaş” yürütüyorsa... Kim “tarih”ine, “kültür”üne sövüyorsa!.. Kim, “banka hortumculuğu” yapıp, parayı dışarı kaçırıyorsa...
Bilin ki;
Bunların ya bedeni “işgal” altındadır, ya da beyni!.. Ya “kan”ında vardır bir bozukluk, ya “kın”ında!.. Daha da olmadı, mutlaka “yakınında” vardır bir bozukluk!..
Benim, bu gibilere söyleyeceğim bir tek söz var:
“Yanınızdaki Sebatayist’e dikkat!”
Çünkü sizi, onlar yönlendiriyor!..
Ve hatta;
Onlar yönetiyor!..

Sorarım size;
“65 milyar doları İsviçre bankalarına kaçırmasalardı” IMF’ye ve ABD’ye muhtaç olur muydu bu ülke?!?
Tanklarının ve uçaklarının modernizasyonunu “İsrail’e yaptırmak zorunda” kalır mıydı?..
Hele bir düşünün!..
..........
Bizim meslekte, “5 N-1 K” kuralı vardır...
Sorarız her haber geldiğinde;
“Kim?.. Ne?.. Nerede?.. Neden? Nasıl?.. Ne zaman?.. ”
Siz de sorun!..
“Kim” bunlar?..
Amaçları “Ne?”
Türkiye’yi “Nereye” götürmek istiyorlar?..
Biraz kafa yorun hele!..

--------------------------------------------------------------------------------
Vakit, Hasan Karakaya , 11.10.2003

KİŞİSEL BİLGİLER İsim : Şevket Kazan
Ünvan : Av. Eğitim : Yüksek Email : kazan@sp.org.tr
Saadet Partisinde Görevi: Genel Başkan Yardımcısı - Halkla İlişkiler Başkanı



Başa dönmek için tıklayın












10.10.03






İşadamı Moiz Konur Kartal'da
infaz edildi


Iki ay içinde, failimeçhul ikinci cinayet. Diş hekimi Yasef Yahya, 21 Ağustos 2003 tarihinde, Şişli'deki muayenehanesinde el ve ayakları bağlandıktan sonra, başından tek kurşunla vurularak öldürülmüştü.

Özner Berber, Akşam 10 Ekim 2003 / Kartal da musevi asıllı bir işadamı ormanda ölü bulundu. Yakacık Ormanı'nda koşu yapan bir kişi elleri bağlı vaziyette bir erkek cesedi ile karşılaşınca durumu polise bildirdi. Yapılan incelemede elleri bağlandıktan sonra başından kurşunlanan bu kişinin Musevi asıllı işadamı Moiz Konur (28) olduğu belirlendi.

Acı haberi duyan işadamının ağabeyi Jak Konur sinir krizleri geçirdi. Olayı soruşturan polis işadamına ait 34 ZP 7793 plakalı minibüsün peşine düştü.

Türkiye gazetesi 10.10.2003 / Kartal H Tipi Cezaevi’nin arkasındaki ormanlık alanda, toptan gıda dağıtımı yapan Moiz Konur’un cesedi bulundu. Konur’un elleri bağlandıktan sonra silahla vurularak öldürüldüğü belirlendi. İçerenköy Polis Merkezi’ne kardeşi için kayıp ihbarında bulunulan Jak Konur, Moiz Konur’u teşhis etti.

Jak Konur, ‘’Kardeşim yeni aldığı minibüsle gıda toptancılığı yapıyordu. Biraz borcu vardı, ama hiç düşmanı yoktu’’ dedi. Polis Konur’un 34 ZP 7793 plakalı minibüsüne ve olayın faillerine ulaşmaya çalışıyor.

Moiz Konur, 13 Ekim pazartesi 12.30 da Bağlarbaşı Musevi Mezarlığında defnedilecek.
----------------------------------------------------------------------------------------

Diş hekimi Yasef Yahya, 21 Ağustos 2003 tarihinde, Şişli'deki muayenehanesinde el ve ayakları bağlandıktan sonra, başından tek kurşunla vurularak öldürülmüştü

Diş hekimine infaz

Gürkan AKGÜNEŞ, İstanbul, Milliyet 22 Ağustos 2003 / Diş hekimi Yasef Yahya, Şişli'deki muayenehanesinde el ve ayakları bağlandıktan sonra, başından tek kurşunla vurularak öldürüldü.
Abide - i Hürriyet Caddesi 144 numaradaki Rüyam Palas'ın bodrum katında muayenehanesi bulunan Yasef Yahya (39), 21 Ağustos, 09.00 sıralarında işe geldi. Bir süre sonra eşiyle görüştüğü belirtilen Yahya'dan bir daha haber alınamadı.


Eşine bir türlü ulaşamayan Zizi Yahya, telaşlanarak saat 16.30 sıralarında muayenehaneye geldi. Kapıyı kapıcıya açtıran Zizi Yahya, banyoda eşinin cesediyle karşılaştı.
El ve ayakları bağlı olan Yahya'nın küvette başından tek kurşunla vurularak öldürüldüğü belirtildi. Ağzı ve gözleri de bağlı olan Yahya'nın kulak hizasından giren kurşunun diğer kulağın hizasından çıktığı belirlendi. Apartman sakinlerinin ise silah sesi duymadığı, aynı dakikalarda binada matkapla bir iş yapıldığı kaydedildi.

Hasta gibi davranmışlar
Polis, sabah saatlerinde öldürüldüğü tahmin edilen Yahya'nın katil ya da katil zanlılarının hasta gibi davranarak muayenehaneye girdiği, dişçi koltuğunda da oturduğu ihtimali üzerinde duruyor. Yahya'nın cesedi savcılık incelemesinin ardından Adli Tıp Kurumu'na götürülürken, olay yerine gelen anne ve babası da gözyaşlarına hâkim olamadı.
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi mezunu olan Yahya, 10 yıldır aynı adreste çalışıyordu. İki çocuk babası Yahya'nın yardımcısı bulunmuyordu.





Başa dönmek için tıklayın
















Jak Kamhi 'Bosch'andı: Kamhi ailesi hisselerini satarak Almanlarla ortaklıktan ayrıldı

BSH Profilo'da yabancı ortaklarla anlaşmazlığa düşen ve genel kurullarda ağır suçlamalarda bulunan Kamhi Ailesi, şirketteki yüzde 25 hissesini satarak Almanlar'la ortaklıktan ayrıldı

Akşam gazetesi Ekonomi Servisi, 10.10.2003 / BSH Profilo Elektrikli Gereçler Sanayi A.Ş.'de çoğunluk hissesine sahip yabancı ortaklarla, azınlık hissesine sahip Kamhi Ailesi arasındaki anlaşmazlık ayrılmayla sonuçlandı. Kamhi Ailesi, 8 yıllık ortağı BSH Profilo'daki hisselerini satarak bu işbirliğini bitirdi. Profilo Grubu, BSH Profilo'daki hisselerini 159.2 milyon dolara BSH ve Deutsche Bank'a devrederek Bosch Siemens ortaklığını noktaladı.
Şirket Yönetim Kurulu Başkanı Jak Kamhi de görevinden ayrıldı. Kamhiler, bundan böyle Profilo Holding çatısı altında yer alan amiral gemileri Profilo Telra, Profilo Alışveriş Merkezi, Proteksan gibi şirketlerle yollarına devam edecekler.

159.2 milyon dolara sattı
Bosch, Siemens ve Profilo marka dayanıklı ev aletleri üretimi ve satışını yapan BSH Profilo Elektrikli Gereçler Sanayi A.Ş.'nin hissedarlarından Jak Kamhi ve 7 kişi yüzde 13.86 sermaye payını Deutsche Bank'a, şirketin diğer 4 ortağı ise yüzde 11.11 hisseyi ana hissedar BSH Bosch und Siemens Hausgerate'ye devretti. Böylece yüzde 24.97 oranındaki hisse, toplam 159.2 milyon dolara şirketin yabancı ortağı BSH Bosch ile Deutsche Bank'a devredilmiş oldu.

Şirkette hisse sahibi bulunan Profilo Endüstri İşletmeleri, Jak Kamhi, Suzan Acıman, Madlen Bilginer, Villi Kamhi, Levent Gabay, Vili Gabay, Pal Rakos ve Lea Moskoviç toplam sermayenin yüzde 13.86'sına tekabül eden hisselerini toplam 88.35 milyon dolar karşılığı Deutsche Bank AG, Frankfurt'a verdiler.

Hissedarlar Profilo Holding, Profilo Endüstri İşletmeleri, Profilo Sanayi ve Pro-Eks Dış Ticaret ise toplam sermayenin yüzde 11.11'ine tekabül eden hisselerini toplam 70.85 milyon dolara çoğunluk hissedar olan BSH Bosch und Siemens Hausgerate +*bGmbh'ya sattılar.

İşlem öncesinde BSH Bosch'un şirketin 40.02 trilyon liralık sermayesinde payı yüzde 68.89 düzeyindeydi.

BSH Bosch und Siemens Hausgerate GmbH'den yapılan açıklamada, çoğunluk hissedarı olunan şirketin yönetim hak ve yetkilerinin kendilerine ait olduğu vurgulandı. Türkiye'de buzdolabı, çamaşır makinesi ve fırın üreten BSH Profilo, küçük ev aletlerini ve bulaşık makinesini ise ithal ediyor. Bu ürünleri BSH Grünberg (Bosch), Profilo Dağıtım (Profilo) ve BSH Ev Aletleri (Siemens) ile iç piyasada satışa sunuyor.
--------------------------------------------------------------------------------

Televizyon üretimine devam
BSH Profilo'dan çekilen Kamhiler Profilo Holding olarak faaliyetlerine devam ediyorlar. Holding'in Profilo Telra isimli bir televizyon ve elektronik ürünler imal eden fabrikası bulunuyor. Philips markalı TV'lerin üretimini yapan Profilo Telra, grubun amiral gemisi olarak görülüyor. İstanbul Mecidiyeköy'de yer alan Profilo Alışveriş Merkezi ve yat-tekne üretimi yapan Proteksan ise grubun diğer önemli iş kolları arasında yer alıyor. Kamhiler'in, Botel, Pro-Eks, Eval, Palmek, Pesas, Profilo Sigorta, SGS, PKM, Proplast ve Prosen gibi daha küçük hacimli şirketleri de bulunuyor.

--------------------------------------------------------------------------------

Jefi Kamhi'den grup dışı yatırım
Jak Kamhi'nin oğlu ve Profilo Holding Yönetimi Kurulu Üyesi Jefi Kamhi ise kendi projesi olan bir marinayı yakında hizmete açacak. Grup dışında yer alan proje, Bodrum Yalıkavak'ta bulunuyor. Kamhi, daha önce basında yer alan haberlerde, Portmarine isimli marinanın 38 milyon dolara mal olduğunu, tesiste alışveriş merkezleri ve anfi tiyatro gibi birçok birimin yer aldığını vurgulamıştı. Marinayla ülke ekonomisine yılda 50 milyon dolarlık döviz girdisi sağlanacağını da belirten Kamhi, '450 yatak kapasiteli komplekste ayrıca bir yapay ada ve yat bakım tesisleri de yer alıyor. Bu marina benim şahsi yatırımım, Milletvekili iken etik olarak böyle bir yatırıma girmek istememiştim' dedi.

--------------------------------------------------------------------------------

Anlaşmazlığı çözemediler
BSH Profilo'da yerli ve yabancı ortaklar arasında bu yılın başlarında anlaşmazlık çıkmıştı. Jak Kamhi, BSH Profilo'nun genel kurullarına gönderdiği yazılarda, yabancı ortakları ağır bir dille suçlamıştı. Şirketin 2002 Olağan Genel Kurulu'nda şirketin 2001 yılı bilanço ve gelir tablosu ile Yönetim Kurulu üyelerinin 2001 yılı faaliyetlerinden dolayı ibra edilmeleri konusunda, azınlık hissedarların büyük bölümü olumsuz oy kullanmasına rağmen, söz konusu madde- ler oy çokluğuyla kabul edilmişti. Yabancı ortakların şirkete bilinçli olarak zarar verdiklerini öne süren Kamhi, 1995'te Profilo'nun yüzde 66 hissesini sattığı yabancı ortak BSH'ın kendilerine verdiği hedeflerden, başta maliyet ucuzlaması, pazar artışı ve karlılık olmak üzere bir çoğunun gerçekleşmediğini söylemişti. Kamhi, yönetim kurulunda, çoğunluk hissesine sahip yabancı ortakları temsilen yer alan yönetim kurulu üyelerinin ibrasına da karşı çıkmıştı. Genel kurullarda yerli ortakları temsilen söz alan avukatlar, kurul toplantısına sunulan iki ayrı denetçi raporunda, şirketçe yapılan iş ve işlemler konusunda çok muhtelif ve ciddi tespitleri olduğunu, 2002 yılına ilişkin bilanço ve gelir tablosunun kabul edilemeyeceğini belirterek reddini istemişlerdi.
Akşam gazetesi Ekonomi Servisi, 10.10.2003




Başa dönmek için tıklayın












9.10.03









Yahudinin kanlı çöreği: "Siyonist mezaliminin en basit ve açık şekliyle anlatıldığı bu roman" antisemit edebiyatın çarpıcı bir örnegi. Milli Gazete "bu eseri" çok beğendi

The roots of Arab Anti-SemitismMillî Gazete, Kültür Sanat, 8.10.2003 / Tarihi gerçekliğin apaçık gösterilmeye çalışıldığı ve herhangi bir mübalağanın yer almadığı romanda, yazarın olaylara olabildiğince objektif bakış açısıyla yaklaşması, eserin hem edebi hem de bilimsel yönününü kanıtlıyor.

Ali Nar'ın çevirisiyle yayınlanan 'Yahudinin Kanlı Çöreği'nde sürükleyici bir üslup var. Romanın büyük bir bölümü cinayetin işlendiği vakte kadar kahramanların ayrı ayrı tüm yönleriyle tanıtılması ve bunların birbirileriyle ilişkileri anlatır. İşlenen vahşi cinayet zamanla ortaya çıkar. Cinayetten sonra soruşturma ve mahkeme aşamasında tüm dünyaya yayılan haber büyük bir yankı uyandırır.


Tüm Yahudi lobileri, cemiyetleri yüksek merciler devreye girer. En sonunda adalet mekanizmasını parçlayarak katillerin kurtulması sağlanır. Komplike bir cinayet 'her zaman olduğu gibi' örtbas edilir Yahudiler tarafından. Herkes ufak tefek değişikliklerle hayatlarına döner. Romanda anlatılan inanılmaz olayın gerçekliğini kitabın son sayfasında orjinal metniyle yayınlanan tarihi belge de kanıtlamıştır.

Siyonist mezaliminin en basit ve açık şekliyle anlatıldığı bu roman, bir belgesel niteliğinde realiteye sahip. Gerçekte de olduğu gibi, kanlı çöreği yiyenler dünyaya hakim olma çabasındadır ve bir bakıma da bu güce sahip olmuştur.

Efendiliği sindirerek tatmamış, zoraki itibar görmeye çalışan bir Getto toplumunun, sözde dini emirlerini (ki bunlar şüphesiz tahrif edilen şekilleridir) nefislerine alet ederek, fırsatını bulduğu anda ne kadar vahşileşebileceğini çarpıcı bir şekilde gösteren bir roman: "Yahudinin Kanlı Çöreği".

***

Yüzyıllar süren savaşlar, çatışma, dini ve etnik ayrımlar, tarihe kara birer leke gibi yapışan mücadeleler... Birçok medeniyetin parmak izlerini üzerinde barındıran savaşta kendine has bir yer edinen Yahudiler ve onların tarih boyunca açtıkları zulüm gediğinde gülümseyen yüzleri...

Şam... 1840 yılı başları... Kurnaz kumandan Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa kuvvetlerinin fethini izleyen günler. Yani Şam'ın Mısır idaresine boyun eğdiği ve bu muzaffer ordunun valisi Şerif Paşa'nın velayetine girdiği dönem. Bir mahalle, sadece Yahudiler yaşıyor. Ve tarihi vesikalarla kayda geçirilmiş garip ve vahşi bir cinayet. Komşu mahallenin papazı 'kanlı çörek'e malzeme oluyor.

Talmut'ta yazılı, insanlara gençlik iksiri tesiri yaptığı inanılan Hıristiyan kanıyla çörek yapımı yol gösteriyor Yahudi mahallesinin önde gelen liderlerine. Bilindiği üzere bu mahallenin, bütün Yahudilerde olduğu gibi, en önemli ve saygıdeğer kişileri paraya ve dolayısıyla paranın getirdiği itibara sahip olanları. Uzun zamandır barış içinde yaşandığı sanılan ve içten içe psikolojik çatışmaların yaşandığı toplumlar arasında bir gerginleşme... Papaz 'mutlu bir ayin âlemi' ile öldürülüyor. Her şey önceden planlanmış, kusursuz işleniyor. İçine kapanık mahallenin hiçbir şeyden haberi yok. Ve papazın kanı 'gençlik iksiri'ne ana madde yapılarak kanlı çörek oluyor.

Necip El-Kıylânî, "Yahudinin Kanlı Çöreği Getto" romanında dönemin siyasi entrikalarıyla dolu yaşamı, bu siyaset değirmeninde çalkanan ve dahi kandırılan halkların yüzyıllardır ne için mücadele ettiklerini bilmeksizin çatıştıklarını belgesel bir roman nevinde aktarıyor. Allah'ın yeryüzüne indirdiği biçiminden çok çok farklılaştırılan Musevilik'in batıl öğretilerinin, akıllara hayret ve ayrıntıları aktarılıyor. Örneğin; "Yahudi olmayan bir insanın bütün malı ve canı üzerinde Yahudi'nin doğal olarak hakkı vardır. Ondan bir pay alsa hırsızlık ve haksızlık etmiş olmaz... Yahudi olmayan bir kimseye, Yahudi hekimin bakması ve onu tedavi etmesi haramdır. Yalnız bir farkla ki, deney amacıyla her türlü muayene mübahtır... Hıristiyan'ın kendisi zinharken, kanı kutsaldır ve çörek yapımında kullanılmak üzere öldürülmesinde bir sakınca yoktur..." gibi akıllara durgunluk verecek şerhlerin hiçbir ilahi ve hatta batıl dinlerde mevcut olması sözkonusu değildir. Allah'ın böyle bir anlayışa sahip bir dini yeryüzüne indireceğini düşünmek hiçbir insanın akıl kârı değildir.

1931'de Mısır'ın el-Garbiye iline bağlı Şerşabı köyünde doğan El-Kıylânî, tamamen belgelere dayalı bir cinayet olayını romanlaştırıyor, döneme ilişkin çarpıcı gerçekleri de betimlemekten geri durmuyor. Osmanlı, Mısır, İngilizler, Fransızlar ve Suriye bölgesi, yüzyılların getirdiği hıncın ve güce kavuşma isteğinin kamçıladığı Getto'cu marazî ruh yapısı gözler önüne seriliyor.
Millî Gazete , Kültür Sanat, 8.10.2003 "Yahudinin Kanlı Çöreği Getto" Elif Yayınları




Başa dönmek için tıklayın










8.10.03







Süleyman Seydi, Zaman gazetesinde:
"Şaron’un istediği her bölgeye saldırı düzenleme yetkisini kendinde görmesi, Ortadoğu’yu bölgesel savaşın eşiğine getirebilir" derken Sovyetler Birliğinin tarihin sayfalarına gömüldüğünü unuttu.


"İsrail Ortadoğu’yu ısıtıyor" başlığıyla Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Süleyman Seydi, "İslami terör (!) olarak adlandırılan olgunun ", gerçekte "Amerikan destekli İsrail’in Filistinlilere yaptıgı muamelenin, radikal grupların kadrolarının güçlenmesine sebep olmasından " kaynaklandığını öne sürüyor. Söylenmek istenen, açıkçası kabahat İslamda değil Yahudilerde (!)
Makaleden birkaç alıntı:

Süleyman Seydi, Yard. Doç., Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi, 9.10.2003 / 11 Eylül 2001 saldırıları ABD içindeki Musevi lobisinin, Amerikan dış politikasında ve özellikle de Ortadoğu politikasında etkinliğini artırmasına yol açtı. Musevi lobisi, Ortadoğu’nun İslami terörün(!) kaynağı olduğu ve bu tehdidin bertaraf edilmesi için bazı yapısal değişikliklere gidilmesi; Irak, Suriye, İran yönetimleri başta olmak üzere Ortadoğu’nun bir bütün olarak yeniden şekillendirilmesi yönünde, 11 Eylül sonrası ABD’nin Ortadoğu politikasının mimarı oldu.
***
Burada görmezlikten gelinen önemli bir nokta da İslami terör(!) olarak adlandırılan olgunun büyük güçlerin bölgeye yönelik politikalarının bir sonucu olmasıdır. İslami terör, militan İslam vb. kavramlar daha çok 1980’li yıllardan sonra, özellikle de Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dünya siyasi literatürüne giren kavramlardır. Ama asıl 11 Eylül olaylarından sonra bu kavramlar üzerine vurgu yapılmaya başlandı ve Ortadoğulu ve Müslüman kimliğini terörist kavramıyla özdeşleştiren yaklaşımlar sergilendi. Küresel iktidarın bölgesel çıkarlarını temin için onun tahakkümünü meşrulaştırmaya yönelik oryantalist gelenekçi bu tutum, Amerikan destekli İsrail’in Filistinlilere yaptıkları muamelelerin, bölgede öfkenin iyice artmasına ve radikal grupların kadrolarının güçlenmesine sebep olduğu gerçeğini hep göz ardı etti.

İslami terör değil, milli mücadele

İslamcı terör gruplarının söylemleri incelendiğinde Arap-İsrail çatışmasının merkeze oturduğu görülecektir. Bu eylemlere ivme kazandırma bakımından dinî motivasyon önemli olmasına rağmen, bölgedeki terörün arkasındaki tek motif olarak görmek yanlıştır. İslami terör değil, milli mücadelefaaliyetlerinde bu daha da yanlıştır. Buradaki terör faaliyetlerinin İslami olmanın yanında milli olduğu, daha ziyade milliyetçilik duygularıyla beslendiği görülmektedir. Filistin kökenli terörde, diğer İslami terör faaliyetlerinden farklı olarak, Batı’yla mücadele etmekten ziyade, İsrail işgaline karşı bağımsızlıklarını kazanmak ve kendi topraklarında insanca yaşama adına yapıldığına dair vurgular vardır. Neticede Filistin hareketinin geleceğindeki belirsizlik, İslamcı terörün tırmanmasına yardımcı olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında 11 Eylül olaylarını gerçekleştiren El-Kaide örgütün Filistin sorununu kendi faaliyeti için malzeme yaptığı gerçeği görülecektir..

11 Eylül’ün uluslararası arenada yarattığı atmosferden istifade ederek, 2002 yılının ilk aylarında İsrail’in Cenin başta olmak üzere, işgal altındaki topraklarda gerçekleştirdiği faaliyetlerin kapsamını daha da genişletmek niyetinde olduğu gözüküyor. Şaron’un istediği her bölgeye saldırı düzenleme yetkisini kendinde görmesi, Ortadoğu’yu bölgesel savaşın eşiğine getirebilir. Her ne kadar Arap Birliği ortak tavır sergileme noktasında yetersiz kalsa bile Ortadoğu Arap halklarını sakinleştirmesi mümkün olmayacaktır.
Süleyman Seydi, Yard. Doç., Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi, 9.10.2003




Başa dönmek için tıklayın















İsrail'deki şahinler de, Filistin'deki terör odakları da birbirlerine karşıymış gibi görünseler de aynı amaca hizmet ediyorlar

Mehmet Y. Yılmaz, Milliyet, 8.10.2003 / Artık biraz daha soğukkanlı olmalıyız diye düşünüyorum. Söyleyeceğimiz sözlerin "karşı taraf"tan da duyulması için bu gerekli.. Aynı şekilde "karşı taraf" diye gördüğümüz insanların ne söylediğini duyabilmemiz için de sesimizin tonunu biraz düşürmeliyiz gibi geliyor bana..

Her karşı görüş sahibinin "vatan haini", "demokrasi düşmanı", "takiyeci" olmayabileceğini unutmamalıyız.. Böyle insanlar elbette olabilirler.. Dünyanın başka yerlerinde de vardılar, burada da olabilirler.. Ama bunların sayısının zannettiğimiz kadar çok olmadığından da kuşku duymamalıyız.


Son sözü ilk söyleyince...

Yurda dönüşte okuduğum gazetelere yansıyan haberlere, demeçlere, köşe yazarlarının yorumlarına bakınca asıl sorunumuzun bu olduğunu düşünüyorum:
Kimseye güvenmemek, ancak çok düşünüldükten sonra söylenebilecek sözleri ağzımızı ilk açtığımızda söyleyivermek..

Bu, bizi ister istemez yanlış bir gündeme saplantılı hale getiriyor.
Sayısal olarak azınlıkta olan, aşırı uçlardaki görüşlerin yarattığı gündemlerin esiri haline geliyoruz.

Tuzağa düşmemeliyiz

Tıpkı Filistin sorunundaki tarafların, bir avuç teröristin ve Siyonistin belirlediği gündemin esiri olmaları gibi..
İsrail'deki şahinler de, Filistin'deki terör odakları da birbirlerine karşıymış gibi görünseler de aynı amaca hizmet ediyorlar.
Y
arattıkları şiddetin gürültüsünün, bölgedeki bütün barışçı güçlerin sesini bastırmasını zevkle izliyorlar, buna eminim..

Benzeri bir tuzağa burada bizler düşmemeliyiz.
Birbirimizi dinlemeye ve ne söylendiğini anlamaya ihtiyacımız var.
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ancak böyle anlayabiliriz.

Mehmet Y. Yılmaz, Milliyet, 8.10.2003




Başa dönmek için tıklayın










6.10.03








Bir makale Antisemitlikle suçlanmaması için nasıl kaleme alınır ? Zaman gazetesinde Ali Bulaç püf noktalarını veriyor

- İlk önce başlıkta ve giriş bölümünde antisemitlikle suçlanılmama barajları kurulur :

Antisemitizm üzerine

Ali Bulaç 6.10.2003, Zaman / Fransa’da Laurent Levy isminde Yahudi bir babanın, başörtülü oldukları gerekçesiyle okuldan uzaklaştırılan Müslüman iki kızı Lila (18) ve Alma (16)’nın haklarını aramak için girişimlerde bulunduğunu Zaman’da okumuşsunuzdur (2 Ekim 2003).
Baba Laurent Levy’nin din değiştiren ve İslami geleneklere göre örtünen iki kızı için başlattığı mücadele antisemitizmin niçin özcü bir temele dayandırılamayacağını gösteren ilginç bir örnektir. Bir Yahudi, sırf Yahudi bir aileden doğduğu ve Yahudi olduğu için her olay karşısında ve ebedi olarak standart bir tutum içinde olmaz. İslam hidayetini kabul eden Yahudiler olduğu gibi, İsrail’in hukuk tanımaz tutumuna karşı çıkan, Siyonizm’i reddeden ve insanlığın barış ve huzurunu isteyen Yahudiler de var. “Vicdani red” hareketi ve en son Filistin topraklarına saldırı yapmayı reddeden 27 pilot da Yahudi toplumu içinden çıkmışlardır.

- Fransa’da Yahudi bir babanın iki kızının annelerinin müslüman olduğunu belirtmeyerek habere "din degiştirme" şeklinde imalı bir yön verildikten sonra konu "İslam tarihinde antisemitizme rastlanamaz" kurgu verisine dayatılır.

Ali Bulaç 6.10.2003, Zaman / Antisemitizm insanlık tarihinin utanç verici bir düşüncesi ve tutumudur. Daha iyi anlaşılmasını kolaylaştırmak üzere dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, insanlığın bir bölümüne ebedi düşmanlık üzerine geliştirilmiş bu düşünce Müslüman dünyada değil, Batı dünyasında ortaya çıkmış ve sonunda milyonlarca Yahudi’nin jenositten geçirilmesinin bir tür (felsefi/ontolojik) gerekçesi olarak kullanılmıştır. İslam tarihinde antisemitizme rastlanamaz.

- Ardından hemen yahudilerden İsrail Devletine geçilerek; "Cenin Mülteci Kampı’nda vuku bulan dehşet verici olaylara" değinilip yahudilerin ne denli nefret edilecek bir konumda oldukları, "ispatlanır". Hemen antisemit efsanelerden en revaçta olan "dünya medyalarının yahudilerin elinde olduğu" belirtilip "antisemitizmin niçin İslam’da mümkün olmadığını anlatmaya çalışacağım" duyurusu özellikle eklenir:

Ali Bulaç 6.10.2003, Zaman / Cenin’de İsrail askerlerinin yüz kızartıcı suçlar işlediğinde hiç kuşku yok. Olay tabii ki medyada geniş olarak yer aldı. Ama “dünya medyasının ekseri kesimi” (veya en etkili merkezleri) İsrail yanlısı lobilerin denetimi altında olduğundan o kadar da etkili olamadı; öyle ki, BM’den bir heyetin Cenin’e gidip araştırma yapıp rapor hazırlamasının bile önüne geçildi. Eğer BM, orada sağlıklı bir araştırma yapabilseydi muhtemelen ‘dehşet verici’ bir tablo gün yüzüne çıkardı. Hâlâ Cenin’de kaç sivil öldürüldü, kaç erkek tutuklanıp toplama kamplarına götürüldü, bunların akıbeti ne oldu, kaç masum insanın evi, işyeri yerle bir edildi, bu konuda sağlıklı, güvenilir bilgilere sahip değiliz.

İsrail, Cenin’de “bir katliam” yapmadığını söyledi ve gerisinin araştırılmasına izin vermedi. Ama Cenin olayının başka bir boyutu var; o da 1996’da İstanbul’da yapılan HABİTAT II’de alınan kararlar gereğince saldırgan bir devlet tarafından bir yerleşim birimine saldırı düzenlendiğinde o devletin sorumlu tutulması konusudur. Eğer yeterli araştırma yapılsaydı belki de İsrail, Cenin’i yeniden inşa etmek zorunda kalacak veya inşaı için finansman temin etmeye zorlanacaktı. Çarşamba günü antisemitizmin niçin İslam’da mümkün olmadığını anlatmaya çalışacağım.

- Böylece , "Antisemitizm üzerine" başlığı altında ama gerçekte "Yahudiler üzerine" olan, antisemitlikle suçlanamayacak bir makale elde edildiği sanısı ortaya çıkar.

Arkası Var.





Başa dönmek için tıklayın












5.10.03








Turkish Delight: Prens Andrew’nun sevgilisini Türk işadamı Cem Habib kaptı

Ryan Giggs and Caroline Stanburyİngiliz sosyetesi, Kraliçe'nin ortanca oğlu Prens Andrew'nun artist sevgilisi Caroline Stanbury’yi (26) bir Türk işadamına kaptırdığı dedikodusuyla çalkalanıyor.

Faruk Zabcı, Londra, 5.10.2003 / Haberi ‘‘Turkish Delight’’ başlığıyla veren Daily Mail, Prens Andrew'nun bir başka güzeli de elinden kaçırdığına dikkat çekerken, eski model olan Stanbury'nin Türk işadamı Cem Habib ile nişanlandığını bildirdi.

Gazetenin haberine göre Ürosan Mobilya'nın ortaklarından İzzet Habib'in kardeşi olan Cem Habib, önümüzdeki temmuz ayında İstanbul'da evlenmeyi planlıyor.


Sarışın güzelin Rocky filmlerinin yıldızı Sylvester Stallone'nin eski sevgilisi olduğu öğrenildi.

Manchester United'ın ünlü futbolcusu Ryan Giggs ile iki yıl önce arkadaşlık kuran Caroline Stanbury, Brezilyalı yıldız futbolcu Ronaldo'nun da dikkatini çekti.

Cem Habib ve Caroline Stanbury'nin iki yıl kadar önce Londra'da bir lokantada tanıştıkları, Cem Habib'in sarışın güzeli görür görmez aşık olduğu belirtiliyor.

Stanbury'nin sevgilisinin dini olan Museviliğe geçeceği de bildirildi.
Faruk Zabcı, Londra, 5.10.2003


Başa dönmek için tıklayın















Yerel seçimler: Türkiye Yahudileri cemaat lideri Bensiyon Pinto, AKP’den İstanbul Belediye Başkanlığına adaylardan biriyle Ceylan Otel’inde görüştü

Milli Gazete bunu 'garip bir görüşme!...' olarak niteledi: "Bir siyasi partiden aday olmak istiyorsunuz ancak referans için Genel Merkez’in değil, Türkiye Musevileri Başkanı Bensiyon’un kapısını aşındırıyorsunuz. Sizce de garip değil mi !?"

Ceylan INTERNATIONAL RESORTMillî Gazete, Mustafa Kurdaş ve Mustafa Yılmaz- Ankara Kulisi 4.10.2003 / Yerel seçimlerin tarihi yaklaştıkça kulisler, görüşmeler, perde arkası ilginç gelişmeler giderek hızlanıyor. Başkanlık koltuğunu korumak, ya da bir belediye başkanlık kapmak isteyenler şimdiden parti genel merkezlerine ve etkin siyasi lobilere çadırı kurdular.
Bu konuda ilginç duyumlar alıyoruz. Mesela çok önemli bir belediye başkanımızla ilgili. Bu tanınmış belediye başkanımız geçtiğimiz günlerde İstanbul’da özel bir görüşme yapmış. Tarihi itibariyle hafta sonuna denk gelen bu görüşme Ceylan Otel’de gerçekleşmiş. Peki bilin bakalım bu belediye başkanımızın görüştüğü isim kim?...


Bensiyon Pinto!... Türkiye Musevileri’nin Başkanı. Peki ne görüşmüş olabilirler? hadi sıkı durun. İstanbul Belediye Başkanlığı’nı.

AKP’den İstanbul Belediye Başkanlığı için şimdilerde iki isim ön planda. Birisi halen İstanbul’da önemli bir ilçenin belediye başkanı ve Yahudi cemaatiyle parmak ısırtacak bir dostluğa sahip. Öyle ki, Bensiyon Pinto ile birbirlerine “Kardeşim” diye hitap ediyorlar.

Pinto ile Ceylan otel’de bir araya gelen diğer önemli isim de İstanbul’un Belediye Başkanlığı’nı istiyor. Ve doğruca Bensiyon Pinto’nun kapısını çalıyor.

Peki neden Pinto? Çünkü onlar da, “Bensiyon Pinto ile Tayyip Beyin arasının çok iyi olduğunu” düşünüyorlar. Biliyorsunuz, Bensiyon Pinto, bir süre önce Hahambaşı ile birlikte Başbakanlık’ta Tayyip Bey’i ziyaret etmiş ve uzun bir görüşme yapmıştı. Ve Hahambaşı ile Pinto çıkışta gazetecilere, “Hayır ve dua dileklerimizi ilettik” demişlerdi.

Gerçekten garip. Bir siyasi partiden aday olmak istiyorsunuz ancak referans için Genel Merkez’in değil, Türkiye Musevileri Başkanı Bensyion’un kapısını aşındırıyorsunuz. Sizce de garip değil mi!?
Millî Gazete, Mustafa Kurdaş ve Mustafa Yılmaz- Ankara Kulisi 4.10.2003





Başa dönmek için tıklayın









4.10.03






Vakit (4 Ekim 2003), gazetesinde "KÜLTÜR SANAT Haberleri" sayfalarında antisemitizm "edebiyatından" örnekler

"Dün Hitler, Yahudilerle tutuşturduğu fırınların sıcağında “yağlı sabun”la banyo yaparken ne oranda insansa, bugün Filistin’deki kan gölünde yüzüp, acının güneşinde irinden tenini bronzlaştırmaya çalışan modern timur; siyonist gürûhu o oranda insandır. " (güruh: Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü)

Vakit, 4.10.2003, Anonim / Roberto Benigni; “Hayat Güzeldir”... İtalyan sinemasının güldürü ustalarından, nam-ı diğer “Kürdan Co”... “Schindler’in Listesi”, yeni kıtanın kutsadığı, dünya sinema gişelerindeki koçan yığınlarının yegane müsebbibi Hollywood’un dahi çocuğu Steven Spielberg... Roman Polanski... Pek öz olmayan geçmişindeki taşkınlıklarının kariyerine gölge düşürme lütfuna eremediği ihtiyar yönetmen... Benzer kaderlere sahip bu sinema dünyasının güzide simaları, filmografileri ve sinemaya kazandırdıkları filmlerle sinema tarihinin asla tozlanmayacak sayfalarına adlarını yazdırdılar. Ve hazin bir tesadüftür ki, bu adam da Yahudi kökenli.
***
Sinema tarihinde hiçbir ulus üzerine, Yahudi soykırımı ile ilgili yapıldığı oranda film, belgesel ya da dizi yapılmamıştır. Halbuki son birkaç yüzyıldır soykırıma uğramış Yahudi sayısı, bu yüzyılın başında katledilen zenci sayısının çeyreği dahi değildir. O halde Yahudi soykırımının sinemalarımızda, televizyonlarımızda çokça boy göstermesinin sebebi, bu alanlara hâkim gürûhun Yahudi olduğu gibi bir kanı oluşturuyor... Ya da tüm zihinsel bindirmelerin, kültürel dayatmaların, son yılların bu en etkin etnik topluluğunu olduğundan daha farklı gösterme çabası taşıdığı söylenebilir.
***
Kitaplar henüz Hitler’in Yahudi bankerlerce finanse edildiğini öğrenmemişken; Avrupa’nın göbeğinde bir ulus, Bach ve Mozart dinlemekten vazgeçip, Kant ve Nietzsche tartışmasını kesip, Goethe, Schiller ve Karl Marx’ı yetiştirmiş olmanın verdiği gururla gettolarda ağırladığı Yahudi misafirlerini yakarak sabun yapıyordu. Tabii, bu tarihi yazanlar da bizzat mağdurların kendisi olunca, tarihi vesikalarda objektiflik olduğunu düşünmek güçleşiyor.
***
Bu filmlerin seyirciyi getirmek istedikleri nokta, masum (!) Yahudi ırkına reva görülen soykırımın akılların fevkinde ve ne denli acınılası bir şey olduğudur ve film sözü neredeyse “Biri lütfen bize acısın”a getirir. Kıyım üzerine bir şey söylemektense, kıyımın bizzat kendisini şova dönüştürüp hissi bir zor kullanma yolunu seçen yönetmenler, istedikleri adil, cömert, masum, mülayim Yahudi intibaı oluşturmayı başarıyorlar.
Neredeyse 3-4 plan başına bir cesedin düştüğü bu filmler, izleyende sevsin ya da sevmesin Yahudi ırkına kalıcı bir sempati beslemeyi insani bir sorumluluk haline getiriyor. Fakat bugün aynı Yahudiler “İnsan nisyanla malûldür” sözünü haklı çıkarırcasına, tarihin görüp görebileceği en vahşi kıyımlara imza atıyor. Yaptıkları bu filmler bir nevi kendilerini aklama çabaları, bahanelerinin manifestosu, öfkelerinin mazereti...
savaşın ilk kurbanı masumiyettir
Bu filmler yanlış bir kanı uyandırdığından, fiziksel kıyım öncesindeki kültürel kıyımın gözleri yaşlı işgal güçleri. Kuşkusuz savaşın ilk kurbanı masumiyettir. İnsan gerekçesiz kurban edilirken ne kadar haklı ise, cellatken de o kadar haksızdır.

***
Vakit, 4.10.2003, Anonim

--------------------------------------------------------------------------------

Nurettin Durman Vakit gazetesinin aynı nüshasında: " Filmin künyesi, oyuncusu, yönetmeni üzerinde durmayacağım. Bizim “Kültür Sanat Servisi” gerekeni yapmış. Zamanında ve zemininde değerlendirmiş, Ahmet Can ve ekibinin ellerine sağlık. " diyerek ekleme gereği duyduğu makale

Nurettin Durman Vakit Gazetesi, 4.10.2003 / Piyanist filmi, tek cümlelik bir anlatımla, “Bir Yahudi propagandasıdır.” Bir millete ve bir devlete yabancı bir milletin ve devletin en iyi istilası, “kültür sanat ve edebiyatla” olur.
Türkiye bu anlamda, hemen bütün yabancı devletlerin, işgali altında bir ülkedir. Yalnız onlar işgal etmedi, biz davetiye çıkardık. İttihat ve Terakkicilerin işlediği bir cinayeti bugüne kadar sürdüregeldik.
Dikkat ederseniz, bu ülkenin gerçek sahipleri; yani “ezilenleri, vergi verenleri, askere gidenleri, şehit olanları, ülke bir felakete uğrayınca yalın ayak ellerinde ne var ne yok koşanları, gözyaşı dökenleri, devletin ve milletin korunmasında, kollanmasında, çalışmasında, kalkınmasında, madden ve manen çalışanları, “ne kültürde, ne sanatta, ne edebiyatta” yoktur.

Kültür sanat adına, devletin en önemli kademelerine bakın, hiçbiri yukarıda saydığım ailelerden değildir. Nedense hepsi de solcudur. Gerçi bu solculuğun da suyu çıktı, iyice birbirlerine karıştılar.
Her zaman bir tek konuda birleşiyorlar, hepsi de “toplumun kutsallarına” sövme konusunda hem fikir oluyorlar. İşte bu da onları her yerde güçlü kılıyor.

Piyanist Filmi’nin özelliği de buydu. Önceki gün bu filmi seyreden herkes ekranın başından “Yahudi dostu” olarak ayrıldı. Yahudileri birbirine bağlayan bu tür filmlerdir.
Hıristiyan dünyası da aynı birlik ve beraberlik içindedir. Onlar da, birlik ve beraberliklerini “kültür, sanat, edebiyat, tarih ve kutsallarına” borçlulardır.
Biz Müslümanlarda ise perişanlık dizboyudur. Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi bizim de kendimize has kutsallarımız var ama bırakın birleşmeyi, bütünleşmeyi, bizim evlerimizdeki yangını bile söndürmek mümkün değil.

Aynı camide namaz kılan toplam 15 kişiden 5 veya 6’sı birbirine küs camiye girip çıkar. Aynı Allah’a secde ederiz, aynı Peygamber’in sünnetini işleriz ve namazda okuduğumuz surelerle Allah’a bir yığın söz veririz ama, camiden çıkarken birbirine küs çıkarız, hatta birçok cemaat de imamla küstür.
Bu anlayışı bütün dünya Müslümanlarına genelleyebilirsiniz. Öyle bir parçalanmışlık yaşıyoruz ki, hangi ülkede olursa olsun, her Müslümanın evinde “kuşak çatışması” var ve yangın sürüp gidiyor.

Evindeki yangını söndürmeye mecali olmayan, gücü yetmeyenlerin dünyayı kurtarmaya soyunması ve “Nutuk Müslümanı” olmaktan başka bir işe yaramaması ne kadar acı değil mi?
Dünyanın her yerindeki her Müslümanı kastediyorum. Evlerinde kendilerine ait; “ne bir kültür, ne bir sanat, ne bir edebiyat” hiçbir şey yok. Dolayısıyla yabancı kültürlerin istilasına uğramaktan başka çareleri de yok.
“Çağrı” filminden başka bütün dünyanın elinde bir tek yapım var mı? Konu bakımından dünyanın en zengin ülkesi Türkiye’dir. Ama kendimizi anlatacak tek karelik bir şey yapabilmiş değiliz. Biz kendi kendimize ihanet ediyoruz. Kimse bize bir şey yapmıyor.
Kültür, sanat ve edebiyata artık yan bakmamalı ve üretime geçmeli. Yoksa daha çok “Piyanist” filmleri izleriz.
Nurettin Durman, Vakit gazetesi, 4.10.2003



Başa dönmek için tıklayın











3.10.03







İsrail'deki İzmir: İsrail'de dahi olsalar, İzmirlilerin olan biten herşeyden haberleri var!..

Kemeraltı 2.Beyler Şehir Eczanesi'nin eski sahibi, İzmir'in ünlü simalarından Selim Amado'nun evindeki akşam yemeğinde buluştuğumuz Türkiyeli dostlarla saatler boyu İzmir'i konuştuk. İzmir, uzaklardaki bir sevda gibiydi..
IzmirYaşar Aksoy, Yeni Asır / İsrail'in nüfusu 5 milyon.. 13 milyon Musevi, İsrail dışında yaşıyor. Yalnızca New York'ta 4 milyon Musevi var. İsrail kurulurken dünyadaki yoksul ve güvenliksiz Museviler, yeni vatan, yeni iş, yeni barınma sağlayan bu ulusa akmışlar.
İşi iyi olanlar ise, yani Parisli veya New York'lu olanlar topluca göç etmemiş. İzmir için de aynı şey geçerli. Keçeciler, Tilkilik, İkiçeşmelik semtlerinde oturan yoksul Musevi kesimi olduğu gibi İsrail'e gitmiş. Karataş ve Alsancaklı zengin Museviler ise, İsrail'e turist olarak gitmeyi tercih etmişler.
Bunları anlatan Selim Amado'yu dinliyorum.. Arabasıyla akşam yemeğine evine gidiyoruz. Selim Amado, İzmir'in ünlü bir siması. 2.Beyler'deki "Şehir Eczanesi"nin sahibi idi.

1972 Ekim ayında eczanesini bırakıp İsrail'e gelmiş, 27 yıldır yeni ülkesinde eczacılık yapıyor. Evi, Tel-Aviv'in güneydoğusunda 50 bin nüfuslu Kiron kentinde, eczanesi ise 20 km.ötedeki Forsaba'da.. İzmir'e her gittiğinde eski eczanesine uğruyormuş. İçini çekerek anlattı: "Olduğu gibi duruyor eczanem, 27 yıldır boyanmamış bile. Herşey aynı.."

Eski arkadaşlar
Selim Amado ve Yaşar AksoyAmerika'da yaşayan sevgili dostum Raşel Amado Bortnick'in kardeşi olan Selim Amado, bir Türkiye gönüllüsü.. Ülkemizi, İsrail'de var gücüyle tanıtmaya çalışıyor. Kudüs İbrani Üniversitesi Guvarnörler Meclisi üyesi.

Türkiyeliler Birliği'nin etkinliklerinde, Türk-İsrail yakınlaşmasının sağlanmasında ve çeşitli sorunların aşılmasında, Türkiye'nin tanıtılmasında etkin görevler almış. Türkçeyi, İsrail'de konuşulan bir dil yapmışlar.

Çeşitli derneklerde, rotary gibi guruplarda Türkçelerini ön plana çıkarmışlar. Türkiye ve Türk işçilerinin çalıştığı Avrupa ülkelerinin dışında, Türkçenin en çok konuşulduğu ülke İsrail olmuş. Bana, İzmir'deki yaşantısını anlattı:

"- Biz Salhaneli'yiz. Şimdi yerinde yeller eser. Beth-İsrail Sinagog'unun 200 m. ötesinde evimiz vardı. Babam "Di Amerikan Tobako Kumpanyası"nda 40 yıl muhasebecilik yapan Jozef Amado'dur, anam Granadalı anlamına soyismi kullanan Sara Algranti'dir.

Kardeşimiz Sami 9 yaşında tifodan öldü. Amerika'daki ablam Raşel ile daima "öz İzmirli" olarak yaşadık. Hakimiyeti Milliye İlkokulu'ndan sevgili arkadaşım kibar ve zarif Emin Yüncü'yü çok severim, Giritlidirler, babası Rum şivesi ile konuşurdu. Galiba siz de, kardeşi İbrahim Yüncü ile iyi dostsunuz. Mehmet Egeli ve Ziraat Profesörü Ergun Bozkurt ile evlenen Ayla Kulakçı ilkokul arkadaşlarımdı, daha sonra gittiğim Sen Jozef Ortaokulu'nda Prof.Sadun Koşay, Prof.Nejat Kaplanoğlu, Dr.Viktor İsrael yakın arkadaşlarım oldular.

Kadıköy Sen Jozef Lisesi, Galatasaray, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ni (1957) bitirdim. Fransa'ya gidip, master yaptım, sanayi eczacısı oldum. İzmir'e döndüğümde 2.Beyler'de Şehir Eczanesi'ni açtım, Şamlı Laboratuvar'ında müşavirlik yaptım, çok ilgi uyandıran Kataljin Pomat'ı ürettim. O zamanlar Bafra sigarası tiryakisiydim. 1964'te evlendiğim Eşim Katya Sigura'nın babası, Odunpazarı'nda kazmir (erkek kumaşı) tüccarıydı. Üç oğlumuz İzmir'de doğdu. Yusuf eczacı, İzzet iktisatçı, bebek iken gelen Avi ise elmasçılık yapıyor."

Büyük özlemler
Selim Amado'ya, İzmir'den neleri özlediğini sordum:
"- İzmir'i bıraktığım gibi özlüyorum. Değişiklikler iyi yönde değil. Şimdi gitsem, ilk işim Kemeraltı'ndan Mezarlıkbaşı'na kadar yürürüm. Baha Kitapçı vardı o yol üzerinde. Sakız Pazarı, Enis Kipman'ın Birlik Eczanesi vardı. Eski dükkanları düşünür, eski dostları ararım.

Kemeraltı girişinde Işık ve Karakaş mağazaları, Şifa ve Aktaş Eczaneleri, dana sütünden yapılmış kaymaklı yoğurdu ile kazandibi tatlısına bayıldığım Sefer Usta unutulur mu?.. Hani nerede Tan Sineması.. Elhamra'nın Cumartesi 5.15 seansına gelen İzmir'in kızları, hani nerede onlar?.. Nereye kayboldular?.."

Selim Amado'nun evine geldiğimizde bizi, eşi Katya, İzmirli eczacı Selim Sevinir ve eşi Eti, babası İzmirli olan Alber Erseven ve eşi Şeli ve Moreno Margunato ve eşi Röne karşıladılar. Güzel bir sohbetten sonra akşam yemeğine oturduk. Cuma akşamıydı, Museviler'in kutsal Şabat akşamı olduğu için, yemekte "Şalom Şabat" diyerek kadeh kaldırdık ve Ürdün'den gelen bir nehrin ismini taşıyan ünlü İsrail şarabı Yordan'ı yudumladık. Ertesi günü cumartesiydi ve dini açıdan tatildi.

Çeşme'nin renkleri
Saatlerce İzmir'i konuştuk. Selim Sevinir, halen İzmir'de konfeksiyonculuk yapan Bünyamin Sevinir'in kardeşi. Asansör'ün karşısında yaşamışlar. Musevi İlkokulu'nu, Sen Jozef'i, Namık Kemal Lisesi'ni, Eczacılık Fakültesi'ni bitirmiş, Fransa'da ihtisas yapmış.

Bir Çeşme hayranı. Dünyayı gezdiğini, Çeşme gibi 7 renkli denizi görmediğini söyledi. Çeşme, beyaz, açık yeşil, yeşil, koyu yeşil, mavi, açık mavi, kopkoyu mavi olabiliyormuş.

Eşi Şeli Erseven, Türkiye kültürünü çok aradığını belirtti. kendileri de İsrail'e rakıyı, çalı fasulyesini, bamyayı, semizotunu öğretmişler. Masadakiler hem batılı, hem doğulu özelliklere sahip Türk-Musevilerinin İsrail'de seçkin bir kimlik sergilediğini gururla belirttiler. Ve tüm sohbet boyunca bana en çok neyi sordular biliyor musunuz?.. O soru cümlesini aynen aşağıya alıyorum:
"- Şu berbat Kordonboyu ne olacak?..

Evet.. İsrail'de dahi olsalar, İzmirlilerin olan biten herşeyden haberleri var!..
Yaşar Aksoy, Yeni Asır



Başa dönmek için tıklayın














Milli Gazete'ye göre 'Kılavuzu Hitler olanlar' : "Farenin peynir hırsıyla tuzağı göremediği gibi, zulümden zevk alır hale gelen Siyonistler"

Milli Gazete, 3.10.2003, Mahmut Toptaş / Kendilerini Firavun’un zulmünden kurtaran Hz. Musa sallallahü aleyhi vesellem efendimize bile ihanet eden ve o zorba topluluk karşısında onu yalnız bırakan İsrail oğulları, hiçbir zaman onu kendilerine örnek kabul etmemişler ve hep kendilerine zulmeden Buhtunnasır gibi, Hitler gibi zalimleri örnek kabul etmişler. Kendilerine zulmeden zalimlerin yaptıklarını kendilerinden daha güçsüz insanlara uygulamışlar. En son olarak Almanya’da, Polonya’da Hitler’in kendilerine uyguladığı Getto’ları şimdilerde Filistinli Müslümanlara uyguluyorlar.

***
Farenin peynir hırsıyla tuzağı göremediği gibi, zulümden zevk alır hale gelen Siyonistler, yaptıkları bu işkencelerin hepsinin kendi başlarına bela olarak döneceğini ve Hitler’in başına gelenin kendi başlarına da geleceğini düşünemiyorlar.

“Kılavuzu karga olanın burnu ….dan kurtulamaz.”

Bu hal yalnız Siyonistlere özel bir durum değildir.

Kendilerini ateist kabul eden, tanrı tanımaz olduklarını her vesile ile ilan eden, çocuklarına isim koyarken Peygamber adlarından, dini çağrıştıran her şeyden kaçınan insanlar batıda bir zaman ipini koparan deli dana gibi dolaştılar.

Daha rahat, daha mutlu bir hayat yaşayacaklarını zannettiler. Ama inkarcılığın imandan daha zor ve cevapsız soruların daha çok olduğunu gördüler.

Kendi inançsızlıkları doğrultusunda yetiştirmek istedikleri çocukların sorularına cevap bulmada, onlara örnek insan göstermede zorlandılar.

Geçmiş yazar, şair, kahraman, kaşif, seyyah kimi örnek gösterseler onların dindar olduğu karşılarına çıkıyor. Kendileri gibi düşünen yazar, şair, ilim adamı, müzisyenleri büyüterek “yıldız” ilan ederek, allayıp pullayıp kargayı bülbül gibi göstererek örnekler oluşturmaya çalıştılar.

Ama şairin:

“Alçalır elbette haddinden ziyade yükselen” dediği gibi, sınırını aşarak yükselen her şey geriye düşer.

30 bin fitte uçacak şekilde yapılan bir uçak 40 bin fite çıkarsa düşer. İçine gaz doldurulan oyuncak balonların bir yükselme sınırı vardır. Oraya çıkınca geriye düşerler.

İnsanlar da öyledir.

Haddinden fazla yükselirse geriye düşer.

Seculer insanların örnekleri dökülmeye başladı. “Filan ünlü eroinman, filan eşcinsel, filan hırsız, filan katil, filan hanımını veya beyini aldattı” haberleri çıkınca biraz yüzleri kızardı.

Sonra “insanların özel hayatı bizi ilgilendirmez. Biz eserine bakarız” gibi tutarsız savunmaya geçtiler.

***
Türkiye de yaşayan ve ölen basın yoluyla ateistliğini ilan eden, cenaze namazı istemeyen bir yazarımız hayatını yazmaya başladığında “Hiçbir kimse yalan söylemeden hayatını yazamaz. Yalan söylemeden hayatını yalnız Mehmet Akif Ersoy yazabilirdi. Çünkü yüz kızartacak iş yapmadı” anlamında bir itirafı vardı.

Eninde sonunda Filistinli küçük generaller başarılı olacaktır. Çünkü İsrail’in örneği Hitler, Filistinli küçük generallerin örneği Hz. Davud, Hz. Muhammed (S.A.V.)’dir.
Milli Gazete, 3.10.2003, Mahmut Toptaş



Başa dönmek için tıklayın










2.10.03





Roni Margulies, Daniel Pipes ve "İslam emperyalizmi"ne karşı birleşmek!

Amacım söz konusu söyleşiyi tartışmak değil. Söyleşiye yönelik tepkileri okurken bazı ifadeler dikkatimi çekti. Denis Ojalvo, Mark Geron ve Rafael Sadi imzalı eleştirilerde kullanılan ifade biçimleri, Türk-İsrail ekseni, 28 Şubat müdahalesi ve bu çerçevede Türkiye'ye dayatılan "güvenlik" ve "dış politika" perspektiflerinin temel argümanı ile aynı: "İsrail Türkiye olarak, 'Arap-İslam emperyalizminin ve faşizminin ölümcül tehdidi' altında, hümanist uygarlığımızı ve özgürlüklerimizi müşterek düşmana karşı elele vererek korumak zorunluluğunda olduğumuz..."

Ibrahim Karagül, Yeni Şafak, 2.10.2003 / Ömer Madra'nın "İstanbullu Şair" Roni Margulies ile yaptığı ve Açık Radyo ile Açık Site'de yayınladığı söyleşide, Yahudi asıllı bir kişinin İsrail yönetimi, siyonizm ve anti-semitizm konularında sarfettiği sözler oldukça önemli.

Kanal 7'de Nuray Mert ve Ayşe Böhürler'in birlikte sundukları "Açık Açık" programında da görüşlerine başvurulan Margulies, Ariel Şaron'un temsil ettiği ve bugün Ortadoğu merkezli olarak İslam coğrafyasına karşı yürütülen istila ve yağma savaşının temel motivasyonu olan neo-faşist söylemin kaynağını oluşturan, bu yüzden "Hıristiyan Siyonistler'le Yahudi Siyonistler'in ittifakı" olarak nitelenen ırkçı tezleri reddediyor. "İsrail Yahudiler için yaşanacak en tehlikeli yer" diyen Marguiles, "Araplar bizi denize dökecek" gibi resmi propaganda malzemelerine prim vermiyor ve elli yıldır savaşın içinde yaşayan bir topluma dayatılan "düşmanlık" tezinin içerdiği tehlikelere dikkat çekiyor.

Irkçı tezlerin Amerika'nın küresel hegemonya stratejisiyle örtüştüğü ve yeni dünya sistemini tek yanlı belirlemeye yönelik "Amerika-İngiltere-İsrail cephesi"nin küresel savaşı ile en güçlü olduğu dönemde böylesine cesur sözler sarfedilmesi hem Yahudiler hem de Ortadoğu'nun geleceği için umut verici.

"İslam emperyalizmi"ne karşı ABD öncülüğünde birleşmek..
Amacım söz konusu söyleşiyi tartışmak değil. Söyleşiye yönelik tepkileri okurken bazı ifadeler dikkatimi çekti. Denis Ojalvo, Mark Geron ve Rafael Sadi imzalı eleştirilerde kullanılan ifade biçimleri, Türk-İsrail ekseni, 28 Şubat müdahalesi ve bu çerçevede Türkiye'ye dayatılan "güvenlik" ve "dış politika" perspektiflerinin temel argümanı ile aynı:

"İsrail Türkiye olarak, 'Arap-İslam emperyalizminin ve faşizminin ölümcül tehdidi' altında, hümanist uygarlığımızı ve özgürlüklerimizi müşterek düşmana karşı elele vererek korumak zorunluluğunda olduğumuz..."

"Eğer devrimci ve özgürlükçü çağdaş uygarlık mensupları olarak, aklımızı basımıza almaz ve gereken tedbirler için 'ABD liderliğinde' bir araya gelmezsek, sonu görünmeyen Vahabi fonlarıyla beslenen küresel 'İslamofaşizm' tehdidi altında, gerek laik bir Türk devleti, gerek egemen bir Yahudi devleti olarak, hep beraber yok olma tehlikesinde olduğumuz..."

İsrail halkına dayatılan düşman paranoyası gibi, bu sözler de aslında bir paranoya ürünü. Ancak, özellikle 1996'dan bu yana, Türk-İsrail eksenini oluşturanlar, Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya yönelik amaçlarını bu paranoya ile hayata geçirdiler. "İslamofaşizm" tehdidine karşı 28 Şubat müdahalesini gerçekleştirdiler. Ardından sadece Türkiye'de değil, Kafkaslar ve Orta Asya'dan Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya kadar bu tehdide karşı savaş ilan ettiler. 11 Eylül'den sonra ABD öncülüğünde "İslamofaşizm" tehdidine karşı küresel savaş ilan ettiler. Türkiye de bu savaşta ön cepheye yerleştirildi.

Süreç, son iki yılda küresel düzeyde bir korku paranoyası ile beslenerek istila ve yağma savaşına dönüştü. Dünyanın karşı karşıya bulunduğu tehdidin bir paranoyadan hareketle oluşturulduğu ve bu paranoyanın pazarlanmasıyla yaygınlaştığı ortada. ABD-İngiliz-İsrail cephesi aynı paranoyayı pazarlayarak yepyeni bir sömürgecilik çağının kapılarını açtı. Dünya, özgür ve onurlu insanların çırpınışlarının acımasız bir şiddete maruz bırakıldığı, akli selimin yadırgandığı, senaryolarla beslenen bir kaos dönemine sürüklendi.

ABD'nin küresel hegemonya amacıyla sahiplendiği yayılmacı tezleri ile 1996'larda Türk-İsrail eksenini oluşturan gerekçeler aynı mantığın ve kadronun ürünü.

Pipes: Kudüs Gecesi'nden "Türkiye-İsrail ekseni"ne
"A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm" başlığını taşıyan ve İsrail yönetimine sunulan raporu hazırlayanlar, Richard Perle, James Colbert, Charles Fairbanks, Douglas Feith, Robert Loewenberg, David Wurmser, Meyrav Wurmser gibi isimler, o dönemde Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmeye yönelik Türk-İsrail ekseninin temellerini atmışlardı. Türkiye'yi ABD ve İsrail adına İslam dünyasına karşı konumlandırmışlar, İran, Irak ve Suriye ile savaşa ayarlamışlardı. O zamanlar, neo-con'ların tapınağı olan American Enterprise Institute, Jewish Institute for National Security Affairs, The Washington Institute for Near East Policy ve daha bir çok kuruluş üzerinden yürüttükleri çalışmaları başarıya ulaştı. En önemlisi Türkiye'nin dış politika ve güvenlik stratejilerini rehin aldılar ve onu hem kendi halkına hem de bölgesine karşı düşman haline getirdiler. Aynı kadrolar, şimdi Amerikalı nefo-faşistlerle birlikte bu tezlerini bütün dünyaya karşı uyguluyorlar.

Daniel Pipes'ın (The National Interest, sayı 50, Kış 1997/98) "A New Axis: The Emerging Turkish-Israeli Entente" başlığı ile kaleme aldığı yazıyı okuyanlar, Türkiye'yi avuçlarının içine alan güçlerin bu ülkeye yaşattıkları trajediyi bu olayların kaynağında yer alan isimden öğrenebilirler. Pipes, hâlâ hapiste bulunan Nureddin Şirin'in katıldığı Kudüs Gecesi'nden başlayarak, eksenin oluşumunu gözönüne seriyor ve kimlerle iş tuttuklarını aktarıyor.

Bu süreç geçmişte kalmış sanılabilir. Yukarıda alıntıladığımız sözler bir paranoya ürünü olsa da, Türkiye'nin güvenliğine veya Türkiye için neyin doğru olduğuna ilişkin yargılarda hâlâ bu paranoyayı pazarlayan güçlerin ağrılığı var. 28 Şubatçı dış politika çizgisi, Türk dış politikasının temel tezlerini belirlemeye devam ediyor. Son olarak Türkiye, İsrail ve Hindistan arasındaki yakın temaslar, "Türk-İsrail-Hindistan ekseni"ne yönelik girişimler aslında değişen çok şey olmadığını ortaya koydu. Türkiye'nin Irak'a, Balkanlar'a, Kafkaslar'a, Orta Asya'ya ve Ortadoğu'ya yönelik bağımsız ve kendi uzun vadeli çıkarlarını önceleyen politikalar geliştirememesinin nedeni de bu bağımlılık.

Roni Margulies'e tepki gösteren kişilerin kullandıkları mantık, Türkiye'de özellikle Dışişleri bürokrasisinde hâlâ taraftar buluyor. Türkiye'nin, Irak bunalımının yaşandığı bu günlerde atacağı en stratejik adım, kendisine ve çevresine bakışını değiştirmek, dış politika perspektifini ABD-İsrail ipoteğinden kurtarmak olacaktır.
Ibrahim Karagül, Yeni Şafak, 2.10.2003


Başa dönmek için tıklayın



Saldırı altındayız, bizi denize dökecekler!
Ömer Madra'nın, İstanbullu şair Roni Margulies’le Bir Yahudi olmak ne demektir? “İçeriden” “dışarıya”, yani dünyaya nasıl bakıldığı meselelerini irdelediği söyleşinin metni: Siyonizmin temel tartışmalarından biri bu, “biz soykırım gördük, biz bütün Yahudileri temsil ediyoruz, dolayısıyla yapacağımız herşey haklı ve geçerlidir.”

23 Eylül 2003 23 Eylül 2003 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanan söyleşi metni: Ömer Madra: Günaydın Roni. İstanbullu şair – öyle tanımlıyor kendisini, biz de o tanıma uyuyoruz-- Roni Margulies’le çok temel görünen bir iki meseleyi biraz konuşalım dedik. Şimdi, şu sıralarda özellikle bu uluslararası konjonktürde, teröre karşı savaş ve çok kaotik dünya şartlarında Amerika’nın Irak’ta ve başka yerlerde görülen bu hegemonik yapısı ya da İsrail’in Filistin’de bitmek tükenmek bilmeyen illegal işgali konusunda çeşitli yayınlar yapıyoruz, görüşmeler, konuşmalar yapıyoruz ve zaman zaman da şöyle bir soru geliyor akla: Anti Amerikanizm mi oluyor bunları söylemek, ya da Yahudi karşıtlığı mı oluyor İsrail’in, Şaron’un politikalarını eleştirmek. Bu çerçeveden kalkarak, şunu soralım: Bir Yahudi olmak ne demektir? “İçeriden” “dışarıya”, yani dünyaya nasıl bakılıyor?

Roni Margulies: Bu dediğin çok klasik, yani İsrail’i eleştiren bir kişinin, Siyonist olmayan bir kişinin, önce genel olarak Yahudi düşmanı, anti Semit olduğu, siyonizmin çok klasik bir taktiğidir, ama bunu özellikle bir Yahudi bunu yaptığı zaman onun özel terimi bile var: ‘self hater’: kendi kendinden nefret eden kişi. Yani bir Yahudi’nin İsrail devletini, siyonizmi, İsrail hükümetinin şu veya bu siyasetini eleştirmesi, kendi kendinden nefret eden bir kişi olduğunu gösterir. Bu çok klasik bir tanımlama, Yahudi dünyasının kendi içinde yapılan eleştiri. Kendilerine yaptıklarına göre tabii dış dünyadan bir eleştiri geldiği zaman haydi haydi yapıyorlar. Son derece rahatsız edici bir şey.

Dışarıda beklerken, bir önceki programı dinliyordum, hemen sonunda Freud’un ölüm yıldönümüydü anıldı. Şu açıdan rahatsız edici bir durum: “Dünyanın üç büyük Yahudi düşünürü İsa, Marx ve Freud” diye bir basmakalıp laf var.. Bunlardan biri Marx, Marx da Yahudi... Yahudilerin içinde çok köklü bir direniş, solculuk, sosyalizm geleneği vardır. Yahudiliğin geleneğinde sadece siyonizm yoktur, siyonizm çok daha yeni bir gelenek. Dolayısıyla çok rahatsız edici: örneğin ben İsrail’i eleştirirken, anti siyonist bir konumdan eleştirirken hiçbir şekilde kendimden nefret ediyor filan değilim, Yahudiliğin içinde çok köklü bir geleneğe de dayandığımızı iddia edebilirim. Böyle bir iddiam yok, çünkü kimliğimin birinci unsuru olarak Yahudiliği zaten düşünmüyorum ama ille de böyle Yahudilik çerçevesinde konuşacaksak bu konuyu, Yahudiliğin içinde çok ciddi bir eleştiri ve başkaldırı geleneği olduğunu da söylemeliyiz.

ÖM: Yani özellikle ABD’nde ama başka pek çok ülkede de bağımsız düşüncenin savunucusu olan, olağanüstü, güçlü eserleri ile ortaya çıkmış sayısız Yahudi var. Onların duruşunda Yahudilik kavramının işin içine girmesine imkan var mı? Meselâ İsrail’in bu siyonizmin kök saldığı politikasını en ayrıntılı bir şekilde ele alan, bunu binlerce dipnotu ile kaynaklandıran ‘Fateful Triangle’ adlı klasik kitabı yazan Noam Chomsky de herhalde Yahudi ama hiç bunu düşünüyor değil. Norman Finkelstein da Holocaust endüstrisi üzerine yazdığı çarpıcı kitapla bir başka örnek.

RM: Tabii, siyonizmin yaratmak istediği ve maalesef büyük ölçüde başarılı olduğu bir görüş var, o da şu: İsrail bütün Yahudilerin devletidir. Değil efendim, ben İstanbul’da doğmuşum, İngiltere’de okumuşum, şimdi İngiltere’de yaşıyorum, hiçbir ilişkim yok İsrail’le, bu bir. Eğer ben ben olmayıp da Yahudiliğini daha fazla ön plana çıkaran bir kişi olsaydım, o zaman şöyle de bir eleştirim olabilirdi. İsrail bence Yahudiler için dünyanın en tehlikeli yeri. Eğer konu buysa, İsrail bütün dünya Yahudilerini korumak, kanadı altına almak için kurulduysa, valla bir Yahudi olarak herhalde bulunulacak en tehlikeli yer, İsrail olsa gerek. Buradan şöyle devam etmek mümkün, soykırım yaşamış bir insan kitlesini tabii ki sempati ile karşılamak gerekir, ona da çeşitli tepkiler mümkün, benim Nazi soykırımına tepkim siyonizm ve Yahudiliğimi ön plana çıkartmak değil, sosyalist olmak. Ama eğer bu ön plana çıkarılacaksa, birinin sana soykırım uygulamış olması, sana gidip başkasına soykırım uygulama hakkını vermez, böyle bir tartışma olamaz. Ama siyonizmin temel tartışmalarından biri bu, “biz soykırım gördük, biz bütün Yahudileri temsil ediyoruz, dolayısıyla yapacağımız herşey haklı ve geçerlidir.”

Mustafa Arslantunalı: “Dünyanın bize borcu var!” iddiası.

RM: Aynen öyle. Ve bizi eleştiren herkes Yahudi düşmanıdır, ırkçıdır ama biz ırkçılık uyguladığımız zaman “e, valla bizim hakkımız var, çünkü bize soykırım uygulandı”. Bu, açık ki, mantıklı veya geçerli bir tartışma değil.

ÖM: Bir de mesela çok tuhaf şeyler de oluyor, özellikle İsrail’in kitle imha silahları ve bu konudaki araştırmaları dünyada en ileri. Nükleer güç olarak, yanılmıyorsam dünyada ikinci duruma kadar geldi. Dünyanın en güçlü silahlarına sahip yani, ve bunlardan biri de, ciddi yazarlar tarafından açıkça ortaya kondu. Gen ayrımına dayalı bir silah geliştirip sadece Arapları, Filistinleri öldürme planları yapılıyor. Böyle bir silahı geliştirmenin mümkün olup olmadığını hiç bilmiyorum. Ama bunu araştırabiliyor olmak, herhalde daha önce Göring’in ya da öteki soykırımcıların aklına gelmiş midir, bilmiyorum?

RM: Buna benzer birşey olsa olsa Nazilerin aklına gelmiş olabilir, işte bir de siyonistlerin aklına gelebilir.

ÖM: Olağanüstü ilginçlikte bir şey. Şimdi içinde bulunduğumuz ortamın bir analizi yapıldı geçenlerde. Meselâ İsrail’in en saygın gazetecilerinden Uri Avnery, İsrail’in kendisini de ortadan kaldırabilecek potansiyeli en çok kesinlikle Şaron’da bulduğunu söylüyor. Özellikle de bu Eretz İzrael, ‘Büyük İsrail’ kavramına dayalı olarak, Arafat’ı öldürmek ve bütün Filistinlileri bir şekilde çöle, başka bir yere sürüp bütün bölgeye,hakim olmak. Akdeniz’den Ürdün’e, siyonizmin bütün tanımlarına uygun bir şekilde hakimiyeti altına almanın Şaron ve diğer generallerinin vazgeçilmez tutkusu olduğunu söylüyor. “Ama bu, İsrail’i de kesinlikle ortadan kaldırmaya yönelik bir şeydir” diyerek, aslında siyonizme de en büyük zararı verebilecek insanın Şaron olduğunu söylüyor.

RM: Doğru söylüyor. Benim az önce söylediğime geliyor, maksat Yahudiler için bir ülke yaratmaksa -bu geçerli bir amaç mıdır, değil midir ayrı bir konu - ırka dayalı bir ülke gibi bir kavram bana çok yabancı geliyor -hani amaç buysa bile bunu küçücük bir bölgede, her tarafı kendine düşman ilan edip, sürekli onlarla savaşarak yapmak, herhalde bu işi yapmanın çok anlamlı bir yöntemi olmasa gerek.

ÖM: Zekice de değil.

RM: Değil.

ÖM: Genellikle Yahudilere atfedilen ve benim şahsen - neden dolayı olduğunu bilmemekle beraber -katıldığım, geleneksel yaşama şartlarındandır dolayı belki de, daha zeki ve sıkı düşünen insanların nasıl böyle bir yöntem düşündükleri...

RM: Ben katılmıyorum.

ÖM: Benimki kişisel, sübjektif bir görüş zaten.

MA: Belki azınlık oldukları için adaptasyon daha zorlu bir süreç oluyor onlar için.

RM: Öyle bir şey olabilir, yani ezilen toplumlarda böyle bir unsur oluyor. Örneğin bugün, bütün Ortadoğu’da okuma-yazma oranı ve üniversiteye gitme oranı en yüksek olan halk hangisi sence? Filistinliler.

ÖM: Evet Filistinliler.

RM: Çünkü başka çıkar yolu yok, son derece ezilmiş, baskı gören bir halk. Normal bir gencin hayatta ilerlemek için seçeceği yollardan çoğu kapalı. ‘E, ancak okuyarak bundan kaçarım’ düşüncesi var. Sanıyorum belki Yahudilerde de şundandır: özellikle Avrupa’da ticaret dışında çoğu meslek Yahudilere kapalı. Eh, ortaçağlardan ta 19. yüzyıla kadar böyle; batı Avrupa’da 19. yüzyılda bu aşılmış, Doğu Avrupa’da da 19. yüzyılın sonlarına kadar sürmüş bir şey. Başka alanlar kapalı olduğu zaman birincisi mecburen ticarete girmiş Yahudiler, bu da tabii şundan kaynaklanıyor, Yahudi düşmanlarının siyonizmin temel unsurlarından biri Yahudilerin paraya düşkün oldukları, paradan anladıkları düşüncesi, bunun böyle bir maddi temeli var. Bütün diğer alanlar kapalı olunca, oraya gidiyorsun.

ÖM: Ve bunu gayet iyi yapabiliyorlar o zaman.

RM: Evet, mecburen, çünkü başka bir şey yapamayınca... Çiftçi olamıyorsun, köylü toplumu değil Yahudiler, işçi olamıyorlar birçok ülkede, üniversiteler kapalı bir çok ülkede, dolayısıyla ticaret, kapitalist toplumun çatlakları içinde ancak meslek edinebiliyorlar. Bugün Filistinlilere baktığınız zaman, onların tek çıkar yolları okumak, onun için bunun maddi temelleri varsa ancak beni ikna edebilirsin, yoksa ırksal bir özellik olarak kabul etmiyorum.

ÖM: Ama onu da söyleyeceğimi tahmin etmiyorsun herhalde? Öte yandan, az önce söylediğin ilginç bir şey bir çağrışım yaptı bende, bu direniş geleneğini, muhalif olma, en genel anlamıyla söylersek adalet arayışı içinde olma, durumunun en parlak örneklerinin, mesela bu İsrailli vicdani retçiler tarafından verildiği söylenebilir herhalde. Yani son derece militarize olan, giderek korku kültürünün hakim kılınmasına çalışıldığı bir ortamda dünyanın en güçlü, disiplinli ordusunda bunları yapabilmek çok kolay iş değil, değil mi? O çocuklarının yaptığı olağanüstü bir çaba.

RM: Küçük bir rakam değil mi, sanıyorum 200 küsur.

ÖM: 500’ü geçti.

RM: Öyle mi?

ÖM: Ben bıraktığımda öyleydi, bir ara günbegün takip ediyorduk, çok önemli olduğunu düşünüyordum.

RM: Ben daha önce bırakmışım, ben 250’lerde kaldım, ama dediğin doğru, yani bir rakam diye düşünülebilir ama şunu düşünelim, Türkiye’de bile askere “ben gitmiyorum” demek vallahi kolay bir şey değil. Bir de Türkiye’nin savaş halinde olduğu ve o zaman “ben askere gitmiyorum” dediğini düşün.

ÖM: Onu düşünmeyelim istersen.

RM: Düşünmesi zor, ama bunlar bunu yapıyorlar.

ÖM: Üstelik de çok vokal bir şekilde yapıyorlar, fevkalade esaslı mektuplarla, açık tavırlarını koyarak... Daha geçenlerde ilginç bir örneğine rastladık mesela, ‘terörist’ kovalarken, kendi belirledikleri teröristi kovalarken savaş helikopteri pilotuna komutanından “ateş et!” emri geliyor ve uymuyor, çünkü teroristleri ararken onların sivillerin arasına karışmış olduğunu görüyorlar.

MA: Tek örnek değilmiş üstelik, ortak bir bildiri de yayınlayacakmış pilotlar.

RM: Tahmin ediyorum, çok daha yaygındır, çünkü öyle bir şey olması, siyonizmin bütün yaymaya çalıştığı havaya ve anlayışa o kadar ters düşüyor ki. ‘Bütün Yahudiler siyonisttir, İsrail devletini savunur’ anlayışına bizzat İsrail’de yaşayan Yahudilerin bile siyonizmin amaçlarını, siyonizmin Filistinlileri imha etme amacını kabul etmiyor olmaları o siyonizmin dayatmaya çalıştığı anlayışa çok ters bir şey. Dolayısıyla çok örtüyorlardır üstünü. Bu yüzden, protestoların bizim bildiğimizden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum.

ÖM: Çok kuvvetli feminist hareketler de var bu barış hareketi ile birleşen, işbirliği yapan... Geçen sene içinde burada iki ayrı defada, onların temsilcileri radyoya geldiklerinde son derece ilginç örnekler verdiler. Dilin bile militarize edilmesi durumu olduğunu söylediler, bütün kavramlar aslında militer bir şekilde ifade edilip - tam da bugün Freud’un ölüm yıldönümü iken çok uygun düşen, konuşabileceğimiz bir şey- bilinçaltına yerleştiriliyor ve bunlarla mücadele etmeleri ilginçi. Şaşkınlık verici direniş örnekleriyle karşılaştık. Aslında çok da Akdeniz ülkesi olduğu söylenir ya, bence kesinlikle Ortadoğu halkı tabii, ama çok yakın hissedebiliyorsun kendini, o insanların verdiği mücadelenin zorluğunu da anlayabiliyorsun.

RM: Biraz hayal gücü gerektirir ama bir de şunu düşün, bu toplum 1948’de kurulmuş, yani ne yapıyor, savaşıyor. 55 yıl!. 55 yıldır savaş halinde! Yani demek ki 55 yaşın altındaki herkes bütün ömrü boyunca savaş halinde yaşamış, bu bir, ikincisi ülkedeki resmi ideoloji, egemen ideoloji, sürekli bütün Arap dünyasını düşman olarak tanıtıyor, “bizi denize dökmeye çalışan bir düşman” diye. Böyle bir toplumda yaşadığını düşün, çok zor yani İsrail’de sosyalist, anti siyonist olmak, Filistinlilerin haklarını savunmak olağanüstü zor bir şey. Bütün toplumun kanında hissettiği, içinde hissettiği “saldırı altındayız, bizi denize dökecekler” anlayışı – anlayışı demek yanlış belki -- içinde hissettiği bir şey. İşte buna karşı çıkmış oluyorsun ki bu çok zor bir şey. Hükümete veya askerlere karşı çıkmak nispeten daha kolay, toplumun tümünün şu veya bu şekilde kabul ettiği bir şeye karşı çıkmış oluyorsun. “Hayır, bizi denize dökmeye çalışmıyorlar ve ben bunları öldürmeyeceğim” demekse çok zor.

ÖM: Bu konuda tüyler ürpertici bir örnek hatırlıyorum, şu anda senin geleceğini bildiğim için ismini aradım ama maalesef bulamadım. Tek oğlu –oğlunun adını da hatırlıyorum: Arik-- Hamas ya da başka bir intihar bombacısı grubu tarafından öldürülen bir adamın, oğlunun gömme töreninde yaptığı konuşmada “tek oğlum, güzel gözlü oğlum Arik öldü, ağlıyorum ama bunun tek sebebi bizim illegal işgalimizdir” diyebiliyor. Bunu diyebilmek, bence insani açıdan olabilecek en üst nokta. Yani artık bu, sözün bittiği nokta.

RM: 11 Eylül’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıda bazı kişilerin akrabalarının “bizim adımıza savaşma!” diye bir hareket ortaya çıkarmalarına benziyor. Çok etkileyici bir şey, insanın gözü yaşarıyor.

ÖM: Bu olabilecek en üst manevi cesaret örneği diye düşünüyorum ve işte onun için çok dikkatle ayrılması gerekiyor anti-Yahudi tavırlarıyla, ırkçılıkla, böyle politik eleştiri noktalarının.

MA: Dünyada her zaman bir Yahudi aleytarlığı, bir Yahudi düşmanlığı var, nitekim daha dün Arjantin’de Santa Fe’de bütün Yahudi mezarlığı talan edilmiş. İsrail konusunda değişik ülkelerde ne düşünülüyor? Örneğin İstanbul ya da Londra’daki Yahudi cemaatleri İsrail konusunda ne düşünüyor, ne yapıyor? Ya da şu anda Yahudi olmak nasıl bir şey?

RM: Türkiye’den konuşalım isterseniz, Türkiye’deki Yahudi cemaati, ezici çoğunluğuyla siyonizmin anlatmağa çalıştığına benzer bir şekilde düşünür. Yani İsrail’i bir anlamda ikinci vatan diye düşünür. Hangi anlamda? Vallahi bilemiyorum, zaten büyük çoğunluk da bunu teorize etmiş, kafasında tartmış değildir, öyle bir klişedir, sempati duyar, İsrail’de olup bitenleri ayrıntı ile değil ama genel olarak izler. İsrail Arap ülkeleri ile savaş halinde ise kendi açısından doğal olarak –benim açımdan doğal değil-- doğal olduğunu düşündüğü bir şekilde İsrail’i destekler. Sanıyorum dünyada bir ölçüde bunun bir geçerliliği var. İngiltere’de bu daha azdır, çünkü İngiltere’de Yahudi cemaati çok daha asimile bir cemaattir, kendini İngiliz hisseder.

ÖM: Mesela Fransa’da farklı.

RM: Fransa’da farklı, Amerika’da da farklı tabii, Amerika o kadar dindar bir toplum ki, bütün bu dindarlığın içinde Yahudiler de daha dindar, daha dinine bağlı. Yahudi dinine bağlı olmayı bazı aşırı sektler hariç İsrail’i desteklemek olarak da görüyorlar. Zaten benim en çok tüylerimi diken diken eden şey, İsrail’deki yerleşimcilerin, Filistinlilere karşı en radikal bir şekilde düşmanlık duyanların önemli bir kısmının Amerika’dan gitme köktendinci insanlar oluşu.

ÖM: Zaten orada çok önemli bir iç bağ var, bu evanjelizm gibi dini akımlarla, siyonizm orada tek kitapta birleşiyor gibi. Ayrıntılarını şimdilerde okuyorum ve son zamanlarda ikinci defa rastladığım bir cümle var ve bunun çok doğru olduğunu düşünüyorum, hangi yazar söylüyordu hatırlamıyorum ama “ABD’de İsrail-Filistin meselesi bir dış politika sorunu değildir, bir iç politika meselesidir” diyorlar. Bu açıdan çok düşündürücü tabii.

MA: Edward Said diyordu onu.

ÖM: Tamam, Said’di.

RM: Ama eksik bırakmamamız ve şu yanını da vurgulamamız gerek, ben örneğin Türkiye gibi bir toplumda Yahudilerin İsrail’i desteklemesi, bazen gizli, bazen açık, Türkiye’deki siyasi ortama uygun şekilde İsrail propagandası yapmağa çalışması, vs. bunun için Yahudi cemaatini suçlamaktan çekiniyorum, çünkü Yahudi cemaati Türkiye’de Ermeniler veya Rumlar gibi yoğun bir baskı altında kalmamıştır genellikle, varlık vergisi hariç, özellikle Yahudilere yönelik bir uygulama olmamıştır. Ama sonuç olarak yine de bir ırkçılık vardır Yahudiler de dahil. Bunun tabii bir ucu, solun içinde Filistin sorunundan yola çıkarak İsrail’i eleştirmekle Yahudi’yi eleştirmek, yani ırkçı bir konuma düşmek arasındaki çizgi bazen kaçıyor. Sağ kanadın içindeyse -tabii Müslüman sağdan bahsediyorum, üstü daha örtülü, faşist sağdan bahsediyorsak, yani MHP türü bir sağdan bahsediyorsak açık bir ırkçılık söz konusu. Bunlardan bahsetmiyorum, bir de tanımlaması, tarif etmesi zor bir ırkçılık da vardır, ilkokulda ben ‘korkak Yahudi’ lafını duyduğum zaman “Allah, Allah!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Onu söyleyen çocuk anti semit midir? Değildir. Böyle nasıl tarif edeceğimi bilemediğim, düşük düzeyli bir ırkçılık var.

ÖM: Terorizm ile savaş konusunda olduğu gibi: Hamas’ın ve diğer grupların terör yaptıkları, korkunç şiddet yaptıklarına şüphe yok, ama bütün Filistin’in mücadelesini bir terörist hareket olarak sunmak nasıl bir klişe ise ‘korkak Yahudi’ de bunun ‘düşük yoğunluklu’ türü bir klişe gibi.

RM: Bu durumda bir cemaat kimliğini düşünmek lazım. Irkçılık karşısında bütün cemaatler kendi kimliğine döner. Bu cemaatlerin içinden bazıları daha mantıklı bir sonuç çıkarıp ırkçılığa yol açan sistemi değiştirmek gerekir diye düşünürler ve benim gibi sosyalist olurlar. Ama daha yaygın olan tepki, kendi içine kapanmak, kendi kimliğine dönmek... Almanya’daki Türkler gibi. Örneğin Almanların ırkçılığı karşısında Almanya’daki Türkler arasında Türklüğe sarılmak, Türk bayrağı taşımak, Müslüman kişiliğine sarılmak Türkiye’dekinden daha yüksek bir oran. Bu, ırkçılığa bir tepki. Dolayısıyla, ben onları suçlamam, Almanların ırkçılığını suçlarım. Almanya’daki Türk delikanlılar Müslümanlığa sarılıyorlarsa bu onların kabahati veya hatası değil, Alman ırkçılığının hatası. Aynı şey burada geçerli, Türkiye’deki bir Yahudi İsrail’i desteklediği zaman tartışırım ve yanlış yaptığını, çünkü yanlış siyasetleri destekliyor olduğunu anlatmaya çalışırım, ama suçlamam, çünkü ırkçılığa karşı bir tepki bu. Amerika’da da aynı oluyor.

ÖM: Tamamen aynı, yani Amerika’nın olağanüstü kültürü, müziği, çeşitliliği ve en önemlisi de mücadele geleneği; şimdi bunları inkar etmek söz konusu mu? Ama bu politikasının da hegemonik olduğunu söylemek ve emperyalist olduğunu söylemek anti Amerikancılık olabilir mi? Kendileri de, kendi saygın tarihçileri de söylerken, bunu söylemek anti Amerikanizm olmasa gerekir diye düşünüyorum. Bir de bu klişelere kendi çevremden de yaşadığım bir ilginç örnek vermek istiyorum, Ehud Barak’ın barışı tam ucuna kadar getirdiği ama Arafat’ın dikbaşlılığı, vs. nedeniyle barış şansını –tabiri caizse- piç ettiği söyleniyor her yerde. Oysa, objektif kaynakları okuduğun zaman bunun tam tersine, Barak tarafından geri dönülmüş olduğunu, bütün köprüleri de onun attığını açık olarak görebiliryorsun. Ve bunu İsrailli birçok yazardan, tarihçilerden görüyorsun. Ama herkesin basit olarak kabul ettiği o klişe devam ediyor: Yani “Barak iyi adamdı, bak barışı getirmek istedi, öteki (Arafat) yapmadı”. Bu, kırılması çok zor bir kalıp.

RM: Tabii. Oysa İsrail devleti zaten barış filan düşünmüyor, düşündüğü takdirde de (belki Barak’ın aklından geçmiştir) Filistinlilere hiçbir şey vermeyen bir barış düşünüyor. Yani mevcut durumu korumak. İsrail’deki barış hareketinin de böyle bir sorunu var bazen. “Sadece barış, hemen şimdi!” dediğin zaman İsrail’de Filistinlilerin şu anki mevcut durumunu resmiyete dökmüş ve kalıcılaştırmış oluyorsun. Hayır efendim, adamlar ikinci sınıf, üstelik kamplarda yaşayan yüzbinlercesinden değil, İsrail vatandaşı olan Filistinlilerden söz ediyorum, onların ikinci sınıf bile vatandaş olmadığı, muazzam kurumsal ve resmi bir ırkçılıkla karşılaştığı bir durum bu ve böyle bir durumu kalıcılaştırmak barış filan değildir. Bugün yarın yine ayaklanacaklardır.

ÖM: İşte bunu dünyada bence en iyi ortaya koyanlardan biri, moral cesaretine büyük hayranlık duyduğum İsrailli bir hanım gazeteci Amira Haas, onların içinde yaşayarak ve İsrail’in de en tanınmış gazetelerinden birindeki köşesinde yansıtıyor. Gerçek durumu bilmeden klişelere kaçmak, anti bilmem ne, şu, bu demek çok kolay bir yol, ama meseleyi çözecek bir yol değil. Roni, galiba son derece zamanında geldin bunları konuşmak için, çok teşekkür ederim.

RM: Ben teşekkür ederim.

ÖM: Bu konuyu uzun zamandır şöyle içinden konuşma fırsatını bulamıyordum,. İstanbullu şair Yahudi Roni Margulies’le bir dertleşmiş olduk. Böyle diyebiliriz değil mi?

RM: Şu program bağlamında söylemene izin veriyorum da, çok fazla önemli bulduğum, öne sürdüğüm bir özelliğim değil... Ama bu programda öyle olmuş oldu.
23 Eylül 2003 23 Eylül 2003 tarihinde Açık Radyo'da Açık Gazete programında yayınlanan söyleşi



Başa dönmek için tıklayın



















Yahudi babanın türbanlı kızları: Fransa / Henri-Wallon Lisesi (Aubervilliers)

olmak ya da olmamakem>Ali İhsan Aydın, Paris, Zaman 02.10.2003 / Fransa’da Laurent Levy isimli Yahudi bir baba, başörtülü oldukları gerekçesiyle okuldan uzaklaştırılan Müslüman iki kızının hakkını arıyor. Avukatlık yapan Levy’nin Lila (18) ve Alma (16) isimli iki kızı, 2000 yılında Müslüman oldu (haberde kızların annesinin Cezayir asıllı müslüman olduğu belirtilmiyor. Yahudilik annelerden çocuklara geçer). Kıyafetlerini de değiştiren iki kardeş, Henri Wallon Lisesi yönetiminin itirazıyla karşılaştı. İdare, Lila ve Alma’ya derslere başörtülü giremeyeceklerini bildirdi. Okul müdürü, geri adım atmayan iki kardeş hakkında, 24 Eylül’de ‘geçici olarak derslerden uzaklaştırma’ cezası verdi.
Laurent Levy, kızlarının yeniden okula başlayabilmesi için girişimlerde bulunuyor. Kızlarının ‘köktendinci’ olmadığını ve inançlarından dolayı başlarını örttüklerini belirten Levy, “Onların okuma hakları ellerinden alınamaz. Gerekirse okul müdürü aleyhine ‘ayrımcılık’ suçundan dava açacağım.” dedi. Levy, kızlarının dini tercihlerine saygı gösterdiğini ifade ederek, “Birkaç yıl önceydi. Ramazan orucu tutarak başladılar. Sonra jambon tabakları ortadan kalktı. Başörtüsü takmak istediklerini söylediler. İlk kez çok etkilenmiştim.” şeklinde konuştu.


Levy, aynı zamanda ırkçılığa karşı ve Halklar Arasında Kardeşlik Hareketi (MRAP) için gönüllü avukatlık da yapıyor. Okul yönetimine derslere başörtülü girmekte kararlı olduklarını açıklayan Lila ve Alma’nın durumları 10 Ekim günü toplanacak Seine–Saint–Denis Akademisi Disiplin Kurulu tarafından ele alınacak. Başörtülü Lila ve Alma’ya okul arkadaşları da sıkı destek veriyor. Lise önünde toplanan 100’e yakın öğrenci tepkilerini, “Wallon Lisesi’nde özgürlük istiyoruz.” benzeri ifadelerle bildirdi.

Başörtüsü takmanın 1989’da Danıştay kararı ile serbest bırakıldığı Fransa’da bazı okul müdürleri kararı farklı yorumlayarak aşırıya kaçan kıyafetlerin ‘başkalarını rahatsız edici’ mahiyette olduğunu gerekçe göstererek sorun çıkarabiliyor. Müslüman öğrencilerin kıyafet sorunu özellikle spor derslerinde ortaya çıkıyor.

Cezayir asıllı bakandan başörtüsü yasağına destek
Diğer yandan Fransa’da sürdürülebilir gelişmeden sorumlu Cezayir asıllı Devlet Bakanı Tokia Saifi, Müslüman kızların okullarda başörtüsü takmasına karşı olduğunu söyledi. Saifi, gelecek yıl gündemde olacak Okul Yönlendirme Kanunu’nda başörtüsünü yasaklayacak maddelerin bulunması gerektiğini savundu. RTL’e konuşan Saifi, “Okullarda başörtüsüne karşıyım. Benim için başörtüsü İslami değil siyasidir.” dedi. Cezayir asıllı Devlet Bakanı Tokia Saifi ayrıca, bazı milletvekillerinin inançlarından dolayı karma havuzlara gidemeyen Müslüman kadınlar için belli saatlerin ayrılması önerisine de karşı görüş bildirdi.
Ali İhsan Aydın, Paris, Zaman 02.10.2003

Başa dönmek için tıklayın


Bugün başörtüsü yarın çarşaf





























29.9.03





Pera adıyla anıldığı dönemlerde, Beyoğlu'nda, daha çok yabancılar, asırlar boyu bu bölgeyi mekân tutmuş farklı dinden insanlar otururlardı. Şimdilerde Türkler görünür hale geldiler İstiklal Caddesi'nde...

Fehmi Koru (Taha Kıvanç), Yeni Şafak, 29.9.2003 / Ak Parti'nin İstanbul'da siyasî gücü olduğunu tahmin etmek zor değil de, bu gücün Beyoğlu Belediyesi sınırları içerisindeki sayısal karşılığını öğrenmek insanı yine de şaşırtıyor. Her iki Beyoğlu seçmeninden biri, şu yakınlarda yapılan kamuoyu yoklamasından anlaşıldığına göre, "Oyum Ak Parti'ye" demiş...
Bu bilgiyi bana aktaran Beyoğlu'nun doktoralı mimar belediye başkanı Kadir Topbaş, "Oranımız yüzde 49.2, bizden sonra gelen parti de yüzde 16 ile CHP; diğer partiler yüzde 4'ün altında sıralanıyorlar" dedi. Yüzde 12 kadar da "Kararsızım" diyen çıkmış... Yarı-zamanlı bir Beyoğlu sâkini olarak benim gözlemim de farklı değil: Güvenlik büyüyen bir sorun, ama insanlar genellikle burada yaşamaktan mutlu görünüyor...


Bilgiyi, Kadir Topbaş'ın Pera Palas'ta evsahipliği yaptığı yemekte aldım. Bu ayın başından beri Beyoğlu Toplantıları adıyla bir dizi etkinlik sürüyor. Konserler, tiyatro eserleri, sergiler, film gösterileri var etkinlikler arasında... Hergün birden fazla programa katılmaya insanın mecali kalmaz; ancak sanatsever Beyoğlu sâkinlerinin durumdan mutsuz olduklarını sanmıyorum. Yurttaş girişimi programını belediye ve bazı kamu kurumları da destekliyor. Girişim koordinatörü Vecdi Sayar, "Keşke Kültür Bakanlığı biraz daha yakından ilgilense burada olup bitenlerle" dedi hayıflanarak...

Haklı bir hayıflanma. Çünkü, Türkiye'nin kültür nabzı epeydir Beyoğlu merkezli atıyor. Eskiden Cağaloğlu tarafında yuvalanan yayınevlerinin neredeyse bütünü İstiklal Caddesi çevresine taşındılar. Yazarlar, çevirmenler, gazeteciler, ressamlar Galata Kulesi çevresi ve Cihangir gibi yakın muhitlerde oturuyor, günlerinin bir bölümünü çevredeki kafelerde geçiriyorlar. Beyoğlu'na çıkmak eskiden artistlerle karşılaşma şansını artırırdı; şimdilerde değişik sanat dallarından ünlülere tesadüf edilebiliyor...

Benim heyecanla beklediğim bir proje ilk kez Beyoğlu'nda gerçekleşecek: Çevre bütünüyle kablosuz internet alanı haline dönüşecek... Proje Türkiye için bir 'ilk' kesinlikle, ama dünyada da henüz bir benzeri olduğunu sanmıyorum. Kısa süre sonra, İstiklâl Caddesi çevresinde oturanlar, çalışanlar, ya da günlerinin bir bölümünü o civarda geçirenler, istedikleri anda ve yerden internete bağlanıp e-postalarına göz atabilecek, istedikleri bilgiye ulaşabilecekler... Umarım kapsama alanı sadece caddeyle sınırlı tutulmaz, kule etrafını ve Cihangir'i de düşünürler...

Başkanın yemeğinde yabancı diplomatlarla din ve cemaat liderleri de bulunuyordu. Osmanlı döneminde sefaret olarak kullanılan görkemli binalar başkent Ankara'ya taşındıktan bir süre sonra başkonsolosluk oldu... Beyoğlu çevresinde yaşayan yabancılara verilen hizmetler kadar, başkonsoloslukların ihtiyaçlarının karşılanması da belediyenin görev alanına giriyor...

Yüz yıl öncesine kadar, bu bölge, İstanbul'un Müslüman-olmayan ahalisinin gözde yerleşim merkeziydi. 'Pera' adıyla anıldığı dönemlerde, Beyoğlu'nda, daha çok yabancılar, asırlar boyu bu bölgeyi mekân tutmuş farklı dinden insanlar otururlardı. Bir kaynakta, eski devirlerde, Fatih'te doğup büyüyüp de Beyoğlu'nu görmeden âhirete intikal eden İstanbullular olduğunu okumuştum.

Şimdilerde Türkler görünür hale geldiler İstiklal Caddesi'nde; arka sokaklar gürültülü eğlence yerleri ve türkü kafelerle dolu... Ancak, Beyoğlu yine de yabancılar ve 'azınlıklar' tarafından tercih edilen bir semt. Camiden fazla kilise var semtte. Hem de her dinin, her mezhebin, her cemaatin ayrı ayrı...

Pera Palas'taki yemekte, masa komşularımdan, Avrupa Birliği ile uyum sağlama yönünde atılan adımların uygulanmasında ciddi sıkıntılar yaşandığını öğrendim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve kimbilir kaç nesildir bu topraklarda yaşayan insanlara 'yabancı' gözüyle bakma alışkanlığı, öyle anlaşılıyor ki, uyum yasası çıkarmakla geride kalmayacak. Köklü bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var ve özellikle siyasilerin bunu zorlaması gerekiyor. Tabii her şeyden önce kendi ölçülerini değiştirmeyi ve eski alışkanlıkların etkisindeki tavsiyelere kulak asmamayı da göze almalılar...

Bir süredir 'azınlıklar' ile yakından ilgilendiğini bildiğim avukat Kezban Hatemi'yi bu noktada biraz karamsar buldum. Masadaki Katolik ve Süryani Katolik dinadamlarını, cemaat liderlerini göstererek, "Kendileri sessizliği yeğliyorlar" dedi ve ekledi: "Sessiz kalışlarının sebebi uygulama hatalarının düzeltileceğinden umutlu olmaları; İstanbullu azınlıklardan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açılmış bir tek dâvâ olmaması bundan..."

Bazıları, "Önümüzdeki üç ay önemli; Türkiye'nin ileriye doğru hamlesini çekemeyen, bugünkünden daha özgür ve demokrat olunmasını tehlikeli görenler ellerinden geleni yapacaklardır; Türkiye AB üyesi olduğunda elleri böğürlerinde kalacak çünkü" diyorlar, ben de aynı görüşteyim. Azınlık hakları o tipler için bir mücadele alanı olacağa benziyor. Vakıflar genel müdürlüğü tam da şu sırada o tiplerin oyununa gelmemeli...

Ak Parti'nin Beyoğlu'nda her iki seçmenden birinin oyunu alması bekleniyor ya, oylarını alacağı seçmenler arasında çok sayıda başka dinden insanlar da var. Başkan Kadir Topbaş, "Onlar benim en iyi seçmenim" derken samimiydi.
Fehmi Koru (Taha Kıvanç), Yeni Şafak, 29.9.2003




Başa dönmek için tıklayın












27.9.03





Antisemitizm ve İsrail: AKP'nin İslamcı geçmişinden uzaklaşıp uzaklaşmadığının sınav alanı Türkiye-İsrail ilişkileri mi ?

At a demonstration by sympathisers of the Palestinian cause in DurbanNuray Mert , 30.9.2003, Radikal /
Geçen salı, AKP'nin İslamcı geçmişinden uzaklaşıp uzaklaşmadığının sınav alanının Türkiye-İsrail ilişkileri olduğunu ileri süren bir yazı vesilesiyle başladığım tartışmayı bu kadar uzattığım için kusura bakmayın, ama konu hem çok boyutlu, hem çok mühim.

Türkiye-İsrail ilişkilerinde, AKP'nin, antisemitik şartlanmalarının bir şüphe konusu olarak, mevzubahis edilmesi üzerine, yanlış anlaşılmaya ve tek yanlılığa neden olmaması açısından, geçen yazımda, öncelikle, Türkiye'de bu türden bir şartlanma veya yaklaşımın belli bir yaygınlığı olduğunu, fakat bunun AKP ile sınırlı olmadığına işaret etmeye çalıştım.
Bu tür yaklaşımların sorgulanması gerektiğini ifade ettim, tekrar edeyim; genelde komplocu yaklaşımların düşünce sığlığının sonucu olduğunu düşünürüm, 'Siyonist komplo' teorilerini bu çerçevede değerlendiririm.
'Siyonist komplo' anlayışının Yahudi karşıtlığına dönüşmesi riski bir yana, yakın tarihimize ve genelde olaylara bakışı ciddi bir şekilde zaafa uğrattığını her fırsatta dile getiririm.

Dahası, İsrail devletinin kurucu ideolojisine karşı olmakla birlikte, bir tarihte kurulmuş bir devletin yok sayılamayacağını, orada doğmuş büyümüş insanların bu kurucu ideolojiyle sonsuza kadar mahkûm edilemeyeceğini düşünürüm. Soykırımın İsrail'in 'sivil bir din'i haline gelmesini eleştirmeme rağmen, bu kıyımı hafife alanlara, Spielberg'ün filmleri gibi, Norman Finkelstein'ın deyişiyle işi 'soykırım endüstrisi'ne dönüştürmüş olanların değil, ama bu trajediyi merkez alan yapıtları hararetle öneriririm. Bunların başında, Hannah Arendt'in 'Eickmann in Jerusalem' adlı kitabı geliyor, çevrilmesi için birçok yayınevine tavsiye ettim,
ancak bildiğim kadarıyla çevrilmedi, okuma imkânı olanlara bu vesileyle tavsiye edeyim.

Tüm bu noktaları açıklığa kavuşturduktan sonra, başa dönelim; yani Erdoğan 'Arafat'la görüşürüm' dedi diye, işin antisemitizm kuşkusuna dayanmasına ve İsrail ile ilişkilerin bu şüpheyi bertaraf etme alanı olarak görülmesine. Bu, öncelikle hiç makul olmayan bir yaklaşım; antisemitizmin test alanı İsrail ile her zaman ve her koşul altında iyi ilişkiler kurmak olarak düşünülürse, hiçbir ülkenin ve iktidarın İsrail ile hiçbir şekilde ters düşmemesi gerekir ki, bu uluslararası ilişkilerde olacak iş, kabul edilecek kıstas değildir. Ancak, tabii, bugün Şaron politikasını destekleyenler veya geçmişte İsrail'in saldırgan politikalarını destekleyenler, bu türden bir yaklaşımı hep canlı tutmaya çalışmışlardır. İsrail'i ve onun şu veya bu dönemdeki politikalarını antisemitizmle özdeşleştirip, karalamak, adeta resmi bir politika halini almıştır.

İsrail'in, tüm ırkçı yaklaşımlar gibi çirkin, fazladan son derece karanlık bir tarihi olan antisemitizmi, kendisine kalkan yapması, ipi pazara çıkmış ancak, maalesef çok etkin bir politika aracı. O kadar ki, İsrail politikalarına, en vahşi, en akıl almaz olanlarını eleştirenlere karşı bile, pratik bir silah olarak sürekli kullanılıyor. İngiliz basınında sürekli bu kavga yaşanıyor, çeşitli ağızlardan hep aynı şikâyet dile getiriliyor: 'Antisemitizm suçlaması, tüm söylediklerinizi silip geçiyor.'

Örnekleri saymakla bitmez, ama fikir vermesi açısından, son birkaç yıl içinde gözüme çarpan bir-iki başlıktan örnek vereyim. 'Antisemitizm bahanesi baskıları savunmak için kullanılıyor' (Seumas Milne, The Guardian, 9 Mayıs 2002), 'Antisiyonizm ve antisemitizm aynı şey değil -İsrail'e karşı birleşen Müslümanlar ve hahamlara sorun' (Faisal Bodi, The Guardian, 20 Aralık 2001), 'Şaron'un en iyi silahı -Antisemitizm İsrail'in acımasız liderini ayakta tutuyor' (Naomi Klein, The Guardian, 25 Nisan 2002) ve nihayet Judit Butler İsrail'i eleştirme hakkını savunmak için yazdığı yazıya 'Hayır, antisemitik değil' ('No, it's not anti semitic') başlığını attı. (London Review of Books, 21 Ağustos 2003)

Sonuç olarak, söylemek istediğim; İsrail'e ilişkin görüş ya da politikaları, hemen antisemitizm çerçevesine çekmek, bilindik bir politik yaklaşım, asla tartışılmaz bir kriter değil. Bu yazı dizisine geçen hafta, Kadri Gürsel'in yazdığı bir yazı vesilesiyle başladım. Gürsel, İsrail politikalarını sonuna kadar savunmuyor olabilir, zaten muhatap aldığı AKP'nin de, mevcut rotayı gözden geçiren bir yaklaşımı yok. Ancak, Gürsel'in akıl yürütmesi bence sorunluydu hem onu, hem onun çağrıştırdığı ve önemsediğim bazı hususları tartışma konusu yapmak istedim. Bence bu konuların Türkiye'de daha çok, enine boyuna tartışılması gerekiyor.
Nuray Mert , 30.9.2003, Radikal




Başa dönmek için tıklayın

















İsviçre - Türkiye arasında Ermeni kararı gerginliği

Micheline Calmy ReyJoachim Schubert-Ankenbauer, 1.10.2003, Cenevre DW / İsviçre Dışişleri Bakanı'nın Salı günü yapacağı Ankara ziyaretinin Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından Waadtlaender Kontonu'nda Ermeniler'in soykırım yaşadığına dair kararın kabul edilmesi nedeniyle iptal edilmesi iki ülke arasında gerginliğe yol açtı. İsviçre Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey ise kararı abartılı buldu...

İsviçre Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey gelecek hafta salı günü iki günlük bir ziyaret için Türkiye’ye gidecekti. Ancak Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Ankara’daki İsviçre Büyükelçisini çağırarak ziyareti iptal ettiğini bildirdi. İsviçre Dışişleri Bakanı Calmy Rey, İsviçre televizyonunuda yaptığı açıklamada, Ankara’nın tavrını abartılı bulduğunu söyledi.

Ankara’nın kararına Waadtlaender Kantonu Parlamentosu'nun neden olduğu düşünülüyor. Waatdtlaender Parlamentosu, geçen hafta 1915-1918 yılları arasında Ermeniler'in soykırım yaşadığını dair bir kararı kabul etmişti. İsviçre Dışişleri Bakanlığı konuyu büyütmemeye çaba gösterirken, İsviçreli politikacılar kızgın ve bu tavrın iki ülke ilişkilerinde soğukluğa neden olacağını belirtiyorlar.

İsviçreli politikacılar tepkili
Bern Parlamentosu'ndan Ruth Gabi Vermont, ilişkilerin soğuyacağını ve belki de ekonomik önlemler üzerine düşünmenin gerekeceğini söylüyor. Bir başka parlamenter Jean Philippe Maitre ise İsviçre’nin II. Dünya Savaşı’ndaki geçmişi ile hesaplaşmak zorunda kaldığını, benzeri bir süreçteki Türkiye’nin baskısına boyun eğmelerinin söz konusu olmadığını belirtiyor.

İsviçreli politikacıları kızdıran bir başka konu ise Ermeniler konusunda karar alan diğer ülkelere karşı benzeri bir uygulamanın söz konusu olmaması. Daha önce Fransa, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri'nde benzer kararlar çıktığını hatırlatan İsviçreli politikacılar, bu ülkelerin herhangi bir sorumlusunun ziyaretinin iptal edilmediğine dikkat çekiyorlar.

Daha önce de benzer bir karar alınmıştı
Ermeni soykırımı tartışması, İsviçre ile Türkiye arasında yıllardır sorun yaratıyor. Daha önce de Cenevre Kantonu Ermeni soykırımını tanıyan bir karar almıştı. Aynı konunun 2001 yılında tartışıldığı İsviçre Parlamentosu ise küçük bir farkla karar almayı reddetmiş ve dönemin hükümetine soykırım sorununu Türk hükümeti ile politik diyalog içinde dile getirilmesi önerilmişti.

Bern hükümeti, bu tür bir kararın kabulünün Türkiye-İsviçre ilişkilerini, ama aynı zamanda Türkiye-Ermenistan diyaloğunu zora sokacağı görüşünü savunmuştu. Şimdi Ankara’nın tutumu ile zedelenen diyaloğun nasıl düzeltileceği bilinmiyor. Ancak ekonomik boykotla ilgili taleplerin etkili olması beklenmiyor. Sonuçta, Türkiye İsviçre’nin önemli ticari partnerlerinden biri.
Joachim Schubert-Ankenbauer, 1.10.2003, Cenevre DW





Başa dönmek için tıklayın
















AKP ve Ortadoğu'da politika...

Cengiz Çandar, Tercüman, 26.9.2003 / Irak söz konusu olunca, herkesten ziyade üç ülkenin 'söz sahibi' olması doğal ve mantıklıdır: Amerika, İngiltere ve Türkiye.
İkinci derecede ise Amerika üzerinden İsrail (İngiltere'nin yanısıra, Amerika'nın 'stratejik müttefiki' sayılabileceği için) ve Irak nüfusunun çoğunluğuyla (Şiiler) 'interaktif bağları' nedeniyle İran sıralanabilir.
Birinci derecede ve başta Amerika, çünkü o sadece dünyanın tek süperdevleti değil, ayrıca Irak'taki 'işgalci güç'. İşgalci, 'sömürgeci' değil. Yani, Amerika'nın Irak'taki 'fiziki varlığı', 19.yüzyıl sömürgecilik tipinde olmadığı için, Amerika'yı 19.yüzyıl sömürgeci ülkeleri gibi Irak'ta 'kalıcı' bir güç olarak görmemek gerekiyor. 'İşgalci güç' olmak ise, 'uluslararası hukuk'ta bulunan bir hal ve kim bir ülkede 'işgalci güç' konumunda bulunuyorsa, bu konum ona birtakım 'hukuki sorumluluklar' da yüklüyor.


Amerika, Irak'ta 'güvenliği' temin etmekle yükümlü. Ayrıca, 'Irak'ta demokrasiyi yerleştirmek' gibi bir nevi 'misyoner' bir hedefi gerçekleştirmekle de kendisini yükümlülük altına sokmuş durumda. Yani, 'yeni Irak'ın, ya da bir başka deyimle 'gelecek Irak'ın 'dizayn edilmesi'nden sorumlu ülke Amerika.
İngiltere ise, Irak'a ilişkin olarak, savaşta Amerika'nın yanında yer almış olmaktan, bilfiil savaşa katılmaktan ve böylece Saddam rejiminin devrilmesinde ve Irak'ın işgalinde 'koalisyon' kavramının oluşmasına katkıda bulunmaktan ötede bir yere sahip. İngiltere, Irak'ın 'bugünkü haliyle' varolmasından, 'modern Irak'ın oluşmasından birinci derecede sorumlu ülke. Bir anlamda, 'bu Irak'ın kurucusu.

Zira, Birinci Dünya Savaşı'nın sonrasına dek, ortada Irak diye bir ülke yoktu. Irak, herbiri İstanbul'a bağlı üç Osmanlı vilayetinin, yani Musul, Bağdat ve Basra vilayetlerinin İngiltere tarafından 'Irak' adı altında birleştirilmesiyle yaklaşık 80 yıl önce ortadaya çıkmış bir 'antite'.

Türkiye de, Amerika ve İngiltere'nin yanısıra ve neredeyse onlarla eşdeğerde, Irak ile ilgili bir 'söz sahibi statü'de olabilir; çünkü sadece Irak'ın Amerika ve İngiltere ile 'formel ittifak ilişkisi' (NATO) içinde bulunan tek bölge ülkesi komşusu olmanın ötesinde, bu Irak'ı 400 yıl yönetmiş olan bir gücün mirasçısıdır.

Türkiye, bu 'tarihi tecrübesi'ni, bölgede istikrar ve güvenlik ve Irak'ın esenliği için, Amerika ve İngiltere'nin yanında harekete geçirebilecek bir konumdadır. Bu, Türkiye için bir 'tarihi misyon' olarak da görülebilir. Türkiye'nin Irak'la beşeri, kültürel ve coğrafi bağlarının yanısıra 'Müslüman kimliği', yeni bir Irak'ın oluşmasının mümkün olabildiğince az sancılı ve suhuletle olabilmesi için Türkiye'ye bir ödev ve rol da yüklemiş oluyor.

Türkiye'nin, Irak söz konusu olduğunda, Amerika'nın en az İngiltere kadar 'stratejik müttefiki' olması anlam taşır. Ancak, bunun için 'büyük oynamak', bir 'tarihi misyon dürtüsü'ne sahip olmak ve 'Kuzey Irak'la sınırlanmış' bir 'güvenlik paranoyası'nda takılıp kalmamak ve Irak halkını oluşturan topluluklar arasında kendisini 'münhasıran' Türkmenlerin temsilcisi gibi görmemek gerekiyor.

Türkiye'nin mevcut haliyle, bunu yapıp yapamayacağını bilebilmek kolay değil. Ancak, Irak'ta rol oynayabilmek ve bu sayede kendi geleceğini de güvence altına alabilmek, büyük ölçüde Amerika'nın yanında İngiltere ve İsrail ölçüsünde mevzilenebilmekle mümkün.

Türkiye, Irak'a ilişkin olarak Amerika'nın yanında böyle mevzilenerek, bölgede İsrail'e bir 'karşı-ağırlık' oluşturabilir ve böylece Filistin halkının güvenliğine, esenliğine ve bölgenin geleceğindeki istikrar ve barışa hayrı dokunabilir.
Bunu Türkiye'de özellikle 'İslami kimliği' belirgin olan ve bu niteliği sayesinde AKP hükümeti yapabilir. Amerika'nın küresel ve bölgesel stratejik hesaplarında, Atlantik'ten Orta Asya'ya uzanan eksende 'laik Türkiye'deki AKP hükümeti' türü bir 'model'e ciddi ihtiyacı var. Yeter ki, hükümet, Türkiye'nin ve bizzat 'AKP modeli'nin 'kartları' ve 'kozları'nı ustaca oynamayı bilsin ve becerebilsin.
Bunu yapabilmek, Filistin sorununda barış sürecinin (Oslo süreci) niçin raydan çıktığına doğru teşhis koymaktan ve o teşhise göre davranmaktan (bu Amerika'nın karşısına dikilebilmeyi de beraberinde getiriyor) geçiyor. Sözü bu noktada, dün kendisinden söz ettiğimiz İsrailli değerli tarihçi Avi Shlaim'e bırakalım:

"Oslo anlaşmalarının dikişlerinin atması, Rabin suiksatı ve Mayıs 1996'da iktidara Benjamin Netanyahu başkanlığında Likud Partisi hükümetinin gelmesiyle başladı. Likud, Oslo anlaşmalarının, İsrail'in güvenliği ve İsrail ülkesi toprağının tümü üzerinde Yahudi halkının tarihi hakkıyla uyuşmadığı görüşündeydi. Netanyahu, iktidardaki üç yılını büyük ölçüde başarıyla Oslo sürecini raydan çıkarmaya ve onun başlıca Filistin mimarını kötülemekte harcadı."

Avi Shlaim'in kastettiği 'barış sürecinin baş Filistinli mimarı', Yasir Arafat. Arafat için ise şunları yazıyor:

"Arafat'a yönelik başlıca suçlama, onun barışın önünde engel teşkil ettiği. Sharon, Filistin başkanını bir 'katil' olarak niteledi ve hatta onu Usame bin Laden ile karşılaştırdı... Bununla birlikte Arafat, Filistin Ulusal Konseyi'ni İsrail'in meşruiyetini tanımaya, bu konudki Birleşmiş Milletler kararlarını kabul etmeye ve iki-devlet çözümünü tercih etmeye ikna ettiği 1988 yılına uzanan tutarlı bir siyasi ılımlılık siciline sahip.

1993'te Arafat Oslo anlaşmalarını imzaladı ve anlaşmayı Beyaz Saray bahçesinde Yitzak Rabin'le tarihi el sıkışmayla mühürledi. Eski gerilla lideri, barış yolunda İsrail'e güvenilir ve etkili bir partner olacağını kanıtladı. Taraflar arasında güvenlik işbirliği siyasi cephedeki ilerlemenin de önünü açtı."
Bu arada, Arafat'ın, bir 'Nobel barış ödülü' sahibi olduğunu da hatırlatmalıyız. Peki ya Ariel Sharon için böyle bir 'sicil'den söz edilebilir mi?

AKP hükümeti, Irak'ta Amerika'nın 'stratejik partneri' gibi davranmak yerine, binbir pazarlıkla bin dereden su getiren ama sonunda Bağdat çevresine 'yedek tümen' sağlamaktan öteye gidemeyen bir 'acenta' görüntüsü verirse; Filistin-İsrail ekseninde 'uluslararası aktör' olabilmek yerine İsrail'in 'dümen suyu'ndan sessiz sedasız giden bir 'bölgesel figüran' rolünü benimsemiş olur.
AKP hükümetinin, Türkiye'ye oynatacağı rol/roller böyle mi olmalı?
Cengiz Çandar, Tercüman, 26.9.2003




Başa dönmek için tıklayın















Militarist bir toplum İsrail (?) ve "Vatan hainliği..."

Ayşe Karabat , Radikal, 27.9.2003 / Militarist bir toplumdur İsrail. Öyle ki, yalnızca kargo reklamları değil, yoğurt reklamları bile buram buram askerlik kokar bu diyarda. Askerlik, hem kadınlar, hem erkekler için zorunlu ve uzundur. İsrail dışında yaşayan, başka ülkelerin vatandaşlıklarını taşıyan Yahudilerin bir kısmı da sırf askerlik yapmak için gelirler.
Ama sanmayın ki, İsrail ordusu nasıl derler, 'çakı' gibidir. Bir askeri tören sırasında, güneşin altında beklemekten yorulmuş bir İsrail askeri bayılıp boş bir çuval gibi yere yığılmıştı. Töreni izleyen Türklerden biri de, "Bizim askerimiz olsaydı, burnunun üzerine, eli kolu sağa sola gitmeden küt diye düşerdi" deyip gülümsetmişti beni. Burada askerlerin bir kısmı, komutanlarına ayakkabılarının tabanlarını göstermekten çekinmediği gibi, onlara isimleriyle hitap etmekte de sakınca görmezler.

Ayrıca bu diyarda emir demiri kesmez. Yalnızca orduda değil, herhangi bir devlet dairesinde bile küçük bir memur üstlerinin emrini beğenmezse, öldür Allah uygulamaz.

Eh tüm bunlar bir araya gelince, İsrail'de 27 pilot, ortaya çıkıp, hedefli öldürme politikasına katılmayacağını, bu saldırılarda sivillerin de öldüğünü söyleyiverdi işte. Onlara göre, bu saldırılar, yasal ve ahlaki değil.
Retçi pilotlar büyük bir tartışma başlattı burada. Kimileri onları, siyaset yapmakla suçladı, kimileri zaten çoğu aktif görevde olmayan pilotları şov yapmakla itham etti. Bazıları kırılan kolun yen içinde kalması gerektiğini, pilotların böyle bir derdi varsa, bunu üstleriyle tartışmaları gerektiğini söyledi. Pilotlar, başbakanı, genelkurmay başkanını çok, ama çok kızdırdı.
Fakat biliyor musunuz, en sağcı politikacılar bile, onlara 'vatan haini' demedi.

Şair 17...
Bugünlerde kötü arkadaşlar edindim. Beni oradan oraya sürükleyip duruyorlar. Geçenlerde de, 'Haoman 17' diye bir yere götürdüler.
Haoman, şair demek. Kutsal kentin sanayi bölgesinde bir sokak. Burada o kadar zamandan beri yaşıyorum, bu caddede bir tek, sinemayı biliyorum o da 19 numaralı bina. Meğerse komşusu 17 numaları yer, eğlencenin merkezi Tel Aviv'den bile kalkıp gelenlerin doldurduğu uzay istasyonu kılıklı bir yermiş.
Sanırım, böyle yerlerde kapıda bekletmek âdetten. Bana kalsa, içeri girmek için beklemek yerine, çekip geleceğim. Ama dedim ya, arkadaşlarım kötü, illa ki girecekler.
Biletler ateş pahası, üstelik ilk içki falan da dahil değil. Karanlık bir koridorda süründükten sonra girdiğimiz yer de akıllara ziyan bir mekân..

Bir korkunç müzik var, dayanabilen beri gelsin. Underground muymuş, neymiş, öyle dediler ama sanki hopörlerlerden gelmiyor da, birisi göğsümün üstüne oturmuş davul tokmaklamakta...
Geniş pistte tepinenler -tam anlamıyla tepinmekti çünkü yaptıkları- başka bir dünyadan gelmiş gibi giyinmişlerdi, parlak çizmeler, gerekli yerleri bile kapatmayan ilginç kesimli mintanlar. Pistte hızını alamayanlar, yükseltilmiş bir duvara da çıkabiliyor üstelik. O duvarın üzerinde bir kızcağız vardı ki, ben zaten onu seyretmekten başka bir şey yapmadım dayanabildiğim süre içinde. Teyzem, bir kıvırdı bir kıvırdı, yanına dans etmek için çıkan bütün kızlara da öyle şeyler yaptı ki, kentin kutsallığı falan kalmadı.
Şair de ne şairmiş ama...
Ayşe Karabat , Radikal, 27.9.2003




Başa dönmek için tıklayın














Was the Islam of Old Spain Truly Tolerant ?


Edward Rothstein, Published: September 27, 2003 The New York Times / A dispenser of iced lemonade sits invitingly by the door of the newly whitewashed building — hospitality for summer visitors coming to the first mosque built in Granada in over 500 years.
But looming over the freshly planted garden, seeming to quiver in the furnacelike heat, is another image: the Alhambra, a 14th-century Muslim fortress of red-tinted stone that is everything this mosque is not: ancient, battle-scarred, monumental. It seems at once a reminder of lost glories and a spur for their restoration.

It may also inspire darker sentiments. For it was from the Alhambra's watchtower that Christian conquerors unfurled their flag in 1492, marking the end of almost eight centuries of Islamic rule in Spain. Less than a decade later, forced conversions of Muslims began; by 1609, they were being expelled.


That lost Muslim kingdom — the southern region of Spain the Muslims called al-Andalus and is still called Andalusia — now looms over far more than the new mosque's garden. And variations of "the Moor's last sigh" — the sigh the final ruler of the Alhambra supposedly gave as he gazed backward — abound.

For radical Islamists, the key note is revenge: in one of Osama bin Laden's post-9/11 broadcasts, his deputy invoked "the tragedy of al-Andalus." For Spain, which is destroying Islamic terrorist cells while welcoming a growing Muslim minority (a little over 1 percent of Spain's 40 million citizens), the note yearned for is reconciliation.

The sighs have also included a retrospective utopianism. Islamic Spain has been hailed for its "convivencia" — its spirit of tolerance in which Jews, Christians and Muslims, created a premodern renaissance. Córdoba, in the 10th century, was a center of commerce and scholarship. Arabic was a conduit between classical knowledge and nascent Western science and philosophy. The ecumenical Andalusian spirit was even invoked at this summer's opening ceremony for the new mosque.

That heritage, though, can be difficult to define. Even at the mosque, the facade of liberality gave way: at its conference on "Islam in Europe," one speaker praised al-Andalus not for its openness but for its rigorous fundamentalism. Were similar views also part of the Andalusian past?

The impulse to idealize runs strong. If Andalusia really had been an enlightened society that combined religious belief with humanism and artistry, then it would provide an extraordinary model, offering proof of Islamic possibilities now eclipsed, while spurring new understandings of the West. In Spain, that idealized image has even been institutionalized. In Córdoba, a Moorish fortress houses the Museum of the Three Cultures. There was once a time, the audio narration says, when "East was not separated from West, nor was Muslim from Jew or Christian"; that time offers, it continues, an "eternal message more relevant today than ever before." In one room, statues that include the 12th-century Jewish sage Maimonides; his Islamic contemporary the Aristotelian Averroës; and the 13th-century Christian King Alfonso X are illuminated as voices recite their most congenial observations.

A more scholarly paean is offered in "The Ornament of the World: How Muslims, Jews and Christians Created a Culture of Tolerance in Medieval Spain,"(Little, Brown, 2002) by Maria Rosa Menocal, a professor of Spanish and Portuguese at Yale University. Ms. Menocal argues that Andalusia's culture was "rooted in pluralism and shaped by religious tolerance," particularly in its prime — a period that lasted from the mid-eighth century until the fall of the Umayyad dynasty in 1031. It was undermined, she argues, by fundamentalism — Catholic and Islamic alike.

But as many scholars have argued, this image is distorted. Even the Umayyad dynasty, begun by Abd al-Rahman in 756, was far from enlightened. Issues of succession were often settled by force. One ruler murdered two sons and two brothers. Uprisings in 805 and 818 in Córdoba were answered with mass executions and the destruction of one of the city's suburbs. Wars were accompanied by plunder, kidnappings and ransom. Córdoba itself was finally sacked by Muslim Berbers in 1013, its epochal library destroyed.

Andalusian governance was also based on a religious tribal model. Christians and Jews, who shared Islam's Abrahamic past, had the status of dhimmis — alien minorities. They rose high but remained second-class citizens; one 11th-century legal text called them members of "the devil's party." They were subject to special taxes and, often, dress codes. Violence also erupted, including a massacre of thousands of Jews in Grenada in 1066 and the forced exile of many Christians in 1126.

In fact, throughout Andalusian history — under both Islam and Christianity — religious identity was obsessively scrutinized. There were terms for a Christian living under Arab rule (mozarab), a Muslim living under Christian rule (mudejar), a Christian who converted to Islam (muladi), a Jew who converted to Christianity (converso), a Jew who converted but remained a secret Jew (marrano) and a Muslim who converted to Christianity (morisco).

Even in the Umayyad 10th century, Islamic philosophers were persecuted and books burned. And despite the Córdoba museum's message, Maimonides and his family fled Muslim fundamentalism in Córdoba in 1148 when he was barely in his teens. Averroës was banished from Córdoba about 50 years later. Tolerance may have left less of a cultural mark than intolerance: the historian Joel L. Kraemer has suggested that in Andalusia, a sense of precariousness inspired mysticism, esoteric teachings and a "prudent dissimulation" before Islamic superiors.

And what of Andalusian cultural interchange? Ms. Menocal cites the ways Islamic styles appear in Spanish synagogues (one, in Toledo, even incorporating Koranic inscriptions) and in the 14th-century Christian palace the Real Alacazar in Seville. But far from exhibiting convivencia, these resemblances display the power of a culture as dominant as American popular culture is now: it is imitated even if otherwise opposed.

None of this, though, reduces the impulse to idealize Andalusia. One reason may be that it looks so good given what followed. In the 1391 pogroms in Christian Spain, for example, an estimated 100,000 Jews were killed, 100,000 converted and 100,000 forced to flee — a prelude to the 1492 expulsion of all Jews and the 17th-century expulsion of all Muslims. In comparison, many societies might resemble paradise.

But there was also something intrinsically astonishing about Andalusian culture. A visitor feels that instantly in its surviving buildings. They, too, invite idealization, but their power has little to do with notions of tolerance or liberality.

In the great mosque of Córdoba, for example, begun in the eighth century, the geometric effects are breathtaking. Cascading matrices of arched stone, which once framed thousands of worshippers, lead the eyes outward toward the ever-receding edges of perceptible space. Later Islamic styles retain that sense of enclosure and complexity: filigreed ornamentation surrounds arches and windows, shaping the inner world as much as framing the outer one.

But these varieties of Islamic style, far from reflecting a humanistic vision, suggest a world governed by the rigors of the intellect and the strictures of law. That world, whether in a mosque or a palace, presumes submission and declares mastery. It also seduces, for within its all-encompassing bounds, playful ornamentation and speculation take flight.

But the individual is not the focus of attention. The position or status of the individual is. This is quite different from the humane ideal so often attached to Andalusia's name. The outcome is not a version of tolerance, though at its best it can offer a version of the sublime. The viewer is absorbed in a formal world that overwhelms, inspiring awe with intricacies that seem beyond comprehension.

The Alhambra is a monument to the Andalusian sublime. It is a pillared paradise, calmed by the murmur of fountains. The throne room, dazzling with mosaics of sunlight and filigree, is crowned with a wooden model of the Islamic heavens.

But the Alhambra is hardly a model for contemporary aspirations. It does not frame the world; it divides it. It is both a fortress and a palace, thrusting a grim, forbidding face outward and an ornamented countenance inward. Its aggressive facade and precious interior are irreconcilable. It was the last Muslim redoubt in a Christian realm, an embodiment of the Moor's last sigh.

And when this monument to a culture's grand, expansive dreams and its quest for reflective purity finally fell, the Christians understood the message in their own way. In 1492, the year of its fall, Queen Isabella and King Ferdinand triumphantly met in Alhambra's halls and there committed themselves to both expansion and exorcism: they sent Columbus away on his voyage and expelled the Jews from Spain. The resulting sighs and satisfactions are still being sorted out.
Edward Rothstein, Published: September 27, 2003 The New York Times




Başa dönmek için tıklayın












25.9.03





Cengiz Çandar: "Edward Said, 'saplantılı şekilde İsrail düşmanı', 'radikal solcu', 'siyasal-köktendinci İslamcılara yarayan tezlerin sahibi' gibi sıfatlarla tanıtıldı. Bence hiçbiri değildi."

Edward Said at the Israel-Lebanon borderCengiz Çandar, 28.9.2003, Tercüman / Filistin sorunu gönlüne düşmüş, bizim kuşağın zihnini aydınlatan deniz fenerlerinden biriydi o. Gerçi Filistin sorununun doğum tarihi 1948'dir ama bizim kuşak (ve dünyadaki birçok insan için) ergin yaşımıza eriştiğimiz 1967'dir. Filistin topraklarının tümünün işgal altına düştüğü ve 'sürgün' ve 'mülteciler' olgusunun olanca çıplaklığıyla dünyanın gözlerinin önüne serildiği yıl.

Ardından, dünyayı değiştirme iddiasının meş'alesini taşımaya kalkışan bizim kuşağa adını veren 1968 geldi; o gün bugündür Filistin sorunu ile 'ruh ikizi' gibi yaşarız.

O, bu yüzden de hızla zihnimizin 'radar ekranı'nda belirivermişti. Edward Said. Önce 1979'da yayınlanan Orientalism adlı bir başyapıt olan kitabıyla. Türkçe'ye 'Oryantalizm' başlığıyla ve çok yerinde aslından uzaklaşan berbat bir çeviriyle aktarılmıştı. Yine de, Edward Said ismiyle onbinlerce insanımızın buluşmasını sağlayabilmişti.

Yüzyüze gelmeden, neye benzediğini bilmeden dahi bir 'entellektüel karizma'sını hissettirebilmişti. Onunla ilk kez, 1983 yılında Cezayir'de yapılan ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün parlamentosu sayılan 'Filistin Ulusal Konseyi' toplantısında karşılaşmıştım.

Amerikan vatandaşı ve New York'ta Columbia Üniversitesi'nde 'Karşılaştırmalı İngilizce Dili' profesörü idi. Beyrut'ta onca yıl hiç karşılaşmamıştık ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Beyrut'tan sökülüp atılmasından sonra, 'yeni bir sürgün'de, Cezayir'de karşılaşmak nasip oldu. Onca uluslararası siyasi şahsiyeti yakından tanımış olmama rağmen, yanına ürkerek yaklaştığımı hatırlıyorum.

Giyimi, kuşamı, fizyonomisi, kalkışı-oturuşu, duruşu; bir 'entellektüel aristokrat'ı andırıyordu. Sanki 'Lord Said' diye tanıştırsalar, garip kaçmayacaktı. Özellikle alçakgönüllü olduğunu söyleyemeyeceğim ama olağanüstü denecek ölçüde kibar bir insandı.

Edward Said'i 1980'li yılların ikinci yarısında yine bir Filistin Ulusal Konseyi toplantısında Cezayir'de gördüm. 1990'lı yılların sonlarında Beyrut'ta iken 'Edward Said'e Şükran' haftasının başlamak üzere olduğuna dair afişler ve ilanlar dikkatimi çekti. Beyrut, Edward Said'i bekliyordu. Kan kanseri olduğunu o vakit öğrendim. 'Sürgün yaşamı'nı sona erip, sonsuz yolculuğa başladığını öğrendiğim önceki gün, aklımdan, aslında hayatının belki de en aktif son on yılını, ömrünün kısaldığını öğrendiği vakit yaşadığını geçirdim.

Edward Said, 'saplantılı şekilde İsrail düşmanı', 'radikal solcu', 'siyasal-köktendinci İslamcılara yarayan tezlerin sahibi' gibi sıfatlarla tanıtıldı. Bence hiçbiri değildi. Bu çarpıtmalı tanıtımda, 1993'te başlayan Oslo Barış Süreci'ne karşı çıkması ve Yasir Arafat'la ters düşmesinin, payı vardı. İsrail ekstremizmine dahi kefil olan Amerikan Yahudi çevrelerinde Edward Said isminin çizilmesi gerekli görüldü. Hele, Lübnan sınırında, 'İntifada gençliği' ile dayanışma halinde 'İsrail'e taş atan Filistinli-Amerikalı profesör' görüntüsü, Amerikan Yahudileri içindeki 'Likudnikler'ce kabul edilemezdi.

Doğru; Edward Said, son on yıldaki 'performansı' ile 'radikal' imajı çizdi. Oysa, üzerinde asıl durulması gereken, bunu niçin 'bilinçli' olarak yaptığı olmalıydı. Onun tüm Amerikan vatandaşı ve Columbia profesörü sıfatlarına rağmen, bir 'Filistinli' olduğu asla unutulmamalıdır. O, bunu eşi görülmemiş türden bir adaletsizliğin ürünü ve adeta bir 'ebedi sürgünlük mahkumiyeti' ile eş anlamlı olarak algıladı. Kudüs'lü bir Hristiyan Filistinli ailenin, Kahire'de doğan, Amerikan vatandaşı olan, Amerika'dan dünya sahnesine çıkan çocuğu... Kendi kişiliğinde tüm bir 'Filistin dramı' ya da 'dramatik Filistin kişiliği'ni simgeleyen ve bunu erişilmez mükemmelikteki İngilizcesiyle, tüm dünyanın bilgi dağarcığına 'Filistinli kimliği nedir?' sorusunu cevaplayarak, entellektüel bir kavramsallığa taşıyan büyük beyin, büyük kalem... Böyle entellektüeller, özünde, intihar bombacılarından daha tehlikeli olmuşlardır ve yaşadıkları her an 'kişilik katli'nin vazgeçilmez hedefidirler.
En az 'Orientalism' kitabı kadar önemli olan 'Reflections on Exile' (Sürgün üzerinde Düşünceler- Harvard Üniversitesi Yayınevi, 2002) ve 1996 yılında basılmış olan ve aydın kimliği ve kişiliğini irdelediği 'Representations of the Intellectual' kitaplarını kaydetmek gerekiyor. Belki de en önemlileri, Filistin toprağının gasp edilmesi ve buna bağlı olarak bir halkın kimliğinin yokedilmeye çalışılması üzerine kaleme aldığı 'politics of Dispossesion' (Elindenalma Siyaseti-1994) ve kendi Filistinli çocukluğu ve gençliğinin acı, felsefi bir analizi olan 'Out of Place' (Mekan Dışı-1994)...

Edward Said, kendisinden çok daha yakından tanıdığım, bir başka Arap-Amerikalı ve onun gibi New York'lu, Prof. Fouad Ajami ile her konuşmamızın sanki demirbaş konu başlıklarından biriydi. Birbirlerinden nefret ettikleri söylenirdi. Birbirlerine pek yakın ve daha zıt iki kişiyi bulmak mümkün değildi. Fouad Ajami, Lübnanlı Şii-Müslüman kökenliydi. Güney Lübnan'daki köyü Arnoun ile Filistinli Hristiyan Edward Said'in Kudüs'ünün arasındaki mesafe, arabayla taş çatlasa iki-üç saati geçmezdi. Fouad Ajami de, Amerikan vatandaşı idi.

O da müthiş bir İngilizce dil ustası. İngilizce'yi, her ikisi de, İngilizce konuşmayan ulusal kökenlere sahip iki büyük ustayı kendisine 'idol' tayin ederek mükemmelliğe taşımıştı: Joseph Conrad ve V.S. Naipaul...
Fouad Ajami'nin, Edward Said'e oranla önemli bir farkı vardı. Gerçi o da 'Arap kimliği' üzerinde 'The Arab Predicament' (Arap İmtihanı) ve 'The Dream Palace of the Arabs' (Arapların Rüya Sarayı) adlı, İngilizce ustalığının şaheserleri niteliğinde ölümsüz kitaplar kaleme almıştı ama Ajami, Arap kimliğine tepkiliydi ve Amerika'daki yükselişini, çok büyük ölçüde, koyu İsrail yanlısı, ekstremist Yahudi entellektüelleri ve zenginleriyle sıkı ilişkiler kurmasıyla sağlamıştı.

Edward Said, Fouad Ajami'yle köken ve ilgi alanı benzerliklerine karşılık, tam zıt istikamatte dikildi. Ölümünün ardından, söylenen ve yazılanlar her faninin gıpta edeceği türdendi:

"Edward Said'in ölümüyle insanlık, kültürel, entellektüel ve yaratıcı alanlara aktif biçimde katkıda bulunmuş seçkin dahisini kaybetmiştir. Yasir Arafat" ; "Bir Filistinliye dünya karşısında neyinle övünürsün deseler, Edward Said'le diye yanıt verecektir... Çünkü Edward, kalbinin canlı derinlikleri ve kültürel genişliğiyle Filistin'i dünyanın, dünyayı da Filistin'in kalbine yerleştirdi. Mahmut Derviş (Filistin'in ulusal şairi)."

Daha niceleri var. Ben; en çok bir Kuveyt gazetesinde atılan başlıkta, Edward Said için ne yazsam, kendi bakış açımı tam olarak yansıtmış olabilirdim; onu buldum:

"Elveda Filistinli, New York'lu ve evrenselci Edward Said"...
Cengiz Çandar, 28.9.2003, Tercüman



Başa dönmek için tıklayın













İsrail'in tohumları: 27 Eylül 2003 tarihli Star Gazetesinde "İsrail'in tohumları Türkiye'nin çobanları" başlıklı tuhaf bir makale yayınlandı
Yorum / Denis Ojalvo

Yazar, Hz. Yakup ve Hz. İbrahim’i İsrail’in Güneydoğu Anadolu’da gözü olduğu konusunda gıyaplarında şahit olarak kullanmaya teşebbüs etti. Oysa, bizimle paylaşmak lütfunda bulunduğu derin tarih bilgisiyle Yahudilerin Tevrat’ı tebellüğ ettikleri Sina Dağı’nı vadedilmiş toprakların dışında tuttuğunu, Hz. İbrahim’in yola çıktığı Basra Yakınlarındaki (Harran da değil) Ur şehri ve transit geçmiş olduğu Urfa’nın da Vadedilmiş toprakların dışında kaldığını bilmesi gerekirdi. O kadar ki, Hz. Musa’ya Kutsal Toprakları gösterip ona oraya girmeyi nasip etmeyen Tanrı, onun canını Ürdün Nehri’nin doğu yakasında almayı uygun görmüştü. Coğrafyadan azıcık nasibini almış olanlar Ur ve Urfa’nın Ürdün Nehri’nin doğusunda kaldığını bilirler. Sakın Şaron’un Bush’a sunduğu harita Arz-ı Mev’ud'u da içine alan geniş bir bölge haritası olmasın?

Gazetesine vesikalık resmini vermeyi unutan makale yazarının esas şikayeti Türkiye’nin tohum konusunda İsrail’e %76,5 bağımlı olması. Türkiye topraklarına İsrail tohumu serpilmesi bu toprakları Mazallah mekruh hale sokabilir.

Yazar İsrail’in Lozan anlaşmasını tanımadığını ima ediyor. Ancak İsrail’in Lozan’dan 25 sene sonra kurulduğunu yazdıklarının heyecanına kapıldığından unutmuş! Yarından tezi yok, Türkiye, İsrail’in Lozan’ı kabul ettiğini beyan etmesi için diplomatik girişimlerde bulunmalıdır.

İsrail ile ilişkilerin Müslümanlık bağlamında iç politika istismarı için kullanılması yeni bir şey değildir.
Şeriatçılar geçmişte bunu laik rejime saldırmak için sık sık yaptılar. Şimdi ise, aynı ilişkiler, referansında İslama saygıyı ön plana koyan bir partiye, Atatürkçü geçinen bir gazete tarafından saldırılmak için kullanılmakta.

Ne diyelim? Allah akıl fikir ve zihin açıklığı versin. Amin !
Denis Ojalvo

__________________________________________________________________


Kıvanç Değirmenli, 27.9.2003, Star / Sene milattan önce yaklaşık 1800'ler. Dünyanın en ilginç güreşlerinden biri gerçekleşir Ürdün Nehri'nin kıyısında. Hz. Yakup 'Tanrı ile güreşir' ve bu güreş sonunda, (Eski Ahit'te yazanlara inananlardansanız eğer), Hz. Yakup, 'Tanrı ile güreşen' yani 'İsra-el' adını alır.

Bu güreş, Hz. Yakup'un dedesi Hz. İbrahim'in, babasıyla yerleştiği Harran Ovası'ndaki Ur şehrinden (bir iddiaya göre Urfa), tekrar Kenan diyarına doğru göç etmeye başlamasından yaklaşık 150 yıl sonra gerçekleşir.


Sene 2003
İsrail Başkanı Şaron, George Bush'a, İsrail milliyetçiliğinin simgesi olan 'tarihi topraklar iddiasının' simgeleyen Arz-ı Mevud haritasını hediye eder

Yazın başında, Tayyip Erdoğan'ın şu ünlü danışmanlarından birini, İsrail'den bir grup ziyaret eder ve Türkiye'de tohum konusunda ortak yatırım yapma konusu ele alınır.

Bilgiler ve rakamlar
Tarım Bakanı Sami Güçlü İsrail'i ziyaret eder.
Ve iki gün önce

Başbakan Erdoğan, Bülent Eczacıbaşı, güreşçi Hamza Yerlikaya, arabeskçi Ferdi Tayfur gibi ilginç bir isim kalabalığının katıldığı törenle Tarım Bakanı Sami Güçlü '1000 köye 1000 tarım gönüllüsü' projesini kamuoyuna duyurur.

Seçilen bazı köylere, köylerdeki ürün desenini geliştirme ve köyün birçok sorunu konusunda bir tür danışmanlık hizmeti vermek üzere gönüllü yerleştirme projesine kim ne diyebilir ki. Hele hele bu gönüllülerin görevleri arasında köye yeni bir tohumluğun girmesi var ise.

Hz. Yakup'un Harran Ovası'ndan dönüşünde 'Tanrı ile tutuştuğu güreşten', Tarım Bakanı'nın Eczacıbaşı'nın da katıldığı bir törenle açıkladığı projeye kadar binlerce yıl geçmiştir tarih köprüsünün altından. Ne alakası var diye düşünebilirsiniz?

Hemen karar vermeyin. Tablo biraz daha netleşsin diye cebinize bir de aşağıdaki bilgiyi koyun.

Türkiye tarımsal üretimi için gerekli olan tohumda yüzde 85 oranında dışa bağımlı hale gelmiş durumda ve bu yüzde 85'in yüzde 90'ını da İsrail kökenli firmalar üretiyor.

Tabii bu rakamları dünyanın önümüzdeki 20 sene boyunca geçireceği demografik değişim ve ortaya çıkacak tarım/gıda ihtiyacı; Türkiye'nin tarımda geldiği noktaya dair bir çok istatistikle zenginleştirebilirsiniz.

Tarih akıp giderken, ülkede yeni bir tartışma alevlenir...

Geleceğimize ipotek
Türkiye'nin topraklarına yabancı tohumlar serpilirken; ülkeyi koruduklarını zannedenler, ülkeyi değiştirdiğini zannedenlere karşı amansız bir savaşa tutuşur. 'Edepsiz'ler, 'Kubilay'lar havada uçuşur...

Ülkeyi koruduğunu zannedenler; 'Megalo-Idea'sı Türkiye'nin güneydoğusunu kapsayan ve ülkenin sınırlarını belirleyen Lozan anlaşmasını bile kabul etmemiş ülkelerle stratejik işbirlikleri kurarlar...

Ülkeyi değiştirdiğini zannedenler; güya temsil ettikleri insanların en kutsal değerlerini çiğneyen ülkelerin güç baronları ile ülke pazarını ve geleceğini parselleme pazarlıkları yaparlar... Ülkenin geleceğini ipotek altına alırlar...

Bizler de kimimiz ülkeyi koruduğunu zannedenlerin, kimimiz ülkeyi değiştirdiğini zannedenlerin saflarında tartışır dururuz kim haklı diye...

Bu coğrafyada Zapsu'dan Dicle'ye çok nehirler akar... Bazılarının kenarında Tanrı ile güreşmeye kalkanlar çıkar... Nehir kenarında otlayan sürülerin başına çobanları hep bunlar koyar.

8.5 milyar dolara hayır!
Milliyet'ten Güngör Uras yaptı ilk çağrıyı, 'ABD kredisini ret edelim' çağrısını. Yazısını, birilerine çok yabancı gelecek bir sözcükle bitirdi: 'Namusumuzu kurtaralım...'

Destekliyoruz ve sizleri bu sese aktif olarak destek vermeye çağırıyoruz.

Gelin bu köşe aracılığı ile başlatalım kampanyayı...

Tam metni nedense açıklanmayan şu meşhur 8.5 milyar dolar anlaşmasını (ayrıntılarda hangi şeytanlıklar gizli acaba) ret edelim.

Gelin Türkiye'nin dışişleri politikasını, Pentagon'a ve ABD Hazine'sine bağlayan bu anlaşmaya HAYIR diyelim.

Gelin kırmızı çizgilerimizi çizelim; kırmızıya itibarını iade edelim.
Kıvanç Değirmenli, 27.9.2003, Star



Başa dönmek için tıklayın















İsrail'in yarı resmi Türkiye uzmanı Dr. Alon Liel'in Erdoğan'ı "Light (=hafif) İslam"ın öncüsü olarak göstermesi; ilginç bir tuzak

Islam is Peace (?)Ömer Lütfi Mete, 25.9.2003, Sabah / Daha önce "Türkiye, Ordu ve İslam" isimli kitap yazan Liel, bir dönem Dışişleri Bakanlığı müsteşarlığı da yapmış. Çalışmaları, İsrail devletinin bekası açısından önemli... Adalet ve Kalkınma Partisi oluşurken hemen izlemeye geçen Liel "Demo-İslam Türkiye'nin Yeni Yüzü" isimli kitabını oluşturmaya başlayıp Erdoğan'ın başbakanlığa oturduğu haftalarda bitiriyor. Bir dergiye verdiği mülakatta Liel "Erdoğanizm"den söz ediyor, bunu "Demokratikleştirilmiş Kemalizm" olarak görüyor

"Erdoğanizm teriminin kullanımı için biraz erken olsa da Erdoğanizm, Kemalizm'in güncelleşmiş versiyonu. Ordunun Erdoğan'ı durdurmayacağından emindim. Ordu, demokrasiyi ve laikliği koruma konusunda kararlıydı. Ancak şundan emindim ki, Türk ordusu Türkiye'nin, Batı'nın bir parçası olma şansını heba etmek istemiyordu. Erdoğan'a karşı şiddetli bir tavır sergilemeleri halinde, bunun Türkiye'nin AB'ye giriş şansını kaçırması anlamına geldiğini biliyorlardı."

Liel ayrıca "Erdoğan tarzı İslam, tam istediğimiz şeydi" diyerek adeta İsrail senaryosunu ifşa eder gibi konuşuyor.

Överek sövmek
Böylece Erdoğan'ın eski "akındaş"larına ve yeni karşıtlarına bulunmaz bir fırsat sunuyor

"Erdoğan'ı iktidara taşıyan şartlarda bizim payımızı unutmayın!"

Erbakan ve müritleri bunu fena kullanacaklardır.

Yerli küreselcilik müminleri için ise bu ifadeler çok isabetlidir. Öyle ya; İslam'dan en fazla korkan ülke olarak İsrail yarı resmi ağızla Erdoğan'a "ılımlı" diyorsa "garanti belgesi" tamamdır.

Hasılı Liel, görünürde "top" sözler söylüyor! İki rakip takımın ayağında aynı amaçla dolaştırılıp tepilecek bir oyun aracı. Hedef, rakip kaleye gol atmak!

Oysa tuzak buradadır; çünkü asıl gol, her durumda İslam'ın kalesine atılacaktır. Bu malzemeyi hangi amaçla istismar ederseniz edin, "Hafif İslam" diye farklı ve yeni bir çizginin varlığını benimseyerek oyuna gelirsiniz. Bir "Hafif İslam" varsa, demek ki asıl İslam ağırdır, serttir, şiddetlidir.

Ne var ki, böyle tuzaklara düşmek eski bir Türk hastalığıdır.

Biri bizi methederse mest oluruz. O methiyenin arkasında veya önünde çok daha ağır yergiler olsa bile!

-Siz Türkler şimdi çok cicisiniz ama dedeleriniz barbardı...

-Hihihi... Sahi öyleydi ama artık öyle değiliz...

Tuzak şeffaflaşırken
Ortalama Türk'ü öv, canını ye!

Onun içindir ki, Dr. Alon Liel'in Erdoğan'a övgüsü etkin bir tuzaktır.

Makul Müslüman, İslam'ı "light" olmaktan değil, aksi olmaktan tenzih eder. Gerçek İslam zaten "hafif"dir; insanlara ağırlık taşıtmak için değil, yüklerini hafifletmek için gelmiştir. "Ağır İslam"; yapay bir düşman olarak küresel çete gizli servislerinin beslediği bir türdür. MOSSAD'ın Hamas'a vaktiyle verdiği destek bunun milyarlarca kanıtından biridir. İslam'ı sertliğin babası olarak göstermek Pentagon'un "Uygarlık Çatışması" senaryosunun gereğidir.

İki kere iki, eşittir dört!

Liel'in "Erdoğanizm, demokratik Kemalizm" kehanetini, Erdoğan'ı yüceltmek veya batırmak için kullanmak yerine "derin niyet"i sorgulamak yaraşır ama o aydın ve toplum kıvamı nerede?

Yeryüzüne saf ve üstün ırk inancını bulaştıran, laikliği kökten reddeden Talmud'un resmi bülbülü "Erdoğan'ın çizgisi tam istediğimiz şeydi" diye tuzak kitabı yazdığı için mal bulmuş mağribi gibi sevinen "mücahit"lere acıyorum.

Ömer Lütfi Mete, 25.9.2003, Sabah



Başa dönmek için tıklayın












23.9.03






AKP ve antisemitizm

Dünyada tüm olan biteni, Siyonist komplo çerçevesinde anlamlandırmak, buna paralel olarak her şeyin ardında bir 'Yahudi' veya 'dönme' parmağı aramak, neresinden baksanız hastalıklı bir durumdur ve sağ siyaset-düşünce çevrelerinin bu manada, zihniyetlerini sorgulamaya ihtiyaçları vardır. Ama bu sorgulamanın zemini dış siyaset ve münhasıran İsrail ile ilişkiler değildir.


Nuray Mert, Radikal, 25.9.2003 Nuray Mert/ Salı günü kadığımız yerden devam edelim; yani AKP'nin İslamcılıkla imtihanının Türkiye-İsrail ilişkileri olduğu iddiası üzerinden. Hemen hatırlatalım, bu iddianın sahibini harekete geçiren AKP'nin 'Biz Müslümanız o nedenle, İsrail'le ilişkileri asgariye indireceğiz' türünden bir çıkışı falan değil, hatta İsrail ile ilişkileri gözden geçirme, geriletme iddiası falan da değil, sadece ve sadece Başbakan Erdoğan'ın "İsrail'e gidersem, Arafat'la görüşürüm" açıklamasıymış.

Peki neden hemen İslamcılık kuşkusu; çünkü İsrail ile ilişkiler 'AKP'nin İslamcı geçmişinden miras kalmış olması muhtemel antisemit içgüdülerin kontrolsüz biçimde en fazla yansıyabileceği alan'mış (Kadri Gürsel, Milliyet, 21 Eylül 2003). Bu, çok mühim, fakat buna karşılık, Türkiye'de çok az tartışılan bir konu, onun için burada duralım ve isterseniz konuyu ikiye ayıralım bir yanda, 'İslamcılar ve antisemitizm' konusu, diğer yanda 'antisemitizm ve İsrail' konusu. Önce, her tür yanlış anlaşılma veya demagojiye karşı, birincisini biraz açalım.

Gürsel, 'antisemit içgüdüler' diye garip bir ifade kullanmış; malum, antisemitizm de dahil, ideolojiler, ideolojik önyargılar 'içgüdü' olarak tabir edilmez, olsa olsa 'şartlanma'lardan bahsedilebilir, bunu geçelim. İslamcılar veya böyle tabir edilen kesim içinde antisemitizm şartlanmasından söz edebilir miyiz? Bence evet, bahsedebiliz ve bu son derece rahatsız edici bir yaklaşım, ama İslamcı veya İslami kesime mahsus değil. Türkiye'de geçmişi eskilere giden, yerleşik, İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa'ya benzer bir antisemitizm olmadığı bir gerçek, ancak zaman içinde, özellikle sağ siyaset tabanında, yaygınlaşmış olan ve Siyonizm'e karşıtlığın Yahudi düşmanlığı olmasa da Yahudi karşıtlığına dönüşmüş olduğu bir gerçektir.
Bu anlayışın ardında tabii, öteden beri tartışma konusu olan bazı tarihi gelişmeler var. Öncelikle, İkinci Abdülhamid'in Siyonistlerin Filistin'de toprak talebini reddetmesi, Selanik'in merkezi bir rol oynadığı 1908 ihtilali ile ilintilendirilmiştir. 31 Mart vakası ardından Meclis'in Abdülhamid'i tahttan indirme kararını kendisine tebliğ eden heyette, Selanik mebusu Emanuel Karasu'nun bulunması, aynı zamanda halife olan padişahın İstanbul'da bir sarayda ikamet yerine, Selanik'de, üstelik Alatini Köşkü'ne gönderilmesi gibi olaylar, yakın tarihimizdeki gelişmeleri 'siyonist komplo' çerçevesinde değerlendirme yaklaşımının arka planını oluşturur.

Bu arka plana dayalı yaklaşımlar, iddialar, ciddi bir tarih okumasına dönüşmemiş, 'Siyonist komplo' sığlığına savrulmuş, popüler versiyonlara, bunlara dayalı tarih aforizmalarına kaynaklık etmiş ve nihayet Yahudi düşmanlığına veya en azından şüpheciliğine dönüşmüştür. AKP tabanında bu yaklaşımların yaygın olduğu tahmin edilebilir, ancak yukarıda da belirttiğim gibi, bu o tabana değil, sağ siyasetlerin tümünün ideolojik arka planına ve tabanına teşmil edilebilecek bir anlayıştır. Dünyada tüm olan biteni, Siyonist komplo çerçevesinde anlamlandırmak, buna paralel olarak her şeyin ardında bir 'Yahudi' veya 'dönme' parmağı aramak, neresinden baksanız hastalıklı bir durumdur ve sağ siyaset-düşünce çevrelerinin bu manada, zihniyetlerini sorgulamaya ihtiyaçları vardır. Ama bu sorgulamanın zemini dış siyaset ve münhasıran İsrail ile ilişkiler değildir.

Son olarak, her şeyin altında Yahudidönme parmağı arayan yaklaşımın son zamanlarda sağ siyasetdüşünce çevrelerini aştığına hepimiz tanık oluyoruz.
O kadar ki, bizzat ben bile, bir noktada bu anlayışın kurbanı oldum, birkaç ay önce, bu gazetede sağcılıkla ilgisi olmayan biriyle yapılan bir röportajda, Selanik kökenli Işık Lisesi'nden mezun olmam, hatta adımın 'Nur'la başlaması, bu yönde imalara konu oldu.
Nuray Mert, Radikal, 25.9.2003




Başa dönmek için tıklayın















Türkiye önemli bir bölgesel aktörse, İsrail de öyledir
Yorum / Denis Ojalvo


Cengiz Çandar, Tercüman gazetesinde (25-09-03) “Irak’ta durum – Filistin Sorunu” başlılklı makalesınde “Irak'ta uygulanması halinde bir 'bölgesel örnek' teşkil edebilecek bir 'mülti-etnik federalizm', esas itibarıyla bir 'Yahudi ulus-devleti projesi' olan Siyonist proje ile çelişeceği için İsrail'in hiç işine gelmeyecektir diyor.
Bu proje’nin Irak’ta başarılı olması bu tür projelerin her yerde başarılı olacağı anlamına gelmiyor. Eski Yugoslavya buna en taze örnek. Kaldı ki İsrail’in böyle bir proje yüzünden gocunacağı kanaatinde değilim.


“İsrail, Arap Dünyası, anti-demokratik rejimler havzası olduğu sürece, kendisine 'uluslararası meşruiyet' bulabiliyor “ diye eklıyor.

Bu gözlemi İsrail’in uluslar arası meşruiyetinin daha uzun yıllar garanti altında olacağına işaret ediyor. Var sayalım ki Araplar bir gün medenileşip demokratlaştılar. Bu hususun İsrail’in meşruiyetini ortadan nasıl kaldıracağını anlamış değilim. Bir devlet eğer varsa meşrudur. Yani meşruiyetini bizatihi kendi varlığından alır. Beğenmezseniz, harp ilan eder, gücünüz de yeterse ortadan kaldırırsınız, gider biter.

Cengiz Çandar Türkiye'nin Sharon politikasına karşı kesin bir tavır takınması gereğinden söz ediyor ancak bunu önerisini gerekçelendirmeden yapıyor. Bu bağlamda, İsrail’in hangi hususlarda Türkiye’nin ayağına dolaştığını açık açık söylemesi gerekir. Bu önerisiyle Türkiye’nin Özal öncesi siyasi körlük devri yönünde kürek çekiyor ve ABD ile olan ilişkilerin sadece Başkanlık yönetimi ile yürütülebileceğini sanmak hatasına düşüyor. Kongre’nin onayı olmadan Türkiye’nin ABD’den helikopter bile alamadığını unutuldu mu?

Üstelik, şimdilik, Başkanlık yönetiminin İsrail’i kurtlara atmak istediğine dair bir emare de mevcut değil.

Türkiye önemli bir bölgesel aktörse, İsrail de öyledir. Bu iki ülkenin karşılıklı menfaatlerini dengelemelerinde fayda vardır. Bu çerçevede Özal ile başlayan İsrail politikası Türkiye’yi güçlendirmiştir. Taş taş üstüne konarak büyük gayretlerle elde edilmiş bu kazanımları bir kalemde silip atmak Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde tamiri güç sıkıntılara yol açar.

Özetleyeyim:

    1. ABD’de Kongre’ye rağmen dış politika yürütülemez

    2. Türkiye’nin, Türk-ABD ilişkileri bağlamında Kongre’nin desteğini sağlamak için ABD dahilinde müttefiklere ihtiyacı vardır.

    3. Türkiye’nin ABD’de İsrail/Yahudi Lobisi dışında başka dostu yoktur

    4. Türkiye ile iş yapan büyük firmaların Kongre’yi etkileme güçleri sınırlıdır zira bunlar sadece Türkiye ile iş yapmazlar.

    5. Türkiye’nin ekonomik durumu ile ilgili Amerikan Finans çevrelerinin Yahudi Lobisi ile güçlü bağları vardır.


Bu verilerin farkına varan Özal, dış politikasını bunları kale alarak baştan tanzim etmişti. Türkiye günümüzde bu doğru politikanın meyvelerini devşirmekte.

Cengiz Çandar “Sharon'un izlediği yol, yol haritasında çizilen yol değil. O, başlıca işaretleri genişleyen yerleşim merkezleri, Batı Şeria'daki Filistin topraklarını derinlemesine ısıran bir güvenlik duvarı” ndan dem vuruyor.

İsrail bir varlık mücadelesi vermekte. Şahsen kendisine dayatılan Yol Haritasının iyi bir şey olmadığına kaniyim. Zira, bu yol haritası İsrail’e savunulabilir güvenli sınırlar sağlamaktan uzak.

“Filistin topraklarına derinlemesine” tabiri ise biraz tuhaf. Hangi Derinlik? Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e olan mesafe Eminönü-Büyükçekmece mesafesi kadar. Buna derinlik mi denir ?

İsrail kendi isteği ile intihar etmeyecektir.

Bugünkü konjonktürde İsrail’e bunu zorla kabul ettirebilecek tek güç ABD’dir. Ben başka güç göremiyorum! ABD’nin ise bunu AKP yöneticilerine Cengiz Çandar'ın tavsiye ettiği Türkiye’nin baskısı ile, yapacağı şüphelidir. Dolayısıyla, karar alma sürecini yönetenlerin, geri tepebilecek bu kabil tavsiyelerinin Türkiye’ye yarardan çok zarar getirebileceğini hesaba katması gerekir.
Denis Ojalvo



Başa dönmek için tıklayın














Neden, İsrail ile ilişkiler İslamcılık iddiasından vazgeçilmesinin test alanı olsun? sorusuyla Nuray Mert « İsrail 'kompleks'i » ni öne sürüyor

Unity of IsraelNuray Mert , Radikal, 23/09/2003 / Bir ideolojik geçmişin doğru dürüst sorgulanması, gözden geçirilmesi yapılmaksızın, ayaküstü yorumlara dayalı 'değişim' süreci geçirmesinin politik sonuçları ağır oluyor.
Bu, sol siyasetler için de, İslamcılık için de böyle. Sorunlardan biri, ideolojik geçmişin, zaman zaman siyasi manipülasyonun veya baskının aracı haline gelmesi; AKP'nin İslamcı geçmişinin bu çerçevede karşısına çıkması siyaset üretme kabiliyetini ve özgürlüğünü ciddi bir şekilde kısıtlıyor. Birçok demokratikleşme çabası, bu geçmiş öne çıkarılarak engellenmeye çalışılıyor; başörtüsü, meslek liseleri gibi konularda demokratikleşme, eşitlik istikametinde politika üretmek imkânsız hale geliyor.
Dış politika alanında aynı sorun gündeme geliyor; örneğin Müslüman ülkelerle ilişkiler hep bir şüphenin gölgesine düşüyor ve tabii İsrail ile ilişkiler bu çerçeveye sokulmaya çalışılıyor.


Pazar günü, Başbakan'ın 'İsrail'e gidersem Arafat'la görüşürüm' şeklindeki açıklamasından yola çıkarak, Milliyet gazetesinde 'Arafat kompleksi yük oluyor' başlığıyla yayımlanan yazı (Kadri Gürsel, 21 Eylül 2003) bunun tipik bir örneği.

Gürsel, "AKP'nin Türkiye'nin ulusal çıkarlarıyla uyumlu, pragmatik bir parti olup olmadığının anlaşılması için bizce bakılması gereken en kritik saha aslında Türkiye-İsrail ilişkileriydi... Türkiye-İsrail ilişkileri, AKP'nin 'İslamcılıktan vazgeçtik' iddiasının test alanıydı.." görüşünde.

Neden, İsrail ile ilişkiler İslamcılık iddiasından vazgeçilmesinin test alanı olsun? Resmi dış politikanın bugüne kadar İsrail ile yakın ilişkiler seyri izlediği doğru, ama bu ilişki dümdüz bir hat izlemiyor. İsrail'le ilişkiler ve Türkiye'nin Filistin meselesine bakışı, yakın geçmişte birçok dönemeçten geçti ve farklı siyasi iktidarlar döneminde İsrail'le mesafeli tavırlar alınan dönemler yaşandı, kimsenin aklına bu iktidarları İslamcılıkla suçlamak gelmedi. Örneğin 1993'te Lübnan'ın İsrail uçakları tarafından bombalanmasına tepki olarak Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, İsrail'e yapacağı ziyareti erteledi. Örnekleri çoğaltmak mümkün, dış siyasette İsrail ile ilişkilerin zaman zaman dalgalanması da son derece tabii, zira Türkiye'nin 'ulusal çıkar'ını İsrail'le koşulsuz pürüzsüz ilişkilere endekslemek imkânsız.

İslamcılık etrafında ifade edilen siyasi anlayışın; laik demokratik düzen açısından kabul edilmez olmasının haklı gerekçesi, bu anlayışın dini siyasi iktidarın meşruiyet kaynağı olarak görmesi ve toplumsal hayatı dini referanslara dayanarak düzenleme iddiasıdır, zira böyle bir anlayışla laik demokratik siyaset anlayışının uzlaşması söz konusu olamaz. Bir siyasi akım ya da parti, bu anlamda İslamcı olmadığını ifade ediyorsa ve bu istikamette bir eyleme girişmiyorsa, bu, onu İslamcı olarak tanımlamamak için yeterlidir. Bunun ötesindeki iddialar ya zihin okuma çabasıyla şüpheler üzerinden siyaset üretmektir ya da bir akıma, çevreye veya partiye geçmişi, şüpheleri, önyargıları devreye sokarak baskı yapmak çabasının ürünüdür.

Üstelik, bence, bir siyasi çevrenin ya da partinin iktidarda veya muhalefette, laik demokratik ilkelere ters düşmediği sürece istediği yönde politika üretme özgürlüğü vardır ve bir parti bu çerçevede Müslüman ülkelerle yakın ilişkileri de önemseyebilir. Dış ilişkilerde 'ulusal çıkar'lardan söz edilmesi toptan yadırganacak, göz ardı edilecek bir husus değil, ancak tartışılmaz ve içeriği muğlak bir şekilde ifade edildiğinde, siyasi bir baskı aracı olmanın ötesinde anlam taşımıyor. Her şey olduğu gibi, dış politika tercihleri de tartışmaya açıktır, herkes bu konudaki tercihini gerekçelendirerek tartışır, ancak birbirinin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallama hakkına sahip değildir.
Nuray Mert , Radikal, 23/09/2003




Başa dönmek için tıklayın










20.9.03





Asil Sami Aji, Yusuf Altıntaş ve Yusuf Bahar, ünlü Bezmen ailesinin hayattaki en yaşlı ferdi olan Fuat Bezmen aleyhine dava açtılar

Fuat BezmenYıllarca önce, Taranto ailesi ile birlikte Mensucat Santral tekstil firmasının kurucusu Fuat Bezmen, geçtiğimiz Mayıs ayı başlarında Aksiyon dergisinde, Cemal A. Kalyoncu ile yaptığı söyleşide ‘Yahudileri hiç sevmem’ beyanında bulunmuştu. Dönemin çok önemli bir tekstil firması olan Mensucat Santral'ın hisselerini Varlık vergisi nedeniyle Taranto ailesi yok pahasına Fuat Bezmen'e devretmişti. Fuat Bezmen, 31 Mart Vakası’nın meydana geldiği yılda, 1909’da Selanik’te dünyaya gelmiş; ama ailesi nüfus kaydını Şişli’de yaptırmak için bir buçuk yıl beklemiş, dönme kökenli olduğu söylenen bir kişi.

Mensucat Santral ile ilgili ihtilafı Fuat Bezmen şu şekilde dile getiriyor:

"1929’da ben, şirket montajda iken Fransa’dan yüksek tahsili tamamlayıp geldim. 100 bin lira idi şirketin sermayesi. İki de Musevi ortağımız vardı, Taranto ve Behar. O sebepten Varlık Vergisi verdik. En büyük Varlık Vergisi’ni biz verdik. Bir gecede iflas ettik. 1,5 milyon babamın mağazasına, 400 bin de şirkete. Şirketin sermayesi zaten 400 bin lira. Ağabeyim gitti, Başbakan Rüşdü Saracoğlu’ndan 800 bin lira borç aldı onun için.

Ben yavaş yavaş fabrikayı büyütmeye başladım. Ağabeyim, babamın mağazalarında çalıştığı için 4,5 sene dışarıda idi. Ağabeyim 4,5 senenin ardından geldikten sonra ‘ağabey’ yerine oturmaya çalıştı, oturamadı. Çünkü fabrika Fuat Bey’in fabrikası olmuştu. Herkes öyle bilirdi. Mensucat Santral diye kimse konuşmazdı
."

Cemal A. Kalyoncu ile yapılan ve Aksiyon dergisinde yayınlanan, röportajda konu yahudilerden açılınca Fuat Bezmen şu açıklamaları getirme ihtıyacını hissetmişti:
***

Oğlunuz Halil Ali, Amerika’da çıkan bir gazeteye ‘Biz aslında Türkiye’de Yahudi olduğumuz için eziliyoruz’ diye bir beyanat vermişti sonra.
Valla öyle bir şeyi ben de işittim ama okumadım. Bilmiyorum. Yahudileri sevmem. İki tane ortağımız vardı. Zaten sevmezdim herifleri. Biz o ortaklardan çok çektik çok.

Hayırdır, neler oldu aranızda?
Şirkette ekseriyet bizde idi. Ama rüşvet yedirmeden hiç birşey yapamazdık şirkette. Muhakkak o tarafa biraz para verecektik ki bize müsaade versinler. Alçak herifler. Yahudilerin hepsi aşağılıktır. Bakmayın siz. Ama Yahudilerin bugün sevdiğim bir şeyi var. Eğer İsrail olmasa idi Araplar hep bizim sırtımıza binerdi. Yahudilerle uğraştılar, bizi rahat bıraktılar.

Ama bölgeyi kan gölüne çevirdiler.
Bayılıyorum İsrail’e. İsrail sayesinde yaşıyoruz!

***

Hahambaşılık müşavirlerinden Asil Sami Aji, Yusuf Altıntaş ve Yusuf Bahar, Bu beyanları nedeniyle Fuat Bezmen aleyhine dava açtılar.



Başa dönmek için tıklayın














İsrailli Dışişleri eski Müsteşarı, Alon Liel :"Yahudi cemaati lideri Bensiyon Pinto'nun Erdoğan ile görüştüğünü biliyorum, Erdoğan ile Yahudi cemaati arasında iyi bir temas var"

AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ı konu alan, 'Demo-İslam: Türkiye'nin Yeni Yüzü' adlı bir kitap yazan İsrail Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı Dr. Alon Liel, AKP için, 'İslam light' benzetmesi yaptı. Liel, 'İsrail'de bana «Erdoğan nedir?» diye soruyorlar. Ben de 'İslam light' diyorum. Bu, İslam'ın yeni bir versiyonu. Bu modern İslam'dır, ılımlı İslam'dır. Erdoğan, İslam'ın özel hayattaki yeriyle kamudaki yeri arasında bir duvar çekti' dedi.
'Türkiye, Ordu ve İslam' adlı bir kitabı bulunan ve yeni tamamladığı 'Demo İslam: Türkiye'nin Yeni Yüzü' adlı İbranice kitabı önümüzdeki günlerde İsrail'de yayınlanacak olan Alon Liel'in Bilim ve Düşünce (BD) Dergisi'nde bir söyleşisi yayınlandı:


Bilim ve Düşünce (BD) Dergisi / Büyükelçilikteki görevi nedeniyle 1977 ve 1981-84 yılları arasında da Türkiye'de bulunduğunu anlatan Liel, kitabının yazımına AKP'nin kurulma sürecinde başladığını ve iktidara geldiği 3 Kasım seçimlerinden 4 ay sonra da tamamladığını bildirdi. 25 yıldır modern Türkiye üzerinde çalıştığını belirten Liel'in AKP, Erdoğan ve Türkiye üzerine değerlendirmeleri şöyle:

ERDOĞAN DİN DEVLETİNE İZİN VERMİYOR
.Ben Türkiye'deki Batı, İsrail ve serbest piyasa yanlısı öğelerin Erdoğan'ı etkilemelerinden memnun oluyorum. Bunun böyle olacağını da biliyordum. Çünkü bu çağda ülke dini kurallar ile yönetilmez. Profesyoneller ile yönetilir ve onları dinlemesinden memnunum. İsrail'de ders verirken bana(Erdoğan nedir) diye soruyorlar. Ben de (İslam light)diyorum. Bu İslam'ın yeni bir versiyonu. Bu modern İslam'dır, ılımlı İslam'dır.

Erdoğan, İslam'ın özel hayattaki yeriyle kamudaki yeri arasına bir duvar çekti. Bu ihtiyacımız olan şeydi. İsrail'de bazı kişiler ülkenin Tevrat'la yönetilmesini istiyor. Böyle birşey olamaz. Erdoğan, İslam'ın ülke yönetimine etki etmesine müsaade etmedi. Biliyoruz ki AKP'de bazı insanlar İslam'ın idarede rol oynamasından memnun olacaktır. Erdoğan ve Gül bunu engelliyor.

ERDOĞAN FARKI
İki yıl önce Demirel İsrail'e geldi. Öğlen yemeğine giderken Demirel bana, "Ben gelemem oruçluyum) dedi ve orucunu bozmadı. Bir de Erdoğan'a bakın. Berlusconi ile öğlen yemeği yiyor. Bence bu Erdoğan tarafından verilen önemli bir mesajdı. Kendisi uçak da alkole de izin verdi. Erbakan böyle birşeye müsaade etmemişti. Bu farklı liderlik şekli beni çok etkiledi.

ÖZAL'A BENZİYOR
Erdoğan'ı sevmeyenler bile Özal'a benzerliği olduğunu söylüyor. İkisi de pragmatik ve mantıklı politikacılar. Erdoğan gibi Özal da diğer siyasi liderlere oranla daha dindar.

ERDOĞANİZM
Erdoğanizm'i demokratikleştirilmiş Kemalizm olarak görüyorum. Erdoğanizm teriminin kullanımı için biraz erken olsa da Erdoğanizm, Kemalizm'in güncelleşmiş bir versiyonu. Bu benim iddiam. Türk halkının belli bir bölümü ki, bunlar eskiden RP, son olarak da FP'ye oy verdiler, Erdoğan iktidar olduktan sonra kendilerini TC, Atatürk ve Kemalizm ile birlikte tanımlama fikrine daha yaklaştılar.

ORDU AB İÇİN İZİN VERDİ
Ordunun Erdoğan'ı durdurmayacağından emindim. Evet, Ordu, demokrasiyi ve laikliği koruma konusunda kararlıydı ve hala da öyle, ancak şundan emindim ki, Türk ordusu Türkiye'nin, Batı'nın bir parçası olma şansını heba etmek istemiyordu. Erdoğan'a karşı şiddetli bir tavır sergilemeleri halinde, bunun Türkiye'nin AB'ye giriş şansını kaçırması anlamına geldiğini biliyorlardı. Böylesi bir tutumun Türkiye'ye büyük zararı olacaktı.

BAŞBAKAN OLUNCA DEĞİŞTİ
Bir insan Başbakan veya Dışişleri Bakanı olduğunda profesyonelleri, ekonomistleri, işadamlarını, askerleri dinler ve ülkenin menfaatleri çerçevesinde görüşleri değişebilir. Nitekim öyle de oldu. Erdoğan, iktidara gelişinin ilk haftasında Şaron'un terörist politikalarından bahsetti. Şoka girdik. Çünkü iki ülkenin ilişkileri çok iyiydi ve seçimi kazanan kişi Şaron'un terörist politikalarından bahsediyordu. Ancak geride kalan 8 ayda bir daha böyle birşey söylemedi.

YAHUDİ CEMAATİYLE ARASI İYİ
Türkiye'deki Yahudilerin yüzde 90'ı İstanbul'da yaşıyor. Erdoğan İstanbul belediye başkanıydı. Yahudi cemaati lideri Bensiyon Pinto'nun Erdoğan ile görüştüğünü biliyorum, Erdoğan ile Yahudi cemaati arasında iyi bir temas vardı. Diğer yandan Türkiye şunu biliyor ki, İsrail ile ilişkiler Türkiye'nin ABD ile ilişkileri açısından büyük öneme sahip. Dolayısıyla İsrail ile ilişkiler sadece Ordu ve laikler açısından değil, bütün Türkiye açısından önemli.

SEVDİĞİNİZ KIZ HAYIR DERSE
Ben Amerikalıların hislerini anlıyorum. Bilhassa Wolfowitz, Perle gibi Türkiye'yi destekleyen, ancak tezkere şokuyla karşılaşan insanların hislerini anlıyorum. Bu, sevdiğiniz kızın size hayır demesi gibi bir durum. Hissiyatları yatıştığında Türkiye'yi reddetmeyeceklerdir"
Bilim ve Düşünce (BD) Dergisi


Başa dönmek için tıklayın














İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav:
"Türkiye'nin gelecek 10 yıl içinde AB üyesi olacağını ve Türkiye - İsrail ilişkilerinin çok yakın olacağını düşünüyorum"


Kadri Gürsel Kudüs , Milliyet, 20.9.2003 / İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın davetlisi olarak bu ülkede bulunan beş Türk gazetecisine Kudüs'teki makamında verdiği söyleşide, ikili ilişkilerin Türkiye'deki AKP iktidarıyla kazandığı "derinliğin" altını çizdi. Katsav'ın altını çizdiği bir başka nokta AKP'li Türk demokrasisinin, İslamcı terörle gerilen Müslüman Doğu ile Hıristiyan Batı arasındaki ilişkilerde oynayabileceği olumlu roldü. Ancak Katsav, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı, İsrail'e geldiğinde Yaser Arafat'ı da görme eğilimi hakkındaki görüşünün ne olduğu sorusunu yanıtlamaktan kaçındı. Katsav, Arafat'ın terörizmi desteklediği ve barışın muhatabı olamayacağı şeklindeki İsrail yaklaşımını vurguladı.
--------------------------------------------------------------------------------
İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav'ın makamında Haim Revivo sürpriziyle karşılaştık. İsrail'in ünlü futbolcuları, Katsav'ın açtığı uyuşturucuyla savaş kampanyasına destek için İsrail Cumhurbaşkanı'nı ziyaret ediyorlardı ve biz çıkarken, köşkün bahçe kapısında Fenerbahçe ile Galatasaray'ın eski futbolcusu Revivo'ya rastladık.

Şimdi birinci ligin küçük takımlarından Aşdod'da oynayan Revivo, bizi görünce şaşkınlığını gizleyemedi ve ağzından çıkan ilk sözler "Türkiye'yi çok özledim" oldu.

--------------------------------------------------------------------------------

Katsav'ın sözleri, başlıca şu anabaşlıklar altında toplandı:


Aşırılardan endişelenin
'Türkiye bizim için, İslami bir partinin iktidarda olduğu Türkiye ile İsrail arasında iyi ilişkiler olabileceğini göstermesi bakımından mükemmel bir örnektir. Yahudiler ve Müslümanlar arasında, İslam ve Judaizm arasında da hiçbir çatışma olmadığının iyi bir örneğidir. Türkiye demokratik bir ülkedir ve halkının hangi partinin iktidarda olacağına karar verme hakkı vardır.

Batı dünyasında, İslam dünyası hakkında bazı endişeler var. Özgür dünyaya, Batı dünyasına cevabım, bunun doğru olmadığı. Türkiye'yi örnek olarak alabilirsiniz. İslam ülkesidir, İslami parti iktidardadır ama demokratik bir ülkedir. O halde İslam dünyası hakkında endişeye yer yoktur. Şüphe ve endişe, aşırılar konusunda olmalıdır.

Köprü rolü
Türkiye'nin gelecek 10 yıl içinde AB üyesi olacağını ve Türkiye - İsrail ilişkilerinin çok yakın olacağını düşünüyorum. Türkiye ve İsrail arasındaki iyi ilişkilerin, İsrail ve Arap dünyası arasındaki ilişkilere yansıyacağına inanıyorum. Beklentim, aynı değerleri paylaşan iki demokratik ülke olan Türkiye ve İsrail'in, bütün bölgedeki yaşam seviyesinin yükseltilmesi çabalarına katkıda bulunabileceğidir. Türkiye Arap dünyası ve İsrail arasında bir köprü olabilir.
Cumhurbaşkanınızı ve başbakanınızı İsrail'e bekliyoruz; Ankara'yı ziyaret ettiğimde kendilerini davet ettim. Mümkün olan en yakın zamanda geleceklerini umuyoruz.'

Arafat'ı öldürme niyetimiz yok
'Yaser Arafat barışın önündeki en büyük engel. Çünkü kendisi teröristlere ilham kaynağı olmuş, para vermiş, onları cesaretlendirmiştir, HAMAS ve İslami Cihad ile doğrudan bağlantısı vardır ve Oslo Anlaşması'ndan beri bizimle barış yapma konusunda gerçek bir eğilim ortaya koymamıştır. Ama şimdi onu by - pass etmeye çalışıyoruz. Çeşitli yollar deneyerek barış yapma şansını öldürmemeye gayret ediyoruz. Arafat'ın terörizme arka çıktığına dair elimizde birçok belge mevcut.
Yaser Arafat'ı öldürmeye niyetimiz yok. Filistinliler kendilerine sormalıdır, 35 yıllık liderliği boyunca Yaser Arafat hangi başarıyı temsil etmiştir diye? Acı, kan ve yoksulluk... Hiçbir şey... Filistin toplumunun politik işlerine karışmaya niyetimiz yok ama Yaser Arafat'ın muhatabımız olmasını isterlerse, terörizme karşı mücadele vermediği takdirde onu muhatap olarak kabul edemeyiz.
Arafat yarın sabah terörizme karşı gerçek bir mücadele başlatırsa hem uluslararası alanda çok popüler hale gelir ve bu durumda muhatabımız olur. Fakat aradan geçen 10 yıl, inandırıcılığının sıfır olduğunu gösteriyor. Ona güvenemeyiz. İsrail başbakanlarını kandırmıştır.
'
Kadri Gürsel Kudüs , Milliyet, 20.9.2003



Başa dönmek için tıklayın










16.9.03






Türkiye'nin Arafat kompleksinden kurtulmasının zamanı geldiğine göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail'e gittiğinde Arafat'la görüşecek mi ?

Kadri Gürsel, 21.9.2003, Milliyet / Israil ile ikili ilişkiler mükemmel. İsraillilerin Türkiye'ye büyük sempati beslediği aşikar. İsrail'de kime sorsak Türkiye'ye birçok kez gittiğini söyledi. Türkiye'de aldıkları hizmeti, Türkiye'nin insanlarını, iklimini, yemeklerini, güzelliklerini seviyorlar. Bununla kalmıyor... İsrailli yetkililere göre, iki ülke arasındaki 1.5 milyar dolar seviyesine varan ticaret hacminde, denge şu an Türkiye'nin lehinde.
Türkiye'nin de İsrail'den alacağı çok şey var. En başta teknoloji...Tarım, sulama, genetik, savunma ve tıp teknolojileri alanlarında Türkiye İsrail'in çok iyi bir müşterisi olabilir ve bazı konularda öyledir de...


Kısacası, Türkiye ve İsrail'in çıkarları örtüşüyor. Hem de çok geniş bir alana yayılan ortak çıkarlar hiçbir tarihsel kompleksin gölgesi altında değil. Tam tersine Türklerle Yahudilerin ortak tarihi, ilişkileri güçlendirici bir etki yaratıyor. 1923'ten beri Türkiye bölgesinde başka hiçbir ülkeyle İsrail'le kurduğu ilişkiler gibi sıkı fıkı, derin ve çok boyutlu ilişki kuramadı. Bir İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin ifadesiyle "AKP, ikili ilişkilerin çok önemli olduğunu anladı".

Filistin sorununu ikili ilişkilerden ayırmak
Aynı yetkili Türk - İsrail ilişkilerini bize şöyle değerlendirdi: "Türk - İsrail ilişkileri kendi ayakları üzerinde duruyor. Bu ilişki her iki tarafın da çıkarınadır ve sürecektir. İkili ilişkilerimizle Filistin'deki durumu birbirinden ayırdık. İsrail'le iyi ilişkiler kurduğunuz müddetçe bize 'şu yanlış', 'bu doğru' diyebilirsiniz."
"İlişkilerimizle Filistin'i ayırdık" cümlesine dikkat...Türkiye - İsrail ilişkilerinin önündeki Filistin engelini 1993'teki Oslo Barış Anlaşması kaldırmıştı. Şimdi Oslo resmen geçersiz ilan edilse bile bu ilişkiler benzer yoğunlukta sürer. Çünkü ilişkiler stratejik bir raya oturdu ve güçlü bir dinamik kazandı.
Ancak, bir soru var. Bir soru; ama şimdilik "sorun" değil. O da şu: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan İsrail'e gittiğinde Arafat'la görüşecek mi?

Erdoğan Arafat'la görüşürse..
Başbakan'ın geçen günlerdeki "İsrail'e gidersem Arafat'la da görüşürüm" şeklindeki açıklaması, ziyarete bu angajman nedeniyle daha gerçekleşmeden bir "sorun"a dönüşme potansiyelini yükledi. Nitekim Katsav söyleşi sırasında bu konudaki görüşü sorulduğunda "konunun çok hassas olduğu" gerekçesiyle cevap vermedi.
Arafat'ın adı bile İsrail'de tüyleri diken diken ediyor. İsrail kamuoyu Arafat konusunda 2000'de kaçan Camp David barış fırsatı sırasında bölünmüştü. Ama şimdi hepsi Arafat'a düşman.

İsrailli yetkililer Arafat'ı barışın önünde büyük bir engel olarak görüyorlar; HAMAS ve İslami Cihad terörünü kınamak dahi şöyle dursun, onları cesaretlendirdiğini ve paraca desteklediğini; eski başbakan Ebu Mazen'in terörle mücadele etmesini engellediğini söylüyorlar. Güvenmedikleri Arafat'ı tasfiye edip barış için yeni bir muhatap bulmak istiyorlar.
İsrail'i ziyaret edenlerin Arafat'la görüşmesini istemiyorlar; görüşenlerle de kendileri görüşmüyorlar.
Başbakan Erdoğan'ın Arafat'la görüşmesi, kendi tarihi yanlışları ve harcadığı fırsatlarla malul Arafat'ı kurtarmaya yetmeyeceği gibi, ikili ilişkilere büyük zarar verecektir. Arafat'la görüşülmeyecekse İsrail gezisinin de belirsiz bir geleceğe ertelenmesi gibi bir eğilimin dahi güvensizliğe neden olacağı belli.

Türkiye'nin Arafat kompleksinden kurtulmasının zamanı gelmiştir.


Ne AB reformu paketleri, ne de IMF programına sadakat... AKP'nin Türkiye'nin ulusal çıkarlarıyla uyumlu, pragmatik bir parti olup olmadığının anlaşılması için bizce bakılması gereken en kritik saha aslında Türkiye - İsrail ilişkileriydi. Bölgenin iki yalnız ve benzerlikleri çok olan ülkesi arasında hayal bile edilemeyecek seviyelere çıkmış, "stratejik" olarak tanımlanan ilişkiler...

Türkiye - İsrail ilişkileri, AKP'nin "İslamcılıktan vazgeçtik" iddiasının test alanıydı... Çünkü bu alan, bu parti iktidara geldiğinden bu yana spot ışıklarının dışında kaldığı için AKP'nin İslamcı geçmişinden miras kalmış olması muhtemel anti - semit içgüdülerin kontrolsüz biçimde en fazla yansıyabileceği alandı. AKP'nin içinden çıktığı, Erbakan liderliğindeki Milli Görüş Hareketi'nin "Arap muhipliği" adına tarihimize ve kültürümüze yabancı olan, taklitçi bir anti - semitizmi benimsemiş olduğu ve bunu yayın organlarında sıkça dışa vurduğu da bir gerçektir. Araplara yaranacağız diye böyle yaparken İslam'ın kültürüne aykırı olan ırkçılığın içine yuvarlanıyorlardı.

AKP'nin pragmatizmi
İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye'nin beş önde gelen gazetesinin dış haberler şefleri için düzenlediği İsrail gezisinde kafamızdaki soruları karşımıza çıkan hemen herkese sorma imkanı bulduk ve gördük ki AKP'nin İsrail'deki imajı bir hayli pozitif. Sadece off the record görüşmelerimizden değil, Milliyet'te yayınlanan İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav ve İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Amira Arnon ile yaptığımız söyleşilerden de çıkan sonuç korkulanın olmadığı, AKP'nin İsrail'le iyi ilişkileri muhafaza ederek ve hatta daha da geliştirerek bu alanda da pragmatik bir yaklaşım sergilemeyi becerdiğiydi.

Türk hükümeti ve İsrail arasındaki siyasi ve ekonomik trafik artarak sürüyor. Geçen günlerde İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Tarım Bakanı Sami Güçlü İsrail'deydi, önümüzdeki haftalarda da İsrail Manavgat suyu anlaşmasına imza atmak üzere Enerji Bakanı Hilmi Güler'i ağırlamaya hazırlanıyor. Askeri temaslar ise zaten tüm hızıyla devam ediyor.
Kadri Gürsel, 21.9.2003, Milliyet



Başa dönmek için tıklayın

















Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı OSCE, ırkçılığa karşı mücadelede, internette kin yayanlara karşı daha etkin kanunlar getirilmesini önerdi

The Anti-Semitism conference on 19 and 20 June 2003, held in Vienna, is the first OSCE conference specially devoted to this topic. (Photo OSCE) Ajanslar / Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı OSCE 4 ve 5 Eylülde Vıyana'da; "Irkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayırımcılık" konulu bir konferans düzenledi. Konferansta Türkiye’yi, OSCE nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ömür Orhun ile Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefe Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü İoanna Kuçuradi temsil etti.

"Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, OSCE (AGIT), tarafından düzenlenen, ilk uluslararası Antisemitizm ile Mücadele Konferansı, 19-20 Haziran 2003 tarihlerinde Viyana’da toplanmıştı.

OSCE teskilatına üye ülkeler ve bazı Sivil Toplum Kuruluşlarının 400 temsilcisinin katılımıyla gerçekleşen konferansta özellikle ayırımcılığı, ırkçılığı destekleyen yayın ve internet sitelerinin kontrol altına alınması gerekliliği ele alındı. İki gün süren toplantıya Türk Yahudi Cemaatini temsilen Hahambaşılık Müşavirlerinden Asil Sami Aji ve Vedat Molinas, TC. Hahambaşılığı Basın ve Halkla ilişkiler sorumlusu Deniz Baler Saporta ve 500.Yıl Vakfı İkinci Başkanı Naim Güleryüz katıldılar.

Viyana’da düzenlenen "Irkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayırımcılık" konulu konferanstan sonra her iki toplantıda varılan tavsiye sonuçları Ekim ayında Varşova’da toplanacak olan yıllık OSCE İnsani Boyutlar Konferansında ele alınacak. Tavsiye sonuçları, 55 ülkenin Başbakanlarının 1 Aralıkta Maastricht'te bir araya geldikleri yıllık toplantıdaki görüşmelerin temelini oluşturacak.




Başa dönmek için tıklayın













Ahmet Taşgetiren' e göre (Yeni Şafak) "İsrail-cinayet-Amerika... Dünya kamuoyu bu denklemin altını çiziyor "

Ahmet Taşgetiren, 16.9.2003, Yeni Şafak / Filistin halkı, İsrail Başbakanı Şaron'un "Arafat'a sürgün" tehdidinin ardından şimdi de Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert'in "hatta öldürebiliriz de" hezeyanı ile karşı karşıya...
Kısa süre önce de Hamas'ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin'in öldürülmesi tehdidi gelmişti İsrail'den... Yasir Arafat parkinson hastası... Şeyh Ahmed Yasin tekerlekli sandalyeye mahkum bir insan...
Sürgün ya da cinayet!
İsrail'in elinde Filistinli'nin bağımsızlık direncini yoketmek için bu iki yol kalmış gözüküyor.
Şimdiye kadar çocuklar öldürüldü, kolları kırıldı, binlerce Filistinli aydın-önder sürgüne gönderildi, binlerce insan yurdunu yuvasını terketmek zorunda bırakıldı, komşu ülkelerde mülteci kampları oluşturuldu, sonra bu kamplara yönelik saldırılarda (Sabra -Şatilla) vahşetler icra edildi, Filistin toprağı tercid edildi, utanç duvarları oluşturuldu vs... El Fetih ve Hamas liderlerine yönelik suikastlar düzenlendi ve son birkaç ay içinde bir çok Hamas önderi helikopterlerden yapılan saldırılarla katledildi.


Olmadı, Filistin'in direnişi bitmedi. Orada hâlâ Filistinli var ve bağımsızlık için bütün varlığı ile direniyor. İsrail bunca vahşeti dünycanın gözü önünde icra etti. Ve Amerika'nın gözü önünde...
İsrail denince Amerika'nın özel önemi var.
Çünkü İsrail-Amerika ilişkisinde, Amerika İsrail tarafından o kadar "derin" biçimde kullanılır ki, gerçekte kim kimin uzantısıdır cevabı kolay verilmez.
İsrail-Filistin ilişkisi, Amerika'nın tüm Ortadoğu ile ilişkisini etkilediği ve İsrail yanlısı görüntü olumsuz etkilediği halde, Amerika adaletten yana tavır koyup da, İsrail yanlısı görünmekten kendisini kurtaramaz. Dünya biliyor ki Ortadoğu'da İsrail işgalci, Filistin ülkesi elinden alınmış mazlum bir halktır. Ortadoğu'da sorunların en belirgin ekseni, bu zalim-mazlum görünümün nasıl değişeceği sorusunda düğümlenmektedir.
Ortadoğu'da adalet arayanlar önce Filistin halkının hakkı olan adaleti getirirler...

Ama olmuyor.
İsrail Şeyh Ahmed Yasin'i, arkasından Arafat'ı namlunun ucuna koyuyor.
"Öldürmek için sürekli takip!"
Haydutluk bu değilse nedir?
Bu cinayet kasdının asıl hedefinde Filistin halkı var.
Ve Filistin halkı bu kasdı çok net olarak algılıyor ki, bir yandan Şeyh Ahmed Yasin'in, diğer yandan da Arafat'ın etrafında canlı kalkan oluyor...

Filistin halkının mesajı çok net: Bu liderleri öldürmek bize yönelik bir cinayet kasdıdır.
Bu, Filistin halkı ile boğazlaşmayı göze alma iradesidir.
Bu mutlak uzlaşmazlıktır.
Bu boğazlaşma hattında "yol haritası"nın anlamı kalır mı?
Amerika seyrediyor...
Kırık dökük demeçler, utangaç tepkiler...
İsrail İşçi Partisi Başkanı Şimon Peres'in tepkisi Washington'dan daha net...
İsrail'deki insan haklarına duyarlı Musevi aydınların tepkileri çok daha net.

Nerede Afganistan'daki Irak'taki şahinler?
Şaron Amerika'yı yol yapmış; gidiyor, geliyor ve cinayetlere devam ediyor...
"İran'ın üzerinde nükleer silah terörü estiren Amerikan iradesinin, İsrail'in kitle imha silahları konusunda en küçük bir sorusu olmayacak mı?"
Bu soruyu, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Eşbaşkanı Baradey sormasa bile dünya soruyor.
Filistin şartlarında İsrail'in Arafat'ı veya Şeyh Ahmet Yasin'i öldürmesi zor değil.
Bu liderlerin böyle bir akıbeti göze almadan yola çıktığını düşünmek de mümkün değil.
Ama bu cinayetler, Filistin'e asla ve asla barış getirmez. Aksine zaten şehadet ikliminde doğup büyüyen kundaktaki Filistinliler'e bile intikam duyguları miras bırakır. "Filistinliler'i bire kadar kırarız, cesetlerinin üstüne de otururuz" gibi bir politikası varsa İsrail'in, o başka, yani o kan üzerinde bir iktidar olabileceği düşünülüyorsa o başka...
Dünyanın patronluğuna soyunan Amerika, İsrail'in bu cinayet heykelinin arkasında durarak bir dünya gücü olunabileceğini düşünüyorsa o başka...
Dünya Amerika'yı neden "çirkin" görüyor?
Bunun cevabının bir unsuru çok net: Dünya Şaron'un aynasında Washington'un patronlarından da çizgiler görüyor da onun için...

İsrail-cinayet-Amerika... Dünya kamuoyu bu denklemin altını çiziyor.
Ahmet Taşgetiren, 16.9.2003, Yeni Şafak



Başa dönmek için tıklayın









15.9.03






Cüneyt Ülsever Türkiye'de İsrail bayrağının camii çıkışı yakılma olayını sükutla geçiştirmenin hata olduğunu kabul etti

Selim Amado , 17.9.2003, Tel-Aviv / 16 Eylül 2003 günü Bar İlan Universitesinde Hitahdut Yotsei Turkiya'nın davetlisi olarak İsrael'de bulunan Hürriyet Gazetesi yazarlarından Dr. Cüneyt Ülsever bir konuşma yaptı.

Konferans öncesi Israel Dışişleri Bakanlığı eski genel müdürü, geçmişte Israil'in Ankara Ticari Müsteşarı Alon Liel'in Ibranice olarak yazdığı, ve Recep Tayyip Erdoğan'la Abdullah Gül'un dediklerini, yazdıklarını ve yaptıklarını uzun müddet izleyip araştırdıktan sonra yazdığı DEMO-İSLAM adlı (şimdilik Ibranice) kitaptaki veriler hakkında bir konuşma yaptı.
Alon Liel, Atatürk'e saygıda asla değişiklik olmayacağını, fakat Kemalizm'de bazı düzeltmelerin belki yapılması gerekeceğini şahsi görüşü olarak anlattı.


Ardından Rafael Sadi, Türk basınında İsrail ve Yahudiler'i ağzından düşürmeyen yazarlar, TV ve Radyo adamlarının nezaketsiz, antisemit ve yalan yazılarından örnekleri bir video sunuşuyla verdi.

Söz, "Türkiye medyasında İsrail aleyhtarı hava nasıl değiştirilebilir" başlıklı konuşması için Cüneyt Ülsever'e verildi.

Ülsever'in -nezaket sınırlarının da ötesinde- Yahudilere ve İsrail'e sempati ve anlayış içinde olduğunu gösteren uslubuyla yaptığı konuşmasında ana hatlar şunlardı :
"- Türkiye'nin aydın kesimleri, Türkiye'nin İsrail ile stratejik bir işbirligi içinde olmanın Türkiye'nin çıkarı olduğu görüşünü paylaşmaktadır. Sizin için Türkiye nasıl önemliyse, bizim için de İsrail Ortadoğunun demokratik bir ülkesi olarak önemlidir. Endişeye sebep yok.
- Türkiye'de dünyada iki şey olamaz :
1- Şeriatçı bir devlet,
2- Cumhuriyetten vazgeçilemez.

Erdoğan'ın şimdiye kadarki tutumundan kafasının içinden neler geçtiğini kestirmek için vakit henüz erkendir. AKP gelecek seçimleri de alacaktır, ama Necmettin Erbakan'ın talebeleri olmalarına rağmen Erdoğan ve Gül degişmiş olabilirler, bir gün Erbakan usulü İslamcılıklarını ortaya çıkarırlarsa "tekmeyi yerler". Nasıl ki Ülsever'in kendisi de Üniversite yıllarında komünist iken şimdi tamamen degişerek liberal olduysa, insan degişebilir ve bu iki kişi belki kafalarından eski fikirleri atmışlardır.

- Bizlerin şikayetine sebep olan yazılar, tiraj bakımından önemli olmayan Yeni Şafak ve birkaç sağcı-islamcı gazetede çıkar. Bunları okuyan o kadar azdir ki . Her toplumda aşırı adamlar vardır, üzerinde durmağa değmez. Türk medyası, düşünürleri arasında ve Ülsever'in katıldığıi şu görüş vardır : Türkiye ile İsrail ilişkileri, iki ülkenin müşterek çıkarları icabıdır, doruğundadır ve devam edecektir. İsrail aleyhinde düşünenler olabilir, fakat Türk halkının ezici çoğunluğu İsraili sever, Arafat çoktan gözden düşmüştür (Barak'tan beri).

- "Azınlık" lafını Türkçe sözlüğünden silmeli, "Ne mutlu Türküm diyene" sözü'nün kılavuz olduğunu, "Ne mutlu Türk olana" demenin ve aslında böyle bir tarıfın mümkün olmadığını vurguladı. İnsan memleket değiştirir, pasaport da değiştirir, fakat kültür değistiremez. Kim Türk hissederse Türktür. Onun için Türk-İsrailli, Türk-Alman, Türk-Amerikalı sözlerine alışmanın zamanı geldi. Siz Türksünüz, İsrailli Türksünüz' dedi.

- Türkiye'de 50 yıl önce olan 100000 yahudi gitmeseydi şimdi 140000 olacaktı: Şimdi 20000 var. Demek ki birşeyler yaptık ki 120000 Yahudi Türkiye'den gitti, ve büyük hata etmişiz. Keşke gene Heybeliada'da papaz yetişse de Türk-Rum papazlar ortalıkta dolaşsa. Üzeyir Garih ölünce cenazesinde dindar İslam kıyafetliler belki çoğunluktaydı, ağlayanlar oldu. Zaman gazetesi (Allah Rahmet Eylesin) diyeceğine (toprağı bol olsun) deyince ben (Ülsever) kıyameti kopardım, -hatalarını düzelttiler.Türk Yahudi düşmanı değildir. Türkiye'de antisemit olan vardır, ama bu yaygın bir şey değildir. Ben artık bana tehditlere alıştım...

- Biz Israilli Türklerin (Türkiyeliler terimini beğenmedi) hassasiyetini, İslam orientasyonlu bir iktidardan endişemizi anlamakla birlikte, sayıları bol olan köşe yazarlarının Türkiye'nin önemli meselelerini bırakıp İsrail'i müdafaa eden yazılar yazmasının beklenemeyeceğini, bununla birlikte kendisinin bu hassasiyeti göstereceğini, TV programından birini bu işe hasredeceğini,Türkiye'de İsrail bayrağının camii çıkışı yakılma olayını sükutla geçiştirmenin hata olduğunu kabul etti. Bunları yapıyor diye Türkiye sağcılarından bol bol tenkit yiyeceğini de bildiğini söyledi.

. Türkiye'nin resmi olmasalar dahi özel üniversiteleriyle anlaşma yapılarak İstanbul'da bir Ladino araştırma merkezi kurulsun, gerekli fon temin edilebilir ve ben de yardım ederim, iki ülkeden doktorantlar İsrael'de ve Türkiye'de araştırma bursları alsnlar.

- Siz İsrael'deki Türk Yahudileri çekinmeyin, bizleri ikaz edin, bizlere fikir verin. Türkiye Musevi cemaati de çekinmesin. Jeffy Kamhi mebus olmak üzere konuşmalar yaparken, kimse ona (sen Yahudisin) dememiş, ama babası (Sn. Jak Kamhi) ikide bir onu ikaz etmiş, şunu söyle bunu söyleme diye (!) Bu devrin değişmesi lazım.
Konuşmadan sonra Ülsever'e soru ve açıklamalar yöneltildi, bazı arkadaşların Türkiye'den iyi ve kötü hatıraları dile geldi
Selim Amado




Başa dönmek için tıklayın














Siyonizm'in sonu yakındır

Yahudiler 2 bin yıldır silah, bilgisayar programı veya füzesavara öncülük etmek için hayatta kalmadı. Diğer ülkelere ışık tutacaktık. Tutamadık.

Avraham Burg, Radikal, 19.9.2003 (The Guardian 15 Eylül 2003) / Siyonist devrim daima iki temele dayanmıştır: adil bir yol ve etik bir liderlik. Bunların ikisi de işlemiyor artık. İsrail ulusu bugün yolsuzluktan ibaret bir inşaat iskelesinin içinde, baskı ve adaletsizlikten bir temelin üzerinde duruyor. Şu halimizle Siyonist girişimin sonu zaten kapımızın eşiğinde sayılır. Bizim nesil hakikaten son Siyonist nesil olabilir. Bir Yahudi devleti var olmaya devam edebilir, ama o da farklı bir hal alacak, tuhaf ve çirkin olacak. Gidişatı değiştirmek için vakit var, ama fazla değil. Yeni bir adil toplum vizyonu ve bunu hayata geçirecek siyasi irade gerekiyor. İsrail'i kimliklerinin temeli olarak gören diaspora Yahudileri, durumu ciddiye alarak seslerini çıkarmalı.
Muhalefet ortada yok, başında Ariel Şaron'un bulunduğu koalisyon ise sessiz kalma hakkını kullanıyor. Gevezeden geçilmeyen bir memlekette bir anda herkes dilini yuttu, çünkü söylenecek başka bir şey kalmadı. Gümbür gümbür bir başarısızlığın ortasında yaşıyoruz. Evet İbraniceyi yaşatmayı başardık, harikulade bir tiyatro yarattık, ulusal para birimimiz güçlü. Yahudi zekâlarımız her zamanki kadar keskin. Nasdaq'da hisselerimiz satışta. Ama devleti bunlar için mi kurduk biz? Yahudiler 2 bin yıldır, yeni silahlara, bilgisayar güvenlik programlarına veya füzesavarlara öncülük etsinler diye hayatta kalmadı. Diğer ülkelere ışık tutacaktık biz. Tutamadık.

Yerleşimler devleti olduk
Yahudilerin 2 bin yıllık hayatta kalma mücadelesi, sonunda hem kendi halklarına hem de düşmanlarına kulaklarını tıkayan, kanunları hiçe sayan rüşvetçilerden oluşan ahlaksız bir çete tarafından yönetilen bir yerleşimler devletine dönüştü.
Adaleti olmayan bir devlet, ayakta kalamaz. Bu gerçeği giderek daha fazla sayıda İsrailli, çocuklarına 25 yıl sonra nerede yaşamak istediklerini
sorduğunda idrak etmeye başlıyor. Dürüst davranan çocuklar, ebeveynlerini şoke etme pahasına, nerede yaşamak istediklerini bilmediklerini söylüyor. İsrail toplumunun sonuna doğru geri sayım başlamış durumda.
Beit El ve Ofra gibi Batı Şeria yerleşimlerinde Siyonist olmak çok rahat. Oralarda manzara şahane. Sardunyaların, begonvillerin arasından bakınca işgali görmeyebiliyorsunuz. Filistin yol barikatlarının bir-iki kilometre ötesinden uzanan otoyolda seyahat ederken, kendisine ayrılan bozuk, bloke edilmiş yollarda saatler boyu sürünmek zorunda bırakılan, horlanan Arap'ın yaşadığı utancı anlamak zor. İşgalciye ayrı, işgal edilene ayrı yol.
Bu böyle gidemez. Araplar başını önüne eğip utanç ve öfkesini sonsuza dek içine atsa bile, bu böyle gitmez. İnsanların hissizliklerine dayanarak inşa edilen bir yapı, kaçınılmaz olarak çöker. İçinde bulunduğumuz anı unutmayın: Siyonizm'in üstyapısı şimdiden ucuz bir Kudüs düğün salonu gibi çökmeye başladı. Alt katta kolonlar yıkılırken hâlâ üst katta oynamaya ancak aklını kaçıranlar devam eder.
Yol barikatlarındaki kadınların çektikleri acıları görmezden gelmeye alıştık artık. Tecavüze uğrayan kapı komşumuzun çığlıklarını veya çocuğunu namusuyla geçindirebilmek için canını dişine takan yalnız annenin ağlayışını duymamamıza şaşmamalı. Kocalarınca öldürülen kadınların çetelesini dahi tutmaya tenezzül etmiyoruz.

İntihar ediyorlar, çünkü...
Filistinlilerin çocuklarını önemsemeyi bırakmış olan İsrail, onlar tepeden tırnağa nefrete bürünmüş bir halde gelip, İsraillilerin kendilerini içine kapattıkları hayal dünyalarının göbeğinde kendilerini havaya uçurunca şaşırmamalı. Bizim eğlence mekânlarımızda intihar ediyorlar, çünkü gerçek hayatları bir işkence. Restoranlarımızı kanlarıyla yıkayarak iştahımızı kaçırıyorlar, çünkü evlerinde çocukları, anneleri, babaları aç ve sefil durumda. Günde bin elebaşını da öldürsek hiçbir şey çözemeyiz, çünkü liderler alttan geliyor -nefret ve öfkenin kaynağından, adaletsizliğin ve ahlaki çürümenin 'altyapıları'ndan.
Tüm bunlar kaçınılmaz, değişmez, takdiri ilahi olsa, sesimi çıkarmazdım. Ancak işler daha farklı olabilir, bu yüzden haykırmak, ahlaki bir zorunluluk.

Yanılsamalar geride kaldı
Başbakanın halkına söylemesi gereken şey şu: Yanılsamalar dönemi geride kaldı. Karar verme vakti geldi. Atalarımızın topraklarının tümünü seviyoruz ve başka zaman olsa burada tek başımıza yaşamak isterdik. Fakat bu gerçekleşmeyecek. Arapların da hayalleri ve ihtiyaçları var.
Ürdün'le Akdeniz arasında eskisi gibi açık ve net bir Yahudi çoğunluk yok. İşte bu yüzden, tüm bu oluşumu bedelini ödemeden devam ettiremeyiz. Bir yandan Filistinli çoğunluğu İsrail çizmesi altında bastırıp diğer yandan Ortadoğu'daki tek demokrasi olduğumuzu iddia edemeyiz. İster Arap ister Yahudi, burada yaşayan herkes eşit haklara sahip olmadıkça demokrasi olamaz. Dünyanın tek Yahudi devletinde Yahudi çoğunluğu, bu toprakları elimizde tutarak sağlayamayız -bunu hem insancıl, hem ahlaki, hem Yahudi olan yollarla yapamayız.

Kolay çözümler!
Büyük İsrail ülkesini mi istiyorsunuz? Sorun değil. Bırakın demokrasiyi. Gelin esir kampları ve gözaltı köyleriyle, etkin bir ırk ayrım sistemi kuralım.
Yahudi çoğunluk mu istiyorsunuz? Yapalım. Ya Arapları trenlere, otobüslere, develere ve eşeklere bindirip toptan kovalım ya da ıvırıp kıvırmadan kendimizi onlardan tamamen ayıralım. Orta yolu yok. Yerleşimlerin hepsini yok etmeli -hepsini ve Yahudi ulusunun vatanıyla Filistin ulusunun vatanı arasına, uluslararası toplum tarafından tanınan bir sınır çizmeliyiz. Yahudi dönüş yasası yalnızca bizim ulus topraklarımızda geçerli olsun, onların dönüş yasası da yalnızca Filistin devletinin sınırları dahilinde uygulansın.
Demokrasi mi istiyorsunuz? Hay hay. Ya son yerleşimine varıncaya kadar büyük İsrail'i aklınızdan çıkarın ya da Araplar dahil herkese tam vatandaşlık ve seçme hakkı tanıyın. Bunun sonucunda tabii ki, yanı başımızda Filistin devleti kurulmasını istemeyenler, bunu tam da ortamızda bulur -oy sandığı sayesinde.
Başbakan seçenekleri açıkça ortaya koymalı: Ya Yahudi ırkçılığı ya demokrasi. Ya yerleşimler ya her iki halk için ümit. Ya dikenli teller ve intihar saldırılarının yanlış vizyonları ya da iki devlet arasında uluslararası toplum tarafından tanınan bir sınır ve Kudüs'te ortak başkent.

Muhalefet uyuyor mu?
Peki ama muhalefetten neden çıt çıkmıyor? Belki de birileri ne olursa olsun, bu hastalığa katılma pahasına bile olsa, hükümete katılmak istediği içindir. Ama onlar tereddütleriyle zaman kaybettikçe, iyiliğin güçleri de ümitlerini kaybediyor. Kesin çizgileri olan bir konum ortaya koymaktan kaçınan kim varsa çöküşe de katkıda bulunuyor. Bu olay İşçi Partisi'yle Likud'un veya sağ ile solun değil; doğru ile yanlışın, kabul edilebilir olanla kabul edilemez olanın mücadelesi. Kanunlara uyanlar ile karşı gelenlerin. Şaron hükümetinin yerine bir yenisi değil, bir ümit vizyonu lazım, Siyonizm'in ve değerlerinin yıkımına getirilecek bir alternatif lazım.
Dışarıdaki dostlarımız da (Yahudiler ve Yahudi olmayanlar, devlet başkanları ve başbakanlar, hahamlar ve dinle ilgisi olmayanlar) bir seçim yapmalı. Ellerini uzatıp, İsrail'in yol haritasını bir barış, adalet ve eşitlik toplumu olarak diğer ülkelere ışık tutacağımız günlere götürecek şekilde kullanmasına yardım etmeli. (1999-2003 yıllarının İsrail Meclisi Başkanı.
Avraham Burg, Radikal, 19.9.2003 (The Guardian 15 Eylül 2003)




Başa dönmek için tıklayın














İstanbul'da sessiz sedasız Kudüs adlı bir dergi çıktığından kaç kişinin haberi var ?

Sami Hocaoglu ( gerçek adıyla Mustafa Islamoğlu), 15.9.2003, Yeni Şafak / Hem "sessiz sedasız" diyorsun, hem de haberimizin olmasını bekliyorsun diye tarizde bulunacak olursanız, siz de haksız sayılmazsınız derim. Fakat gönül bazı şeylerden haberdar olmanızı istiyor. Haberdar edilmeseniz de, birileri onun varlığını haykırmasa da, kendisi ben buradayım diye bağırmasa da haberdar olmanızı...

Değil mi ki insan, önemsediği bir şeyin ayağına gelmesini beklemez. Onun ayağına gider. Zaten değerlerin özelliği, ayağına gitmeye, arayıp sormaya, bedel ödemeye, alın teri dökmeye değer olmaları değil midir? Tıpkı rızık gibi, bilgi gibi, sevgili gibi, hikmet gibi...

Sevgili Hamza Türkmen ilk sayıyı eline alıp nur topu gibi bir yavruya kavuşmanın heyecanı içinde elime uzattığında, ben de heyecanlanmıştım. Kapağını açtığımda içeriğinin de dolu olduğunu görmek beni daha bir memnun etti.

Dergi dedimse öyle tabldot dergilerden değil. Üç yüz küsur sayfalık babayiğit bir kitap hacminde. Üç aylık çıktığı için de, okuyacak zamanım yok mazeretinin pabucunu dama atıyor.

Bahar sayısının ardından Kudüs'ün ikinci sayısı da çıkageldi. Yazı talebini henüz karşılayamamış olsam da, Kudüs dergisini okuruma tanıtacağıma dair sözümü daha fazla erteleyemezdim.

Erteleyemezdim, çünkü bu dergi bir avuç gönüllü insanın fedakarlığıyla çıkıyor. Misyonu, Kudüs sızısını içimizde sürekli diri tutmak. Müslümanlar'ın bir Kudüs davasının olduğunu ve bu davanın hiçbir ulusal ya da uluslararası emrivaki ile kapatılamayacağını her sorumluluk sahibine hatırlatmak. Kudüs'ü Müslüman kimliğinden soyutlama girişimlerine karşı bir hassasiyet, bir mübarek sancı oluşturmak.

İçinizi yoklayın bakalım, o sancıdan geriye ne kaldı?

Eğer hiçbir şey kalmadıysa, içinizden hesap sormalısınız. "N'ettin benim Kudüs'ümü?" demelisiniz. Bilmelisiniz ki Kudüs, asıl içinizden kaybolduğunda işgale uğramış olur.

Duvarlarından herhangi birinde Kudüs'e ilişkin bir hatıra taşımayan ev, Kudüs'ten vazgeçmiş demektir.

Elinizde, evinizde bir Kudüs haritası, bir Kubbetu's-Sahra resmi, bir Ömer Camii şerifi olmalı. Size sürekli Kudüs'ü hatırlatmalı. Her yemek yiyişinizde, ona bakıp lokmalar boğazınıza düğümlenmeli. Her gülmeye hazırlandığınızda, kahkahanızı kursağınızda bırakmalı.

İşte o zaman bazı insanların neden Kudüs diye bir dergi çıkardıklarını gereği gibi anlayabilirsiniz.

Onları anlamak, Filistin'de bazı anaların neden öldürüleceğini bile bile çocuk doğurduklarını, göz göre göre ölüme giderken onları neden alınlarından öptüklerini anlamaktır.

Onları anlamak, Şaron'un Harem-i Şerif'e girmesinin ne demeye geldiğini, bunun neden intifadayı yeniden başlatarak onbinleri sokağa döktüğünü anlamaktır. Zaten bunu anlamadan İsrail tanklarını taşlayan çocukların gözündeki pırıltının kaynağını da anlayamaz.

Onları anlamak, Sultan Abdülhamid'i anlamaktır, onun Kudüs'ü neden Osmanlı idari sistemi içerisinde "Özel Mutasarrıflık" ilan edip doğrudan merkeze bağladığını anlamaktır.

Onları anlamak Selahaddin Eyyubi'yi, onun neden bir ömür Kudüs rüyası gördüğünü anlamaktır.

Onları anlamak Hz. Ömer'i anlamaktır.

İçinde Kudüs sızısı taşımayan bütün bu saydıklarımı anlayamaz. Hatta Kudüs'ün anahtarlarını teslim etmek için Halife Ömer'in gelmesini şart koşan ve o gelince Kudüs'ün Yahudileştirilmemesi için yazılı taahhüt aldıktan sonra şehri teslim eden Patrik Seferonius'u dahi anlayamaz.

Aman canım, bunca sıkıntının arasında o da eksik olsun diyecek olan varsa, Kudüs dergisinin ona söyleyecek bir sözü yok. Kudüs'ün kendisinin de. Fakat, hayır Kudüs davası benim davamdır diyorsanız, bu bir avuç fedakar insanın çabasına omuz vermelisiniz.

Vermelisiniz ki, yüreğinizin haritasındaki bir mevzi daha düşmesin. Mekke ve Medine'nin kardeşleri, Semerkant'ın, Buhara'nın, İstanbul'un, Konya'nın ağabeyi ağlamasın.

(İrtibat telefonu: 0212 6351505, e-posta: dergi@kudusdergisi.net
Sami Hocaoğlu ( gerçek adıyla Mustafa Islamoglu), 15.9.2003, Yeni Şafak



Başa dönmek için tıklayın













Home